28

٢٨

فَلَوْلَا نَصَرَهُمُ الَّذينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّهِ قُرْبَانًا الِهَةً بَلْ ضَلُّوا عَنْهُمْ وَذلِكَ اِفْكُهُمْ وَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ

(28) fe lev la nesarahumu lezinettehazu min dunillahi kurbanen aliheh bel dallu anhüm ve zalike ifkühüm ve ma kanu yefterun
Onları kurtarsaydılar ya Allah’tan başka edindikleri bize yaklaşmaya vesile olacak ilahları bilakis onlardan kayboldular işte bu onların yalanı ve yapa geldikleri iftiralarıdır

(28) Why then was no help forthcoming to them from those whom they worshipped as gods, besides Allah, as a means of access (to Allah)? Nay, they left them in the lurch: but that was their falsehood and their invention.

1. fe : artık, böylece, o zaman
2. lev lâ : olmaz mıydı
3. nasare humullezînettehazû : onlara yardım etseydi, o edindikleri
4. min dûnillâhi : Allah’tan başka
5. kurbânen : rıza kazanmak, yakınlık sağlamak (için)
6. âliheten : ilâhlar
7. bel : hayır
8. dallû : kayboldular, gizlendiler
9. an hum : onlardan
10. ve zâlike : ve işte bunlar
11. ifku-hum : onların en büyük yalanları
12. ve mâ kânû : ve oldukları şey
13. yefterûne : uydurdular, iftira ettiler

فَلَوْلَا نَصَرَهُمْ bu durumda onlara yardım etselerdi yaالَّذِينَ اتَّخَذُوا edindikleriمِنْ دُونِ bırakıpاللَّهِ Allah’ıقُرْبَانًا yakınlık içinآلِهَةً ilahlarبَلْ hayırضَلُّوا kaybolup gittilerعَنْهُمْonlar kendilerindenوَذَلِكَ buإِفْكُهُمْ onların yalanlarıوَمَا كَانُوا يَفْتَرُونَ ve uydurduklarıdır


AÇIKLAMA

“Ey Muhammed! Ad kavminin kardeşi Hud’u hatırla. Hani o, Ahgaf denilen yerde kavmini uyarmıştı. Ondan önce ve sonra da nice peygamber­ler gelip geçmiştir. Hud, kavmine: Allah’tan başkasına kulluk etmeyin. Çünkü ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum, (demişti)”  Yani, Ey peygamber! Kavmine Ad’ın kardeşini hatırlat. O, din kardeşi değil de, onların nesep kardeşi olan Hz. Hud’dur. Allah, onu Hadramevt’te Ahgaf denilen bölgede sakin olan ilk Ad kavmine peygamber olarak göndermişti.

Allah Tealâ onlara şunu bildirmiştir: Hud’dan önce ve sonra gönderi­len peygamberler, Lût’un yaptığı gibi kavimlerini Allah’tan başkasına kul­luk etmeyin ve Onunla birlikte bir başka ilâhı Ona eş koşmayın, diyerek korkutmuşlardır. Hz. Hud’da (diğer peygamberler de) kavmine şöyle de­mişti. Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum.

Bu ayetin benzeri Allah’ın şu sözüdür: “Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Ad ve Semud’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum. Hani, kendilerine önlerinden ve arkalarından peygam­berler, Allah’tan başkasına tapınmayın, uyarısıyla geldiklerinde, onlar Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi; biz, sizin peygamberliğinize inanmı­yoruz, dediler.” (Fussilet, 41/13-14).

Kavmi, Hz. Hud’a şöyle diyerek cevap verdi:

“Onlar sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Hadi, doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir, dediler.” Yani sen bizi ilâhlarımıza tapınmaktan vazgeçirerek kendisine davette bu­lunduğun Allah’a kulluğa mı yönelteceksin? Bize yaptığın tehdidde samimi isen o vaadettiğin büyük azabı bize getir.

Bu tehditin gerçekleşmeyeceğini düşündüklerinden Allah’ın azabını ve cezasını hemen istemektedirler. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Ona inanmayanlar, onun çabuk kopmasını isterler.” (Şura, 42/18). Burada vaadin (müjdeli haberin) bazen vaid (tehdit edici haber) yerinde kullanıldı­ğına delil vardır.

Hud (a.s.) onlara şöyle cevap verdi: “Hud da bilgi ancak Allah’ın ka­lındadır. Ben size bana gönderilen şeyi duyuruyorum. Fakat sizin cahil bir kavim olduğunuzu görüyorum.” dedi.

