195

١٩٥

وَاَنْفِقُوا فى سَبيلِ اللّهِ وَلَاتُلْقُوا بِاَيْديكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ وَاَحْسِنُوا اِنَّ اللّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنينَ

(195) ve enfiku fi sebilillahi ve la tülku bi eydiküm ilet tehlüketi ve ahsinu innellahe yühibbül muhsinin

İnfak ediniz Allah yolunda atmayınız kendi elinizle tehlikeye iyilik ediniz şüphesiz Allah iyilik edenleri Sever

(195) And spend of your substance in the cause of Allah, and make not your own hands contribute to (your) destruction but do good for Allah loveth those who do good.

1. ve enfikû : ve infâk edin, verin
2. fî sebîli allâhi : Allah’ın yolunda
3. ve lâ tulkû : ve atmayın
4. bi eydî-kum : (sizin) kendi ellerinizle
5. ilâ et tehluketi : tehlikeye
6. ve ahsinû : ve ahsen olun, Allah’ın hükümlerini
7. inne allâhe : muhakkak ki Allah
8. yuhıbbu : sever
9. el muhsinîne : muhsinler, ahsen olanlar

وَأَنفِقُواinfak edin de فِي سَبِيلِyolunda اللَّهِAllah وَلَا تُلْقُواatmayın بِأَيْدِيكُمْkendi ellerinizle إِلَى التَّهْلُكَةِtehlikeye وَأَحْسِنُواihsan edin إِنَّşüphesiz اللَّهَAllah يُحِبُّ sever الْمُحْسِنِينَ muhsinleri


SEBEB-İ NÜZUL

Şa’bî’den rivayete göre bu âyet-i kerime Allah yolunda infakta bulunmıyan ansar hakkında nazil olmuştur. İkrime’den ise daha genel bir ifade ile “Allah yolunda infakta bulunma hakkında nazil olmuştur.” rivayeti vardır. Ebu Cubeyre ibnu’d-Dahhâk rivayeti bu iki rivayete biraz daha açıklık getiriyor: Ansar ellerinden geldiği kadar sadaka dağıtır, Allah yolunda fakirleri doyurur­lardı. Bir sene kıtlık oldu da bunu yapamaz oldular. Bunun üzerine Allah Tealâ bu âyeti indirdi.

Bu rivayetler âyetin ilk cümlesinin anlamı ile Örtüşmektedir. İkinci cümlesi olan “Kendilerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” Kısmı ile birlikte düşünüldüğü takdirde ise aşağıda vereceğimiz rivayetler daha uygun görünmektedir:

Ebu Davud et-Tayâlisî’nin kendi senediyle Eşlem ibn İmrân et-Tücîbî’den rivayetinde O şöyle anlatıyor: Kostantınıyye kuşatmasında idik. Şam birliklerine Fudâle ibn Ubeyd el-Ansârî, Mısır birliklerine de Amir ibn Ukbe el-Cuhenî komuta ediyordu. Rumlar büyük bir saf halinde surlardan çıkarak ilerlemeye başladılar. Müslü­manlardan kalabalık (büyük) bir saf teşkil edilip bizim tarafa doğru çıkıp düş­mana ilerledi. Müslüman saflarından bir adam yalnız başına rumlara saldırıp içlerinde savaşmaya başladı, sonra da bize doğru gelmeye başladı. İnsanlar ona “Sübhanallah, kendini elleriyle tehlikeye attı.” diye bağırmaya başladılar. Ebu Eyyub el-Ansârî kalktı ve: “Ey insanlar, bu âyeti te’vil edilmiyecek şekilde ve anlamda te’vil ediyorsunuz. Bu âyet biz, ansar hakkında nazil oldu.Allah dinini aziz ve güçlü kılıp da yardımcıları çoğalınca ve biz kendi aramızda Allah’ın Rasûlü (sa)’den gizli olarak: “Mallarımız zayi oldu, biraz da mallarımızla meş­gul olsak da bozulan, zayi olanlarını ıslah etsek, düzeltsek.” dedik de Allah Tealâ bu âyeti “kendilerinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” âyetini indirdi. Böy­lece “mallarımız zayi oldu, ondan zayi olanla meşgul olalım da düzeltelim” diye içimizden geçirdiğimiz düşüncemize Allah Tealâ cevap verdi. Ayetteki tehlike işte o bizim yapmayı düşündüğümüzdür ki bununla biz, cihadla emrolunduk.” Yani bizim mallarımızla meşgul olarak cihadı terketmemizin kendimizi elleri­mizle tehlikeye atmak olduğu bildirildi. Ebu Eyyub, Allah ruhunu kabzedinceye kadar Kostantınıyye kuşatmasında cihada devam etti.

