19

١٩

وَجَاءَتْ سَيَّارَةٌ فَاَرْسَلُوا وَارِدَهُمْ فَاَدْلى دَلْوَهُ قَالَ يَا بُشْرى هذَا غُلَامٌ وَاَسَرُّوهُ بِضَاعَةً وَاللّهُ عَليمٌ بِمَا يَعْمَلُونَ

(19) ve caet seyyaratün fe erselu varidehüm fe edla delveh kale ya büşra haza ğulam ve eserruhü bidaah vallahü alimün bi ma ya’melun

ve kafile geldi hemen sucularını gönderdiler ve kovasını sarkıttı dedi müjde burada bir erkek çocuğu ve onu bir sermaye olarak gizlediler Allah ne yaptıklarını biliyordu

(19) Then there came a caravan of travellers: they sent their water carrier (for water), and he let down his bucket (into the well) he said: Ah there good news here is a (fine) young man so they concealed him as a treasure but Allah knoweth well all that they do

1. ve câet : ve geldi
2. seyyâretun : yolcular, bir yolcu kafilesi, bir kervan
3. fe : böylece, sonra
4. erselû : gönderdiler
5. vâride-hum : sucularını
6. fe adlâ : o zaman sarkıttı
7. delve-hu : kovasını
8. kâle : dedi
9. yâ buşrâ : müjde
10. hâzâ : bu
11. gulâmun : bir erkek çocuk, bir oğlan
12. ve eserrû-hu : ve onu gizlediler
13. bidâaten : sermaye, ticaret malı olarak
14. vallâhu : ve Allah
15. alîmun : en iyi bilendir
16. bi mâ : şeyleri
17. ya’melûne : yapıyorlar