Yani Hud (a.s.) şöyle dedi: Azabın meydana geleceği vakti ben bile­mem, onun ne zaman olacağına dair bilgi Allah’ın yanındadır, benim ya­nımda değil. Çünkü onu takdir eden Allah’tır, ben değilim. Ve bana o azabı ne zaman getireceğini de haber vermemiştir. Benim görevim ancak Rabbiniz tarafından benim vasıtamla size gönderilen mesajı tebliğ edip sizi akı­betten korkutmak ve azaptan sakındırmaktır. Yoksa o acele ettiğiniz azabı getirmek değildir. Çünkü o, benim kudretim dahilinde değildir. Ancak ben sizi, küfür üzerinde ısrarla devam ettiğiniz için, aklını çalıştırmayan ve an­layış göstermeyen bir kavim görüyorum. Getirdiğim mesajla doğruyu bula­madınız, aksine peygamberlerin işi ve vazifeleri olmayan şeyleri onlardan istediniz.

Sonra yüce Allah azabın gelişini anlatarak şöyle buyurdu:

“Nihayet onu, vadilerine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.” Yani onlar, azabı veya bulutu karşılarında, vadilerine doğru yönelmiş görünce; bu, yağmur yağdıracak bir buluttur dediler, buna fevkalade sevindiler. Çünkü uzun zamandan be­ri yağmur yağmıyordu, bu sebeple ona muhtaç idiler. Halbuki o, Allah’ın da Hud’un cevabında belirttiği gibi, azap yağmuru idi. Ya da bu (Hud’un sözü değil de) Allah Tealâ’nın sözüdür:

“raavhü -onu görünce” deki zamir “hu -onu” zikredilmeyen bir şeyi gösterir, ama onu “bulut” kelimesi açıklığa kavuşturmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: Yani onlar, bulutu yayılmış bir halde görünce… Bu, daha uy­gundur. Ya da zamir “Bizi tehdit ettiğin o şeyi bize getir” ayetindeki “ma -o şey”e racidir. Yani onlar, tehdit edildikleri şeyi (azabı) yaygın olarak görün­ce demektir.

Buhari, Müslim, Tirmizi ve diğerlerinin Aişe’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: “Ben, Allah Rasulü (s.a.)’nün, küçük dilini görünceye kadar (ağzını açarak) güldüğünü görmedim. O, ancak tebessüm ediyordu. Bir bulut veya bir rüzgâr gördüğü zaman, bu yüzünden belli oluyordu. “Ey Allah’ın Rasulü! İnsanlar bulutu gördükleri zaman, onda yağmur var, diye seviniyorlar, halbuki görüyorum ki, sen o bulutu gördüğün zaman yüzünde bir hoşnutsuzluk alâmeti gözüküyor dedim. “Ey Aişe! O bulutta bir azap olmadığı konusunda bana güvence verecek bir şey var mı? Çünkü bir kavim bu rüzgârla azaba uğratılmış; bir başka kavim de bu azap bulutunu görmüş de, bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, demişlerdi.” buyurdu.

Sonra Allah Tealâ bu azap rüzgârını vasfederek şöyle buyurdu:

“(O) rüzgâr Rabbinin emriyle her şeyi yıkar, mahveder. Nitekim (o ka­sırga gelince) onların evlerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız.” Yani bu rüzgâr, Ad kavminin insanla­rı ve mallarından önüne gelen her şeyi Rabbinin izniyle harap edip yok eder. Nitekim bir ayette şöyle buyurulmuştur: “Üzerinden geçtiği şeyi canlı bırakmıyor, onu kül edip savuruyordu.” (Zariyat, 51/42) yani, o şeyi çürü­müş bir eşya haline getiriyordu. Bu sebeple Allah Tealâ, onların hepsinin mahvolduğunu, geriye kimselerinin kalmadığını, malları ve canlarından hiçbir şeyin görünmez olduğunu, ancak harap olmuş evlerinin izlerinin gö­rüldüğünü beyan etmiştir.

İşte, peygamberlerimizi yalanlayan ve emrimize aykırı hareket eden­ler hakkındaki hükmümüz budur. Ad kavmini, Allah’ı inkâr etmeleri sebe­biyle böyle bir azap ile cezalandırdığımız gibi, onlardan sonra gelen asi, kâ­fir herkesi böyle cezalandırırız. Bundan gaye Mekke kâfirlerini korkut­maktır.

Müslim, Tirmizi ve Nesei’nin Hz. Aişe (r.a.)’den rivayetlerine göre o şöyle demiştir: “Şiddetli rüzgâr estiği zaman Allah Rasulü (s.a.) şöyle der­di: Allah’ım! Senden, o rüzgârın, içindekilerinin ve o rüzgârla gönderdikle­rinin en hayırlısını istiyorum; o rüzgârın içindekilerinin ve o rüzgârla gön­derdiklerinin şerrinden yine sana sığınıyorum.” Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: “Gök yüzü karıştığı zaman Allah Rasulü (s.a.)’nün rengi değişir, dışarı çıkar, içeri girer; yerinde duramaz, ileri geri dolaşıp dururdu. Yağmur yağdı­ğı zaman, Allah Rasulünün bu üzüntüsü giderdi. Hz. Aişe (r.a.) Rasulüllah’ın bu durumunun farkına vardı ve Allah Rasulüne sordu. Allah Rasulü de, “Ya Aişe! Belki de o Ad kavminin söylediği gibidir: Nihayet onu, vadile­rine doğru yayılan bir bulut şeklinde görünce: Bu bize yağmur yağdıracak bir buluttur, dediler.”