İbn Abbâs’tan rivayete göre de Hz. Peygamber insanları cihada çıkmaya davet etmiş de o esnada Medine-i Münevvere’de bulunan bazı bedeviler: “Cihada ne ile hazırlanalım? Azığımız yok, kimse de bize azık vermiyor.” de­mişlerdi. İşte bunun üzerine “Allah yolunda mallarınızı harcayın ve kendilerini­zi ellerinizle tehlikeye atmayın.” Âyeti nazil oldu.

Bunun yanında Nu’mân ibn Beşîr’den çok daha farklı bir sebep rivayet ediliyor: Diyor ki: Kişi bir günah işler ve sonra da: “Allah benim bu günahımı bağışlamaz.” Derdi. İşte bunun üzerine “Kendilerinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.” Ayeti nazil oldu. Sanki mü’minin, bağışlanmaktan umudunu keserek tevbe ve istiğfarı terketmesi onun, kendisini kendi elleriyle tehlikeye atması olarak değerlendirilmiş olmaktadır.


AÇIKLAMA

Ey müminler! Allah yolunda, O’nun dinini zafere ulaştırmak, kelimesini aziz kılmak için savaşınız. Ben sizlere, sizi dininiz dolayısıyla fitneye, azaba düşüren, yurtlarınızdan çıkaran, sizinle savaşan, aranızdaki ahitleri bozan müşriklerle savaşmanız için izin verdim. (Allah yolunda savaş-mukatele Alla-hu Teâlâ’nm dinini üstün kılmak ve kelimesini yükseltmek için kafirlerle cihat etmektir.)

Savaşa ilk başlayan olmakla barış yapanları öldürmekle; kadın, çocuk, aciz ve yaşlılardan savaşa katılmayan kimseleri yok etmekle; evleri tahrip et­mek, ağaçlan yıkmak, ekin ve meyveleri yıkmakla haddi aşmayınız. Çünkü Allah haddi aşmayı sevmez. (Bu kötü ameller) özellikle de ihramlı iken Harem bölgesinde ve haram aylarda yapılırsa…

Sizinle düşmanlarınız arasında savaş çıkacak olursa, onları bulduğunuz ve ele geçirdiğiniz yerde öldürünüz. İsterse burası Harem bölgesi olsun. Onla­rı sizi çıkardıkları yerden siz de çıkarınız veya oradan sürünüz. Çünkü onlar sizi vatanınız olan Mekke’den çıkarmışlar. Oradan sizi çıkarmak için yardım-laşmışlardı, mallarınızı müsadere etmiş, mülklerinizi almış, akideniz dolayı­sıyla sizi dininizden çevirmek için eziyet, işkence ve baskı ile fitnelere maruz bırakmışlardı. İşte din sebebiyle maruz bırakıldığınız bu fitne, hür ve boyun eğmeyen mümin için öldürülmekten daha ağır, daha büyük bir iştir. Çünkü bu varlık âleminde en kutsal şey akide yani inançtır. Bu, kâinatta bulunan her şeyden daha yüce ve daha değerlidir. İnsan için en büyük baskı, dini dola­yısıyla işkenceye ve baskıya maruz kalması, kalbinde , aklında, ruhunda yer eden akidesi dolayısıyla azap edilmesi, dünya ve ahiretteki mutluluğunu, esenliğini, ona sahip olmakta gördüğü akidesi dolayısıyla işkencelere uğratıl-masıdır. Çünkü en büyük hazine ve kâr getirecek sermaye odur. Onun yolun­da canın ve değerli varlıkların feda edilmesi pek kolaydır. O bakımdan sizin Harem bölgesinde savaş esnasındaki öldürme işiniz onların nitelikleri olan fitneden daha hafiftir. Yani sizi küfre döndürmek için yaptıkları işkencelere göre basittir. Kimisi de buradaki “fitne” kelimesini onların Allah’a şirk koş­maları ve Allah’ı inkâr etmeleridir, demişlerdir. İşte onların çıkardıkları bu (fitne), sizi kendilerini ayıpladıklarından daha büyük bir suç ve daha büyük bir tehlikedir.

Daha sonra Allahu Teâlâ müslümanlara kendileriyle savaşan kimseleri öl­dürmekle ilgili verdiği emirde ancak bir yeri müstesna tutmaktadır. Bu ise Mescid-i Haram’dır.Oraya giren herkes emniyet içerisinde olur. Bu sebeple on­lar orada, sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayınız. Hiç bir zaman da onlara teslim olmayınız. Çünkü kötülüğe karşı kötülük sözkonusudur ve en bü­yük zalim zulmü başlatandır. Eğer orada onlar sizinle savaşırlarsa siz de onları öldürünüz. Çünkü Allahu Teâlâ’nın kâfirlere bu şekilde misli ile ceza vermesi ve böyle bir azap ile onları cezalandırması onun sünnetinin gereğidir. Sebep ise düşmanlığı onların başlatmaları, kendi nefislerine zulmetmeleridir. O bakım­dan yaptıklarının cezası ile karşılaşacaklardır.