Yine Müslim’in İbni Abbas’dan rivayetine göre Allah Rasulü (s.a.) şöy­le demiştir: “Ben, saba (kuzey) rüzgârıyla muzaffer oldum. Ad kavmi ise Debûr (güney) rüzgârıyla helak edilmiştir.

Allah Tealâ hazretleri Mekke kâfirlerini korkutup, tehdit ettikten son­ra, Ad kavminin kuvvetini şöyle vasfetti: “Andolsun ki, onlara da size ver­mediğimiz kudret ve serveti vermiştik. Kendilerine kulaklar, gözler ve kalp­ler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri, kendilerine bir fayda sağ­lamadı.” Yani hamdolsun ki, biz dünyada Ad kavmine ve geçmiş ümmetle­re o miktarda mal, evlât, sağlık sıhhat ve uzun ömür verdik ki, benzerini ve ona yakınını bile size vermedik. Ey Mekke halkı! Onlar sizden çok daha güçlü; mal ve evlât bakımından çok daha zengin; çok daha hâkim durumda idiler. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından da daha sağlam idiler.” (Mümin, 40/82).

Yüce Allah, onlara delilleri idrak edebilecekleri duyu organlarını ver­miş olmasına rağmen, onlar delili ve hidayeti kabul etmekten yüz çevirdi­ler. Yüce Allah’ın onlara bahşettiği bilgi ve doğru düşünme anahtarlarının onlara faydası olmamış, bu anahtarlarla da tevhide, ulaşamamışlar; kulak, göz ve kalplerini hayırda ve yaratılış görevi olan nimet veren Allah’a şü­kürde kullanmamışlardır.

Sonra Allah Tealâ, onların duyu organlarından niçin yararlanamadık­larını şöyle diyerek beyan etmiştir:

“Zira bile bile Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlardı. Alay edip durduk­ları şey, kendilerini kuşatıverdi.” Yani onlar, Allah’ın ayetlerini inkâr ettik­leri için, ne kulakları ne gözleri ve ne de kalpleri onlara fayda vermemiştir. “Hadi doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi başımıza getir.” di­yerek alaylı bir şekilde acele olarak gelmesini istedikleri o azap onları ku­şatıverdi.

Dolayısıyla Mekke halkı zaaf ve acizlikleriyle birlikte Allah’ın azabın­dan sakınmaya ve korkmaya daha lâyıktırlar.

Sonra Allah Tealâ Ad kavmi gibi, peygamberleri yalanlayan ümmetle­rin kıssalarından öğüt almanın zaruretini şöyle diyerek pekiştirmiştir:

“Andolsun biz, çevrenizdeki memleketleri de yok ettik. Belki doğru yola dönerler diye ayetleri tekrar tekrar açıkladık.” Yani ey Mekke halkı! Çevre­nizde, peygamberleri yalanlayan ülke halklarını da helak ettik. Mesela Hi­caz ülkesine komşu olan Semud, Lût kavminin ülkesini ve Medyen’i helak ettiğimiz gibi, Yemende Sebe halkını da yok ettik. Bu ülkeler, Mekke hal­kının yaz ve kış yolculuklarında uğradıkları yolları üzerinde bulunuyordu. Biz çeşit çeşit ayetleri ortaya koyup açıkladık ki, onlar küfürlerinden yine de dönmediler.

Daha sonra da Allah Tealâ, çekilecek sıkıntı ve şiddetin boyutunu be­yan ederek şöyle buyurdu:

“Allah’tan başka kendilerine yakınlık sağlamak için tanrı edindikleri şeyler, kendilerine yardım etselerdi ya! Hayır, onları bırakıp gittiler. Bu on­ların yalanı ve uydurup durdukları şeydir.” Yani kendilerine şefaat etmele­ri için, Allah’a yaklaşmaya vesile yaptıkları şeyler onları içine düştükleri azaptan kurtarsaydı ya! Bu sapıklığın ve bu hüsranın sebebi onların o put­ları ilâhlar edinmeleri, kendilerini Allah’a yaklaştıracak ve Allah yanında kendilerine şefaat edeceklerine veya onların ilâh olduğuna inanmalarıdır.

Burada Mekke halkını kınama vardır. Ayrıca putlarının kendilerine hiçbir fayda vermediğine dair bir uyarı vardır. Eğer bunların her hangi bir faydaları olsaydı, daha önce dalâlete (sapıklığa) düşen milletlere faydaları olurdu

Advertisements