Eğer savaşı durdurur, küfür ve şirkten vazgeçer, Allah’ın dinine girerlerse muhakkak Allah, amellerini kabul eder ve daha önce yaptıklarını bağışlar. Çünkü O günahları bağışlayandır, kullarına merhametli olandır. Tevbe edip Rablerine yöneldikleri, ihsan edip takva sahibi oldukları takdirde, O, onların günahlarını siler: “Muhakkak Allah’ın rahmeti ihsan edicilere pek yakındır.” (A’raf, 7/56). Ayette sözü geçen “vazgeçilen şey” in tefsiri ile ilgili olarak iki gö­rüş vardır: İbni Abbas’ın görüşüne göre ayet-i kerimenin anlamı şudur: “Şayet onlar savaştan vazgeçerlerse… el-Hasen’in görüşüne göre ise mana: “Eğer on­lar şirkten vazgeçerlerse…” şeklindedir. Çünkü şirkten vazgeçmedikleri sürece onlar hakkında mağfiret sözkonusu olamaz. Zira Allahu Teâlâ buyurmaktadır: “Şüphesiz ki, Allah kendisine şirk koşulması mağfiret etmez, kendisine şirk ko­şulması haricindeki diğer günahları işleyen dilediği kimseleri ise bağışlar.” (Nisa, 4/48).

Allah Teâlâ önce: “Allah yolunda siz de savaşın.” buyruğu ile savaş iznini veya savaşa başlamayı beyan ettikten sonra, savaşın amacını sözkonusu etmek­tedir: O da hürriyet ilkesini gereği gibi yerleştirmek ve din hususunda fitne na­mına herhangi bir şeyin kalmamasıdır. Bu maksatla der ki: “Sizler savaşmakla fitnenin, küfrün, eziyet ve işkence türlerinin yok edilmesini ve Müslümanların Mekke’de bulunmaları ile karşı karşıya kaldıkları zararların ortadan kalkması­nı maksat olarak gözetiniz.” Fitnenin izale edilmesi, kaldırılması ise onların si­zi dininizden uzaklaştıracak, size eziyet edecek, sizi Allahu Teâlâ’nın davasını açığa vurmaktan engelleyecek herhangi bir güçlerinin kalmaması demektir.

Herkesin dini yalnızca Allah’a ait (has) oluncaya; bu hususta O’ndan baş­kasından korkulmayacağı; din en üstün, dimdik ayakta; ibadet ve buyrukları korkusuzca, herhangi bir baskıdan çekinmeden ve gizli olarak değil, açıktan ifa edilinceye kadar onlarla savaşınızı sürdürünüz. Herhangi bir Müslüman Ha­rem bölgesinde güvenlik duyup kimseden çekinmeksizin dininin gereklerini açıkça ilan edinceye kadar sürdürünüz. Buna göre “ve din yalnız Allah’ın olun­caya kadar” emri tek ibâdet edilecek yalnızca O oluncaya kadar demektir.

Bununla birlikte şunu da belirtmekte fayda var: Mekke’de kâfirler, emni­yet içindeydiler ve putlarına serbest ibadet edebiliyorlardı. Allah’a iman eden kimseler ise Mekke’den kovulmuştu. Kalanlar ise korku içerisindeydi, dinlerini açığa vuramıyorlardı.

Eğer bu durumlarından vazgeçer, sizinle savaşmayı terkeder, küfürden dö­ner, İslâm’a girip barışa yönelirlerse artık zulmedip haddi aşandan başkasına siz de düşmanlık etmeyiniz. Bu gibi kimselerle savaşmak ise onları yola getir­mek, yaptıkları zulümden onları vazgeçirip sapıklıktan kurtarmak, şeriatın hükümlerini uygulamak ve durumlarını düzeltmek için olur.

“Hürmet” ‘çiğnemekten alıkonulan şey”, “kısas” ise eşitlik anlamındadır.

Buna göre düşmanlığa karşılık vermek ve (bunun için) hürmetleri çiğne­mek, akıl ve örfün ölçülerine göre istenen bir şey olur. Haram ayda kanınızı dökmeyi helâl görenin siz de o ayda kanını dökmeyi helâl kabul edin. O ayın hürmetinin çiğnenmesine siz de misliyle karşılık verin. Dininizi, canınızı, Allah’ın adını yükseltmek ve kendinizi savunmak için o ayda savaşmaktan çekin­meyin.

Hurumat’tan kasıt: haram aylar, haram belde ve ihramın hürmetidir. Bunların çiğnenmesi karşılığında müşriklere kısas uygulamak ve yaptıklarına misliyle karşılık vermek icap eder. Dolayısıyla bunların hürmetlerini çiğneyene yaptığının benzerini yapınız. Onlar sizleri antlaşma ve sizinle ittifakları gereği bu sene kaza umrenizi yapmaktan engelleyecek olurlarsa ve sizinle savaşırlar­sa, siz de onları öldürünüz. Çünkü nefs-i müdafaa farz bir iştir. Bu işi; Mek­ke’de, haram ayda ve ihramlı olarak yapsanız bile sizin için günahı gerektire­cek bir şey yoktur.

Daha sonra Allahu Teâlâ, daimî bir hükmü ve yer etmiş bir sünneti şöyle­ce beyan etmektedir: Saldırganlığa misliyle karşılık verilir. Kısas yoluyla (yani misliyle muamele) olan şeylere izin verilmiştir. Fakat düşmanlığa karşılık ver­mek, fazilet, takva, medenîlik ve insanilik ilkeleriyle kayıtlıdır. Allah’tan kor­kunuz zulmetmeyiniz, haddi aşmaktan sakınınız, adaletin sınırlarına bağlı ka­larak zararı defediniz, hakkı elde ediniz, medenî olunuz, insanların menfaatle­rini gerçekleştirmeye çalışınız; heva, arzu ve nefsin isteklerini yerine getirmek için intikam almak sevdasına düşmeyiniz. Çünkü nefis kimi zaman sapıklık, kin ve mantıksızlık içinde kalabilir ve yersiz yere feveran edebilir. Allah’ın tak­va sahiplerinin yardımcısı, müttakîlerin destekçisi, sâlihlere de ecir ve sevap veren olduğunu bilin. Allahu Teâlâ, kendi dinini destekleyen ve kelimesini yü­celten kimselere zafer ve iktidar verir, onlara yardım eder ve onları düşmanları karşısında galip getirir.

Cihat, can ile olduğu gibi mal ile de olur. Savaşmak için canlara gerek ol­duğu gibi, silah satın almak için mala gerek vardır. Ayrıca bu mallar sayesinde savaşçıların harcamaları da karşılanır. Bundan dolayı Allahu Teâlâ, yolunda mal infakını emrederek şöyle buyurmaktadır: Allah yolunda malınızı cömertçe veriniz. Yani gerekli araç ve silahların satın alınabilmesi, savaş masraflarının karşılanabilmesi için infak ediniz. Savaşlarda ve çarpışmalarda infak edilen mal, bir destektir. Zaferi ve başarıyı gerçekleştirir. İnfak görevini yerine getir­mekte tereddütlü davranmaktan, kusurlu hareket etmekten sakınınız. Çünkü bu, ümmetin helak oluş sebebidir, toplumu zarar verir ve canları telef eder. Sa­kın kendi ellerinizle kendinizi helak olma yollarına atmayınız. “Onlar için gücünüz yettiğince güç hazırlayınız.” (Enfal, 8/64) buyruğunda olduğu gibi her zaman, mekân ve duruma uygun olarak savaş için gerekli olan araç ve gereçle­ri hazırlayınız. Bunu, savaşçılara savaş tekniklerini öğretmek, onlara uygun silahları hazırlamak, sağlam ahlâk ve doğru bilgi ile nefisleri sağlamlaştırmak­la yapınız. Çünkü önüne geleni katıp sürükleyen büyük ordular, düşman tara­fından rüşvet, mal ve maddî-manevî her türlü teşvik ve aldatmalarla satın alı­nan zayıf ruhlular tarafından kalbinden vurulabilir. Nitekim ordular, bilgisiz­likleri, oluşumlarındaki eksiklik, plan, strateji, modern silahların kullanılması ve eğitimdeki kusurları sebebiyle savaşı kaybedebilirler.

Bu ayet-i kerimenin sona erdiği buyruk ne kadar göz kamaştıcı ve ne ka­dar da sağlamdır. Bu ameli güzel yapmaktır. İtaat ederek amellerinizi güzelleş-tiriniz, onları tam olarak yapınız. Çünkü Allah ihsan edenleri sever ve onlara en güzel şekliyle karşılık verir. İşte bu, bir önceki ayet-i kerimenin sonunu teş­kil eden yüksek edebî ve üstün medenî yönü tamamlayıcıdır. Bu ise takva ve fazilete sıkı sıkıya bağlı kalmakla olur. Bu şekilde bu iki ayet-i kerimenin son bölümleri, maddî ve manevî iki gücün yollarını, bunların esas ve kayıtlarını bir arada ifade etmiş olmaktadır.

Advertisements