29

٢٩

وَاِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ الْاخِرَةَ فَاِنَّ اللّهَ اَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ اَجْرًا عَظيمًا

(29) ve in küntünne türidnellahe ve rasulehu ved daral ahirate fe innellahe eadde lil muhsinati minkünne ecran aziyma
Eğer Allah’ı istiyorsanız ve o’nun resulünü ve âhiret yurdunu mutlaka Allah içinizde iyilik yapanlara hazırlamıştır pek büyük ecir

(29) But if ye seek Allah and His Messenger, and the Home of the Hereafter, verily Allah has prepared for the well-doers amongst you a great reward.

1. ve in : ve eğer, ise
2. kuntunne : siz
3. turidne : siz istiyorsunuz
4. allâhe : Allah
5. ve resûle-hu : ve onun resûlü
6. ve ed dâre : ve mesken, yurt
7. el âhırete : ahiret
8. fe : o taktirde
9. innallâhe (inne allâhe) : muhakkak Allah
10. eadde : hazırladı
11. li el muhsinâti : muhsin kadınlar için
12. min kunne : sizden, sizin içinizden
13. ecren : ecir, mükâfat
14. azîmen : azîm, büyük


SEBEB-İ NÜZUL

Bu âyet-i kerimenin nüzulüne sebep olan hadise Sîret-i Nebeviyyede İlâ Hadisesi olarak meşhur olmuştur. Meşhur rivayetlere göre Kurayza ve Nadîr oğulları gazvelerinden sonra Hz. Peygamber hanımlarının (veya bazılarının) bazı dünyalık isteklerinden (veya birbirlerini kıskanmalarından) bunalarak on­lardan ayrılmış, bir ay (veya 29 gün) onlara varmıyacağına yemin etmişti. İşte bu sürenin sonunda bu âyet-i kerime nazil olmuştur.

İbn Sad’ın anlattığına göre Hz. Peygamber’in hanımları özellikle Kurayza ve Nadîr yahudilerinden ele geçirilen ganimetleri görünce ve Kisrâ ve Kayserle­rin hanımları, kızları ve çevrelerinin yaşantıları hakkında bilgi sahibi olduktan sonra Hz. Peygamber’in çevresine oturup: “Ey Allah’ın elçisi, Kisrâ ve Kayser­lerin kızları süsler, takılar, cariyeler ve hizmetçiler arasında refah içinde yaşı­yorlar. Biz ise gördüğün yoksulluk ve sıkıntı içinde yaşıyoruz.” gibi sözler edip daha çok dünya geçimliği isteyip kendilerine, kralların hanımlarına ve kızlarına yaptığı muamele ile muaşerette bulunması imasında bulunarak onun kalbine elem verdiler. Hicretin dokuzuncu senesi meydana gelen bu hadise, siyer, tarih, tefsir kitaplarında ve hadis mecmualarında geniş olarak yer almaktadır. Şöyle ki:

Buhârî’nin kendi senediyle İbn Abbâs’tan rivayetle tahricinde o şöyle anlatıyor: Hz. Ömer’e, Allah Tealâ’nın haklarında “Eğer ikiniz Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ, elbette iyi olur). Çünkü kalbleriniz sapmıştı.” (Tahrîm, 66/4) buyurduğu eşlerinin kim olduğunu sormayı çok istiyordum. Bir senesi onunla birlikte hacca gitmiştim. Defi hacet için yoldan saptı, ben de elimde bir matara ile onu takip ettim. Biraz ilerde ihtiyacını görüp döndü, ben elimdeki mataradan su döktüm, abdest aldı. Ben bu fırsatı değerlendirmek üzere: “Ey Mü’minlerin emiri, Alah Tealâ’nın, Hz. Peygamber (sa)’in, haklarında “Eğer ikiniz Allah’a tevbe ederseniz (ne alâ, elbette iyi olur). Çünkü kalbleriniz sapmıştı.” buyurduğu iki hanımı kimlerdi?” diye sordum. Sana şaştım doğrusu ey İbn Abbâs; onlar Aişe ve Hafsa idiler.” deyip hadiseyi anlatmaya başladı ve dedi ki: Medine yakınlarındaki Ümeyye ibn Zeyd oğullarından bir komşumla Hz. Peygamber (sa)’in meclisinde nöbetleşe bulunurduk. Bir gün ben Hz. Peygamber (sa)’in meclisinde bulunur; o gün olanları komşuma anlatırdım, bir gün de o bulunur ve o gün olanları bana anlatırdı.

Biz Kureyşliler kadınlara hâkim insanlardık. Medine’ye geldiğimizde gördük ki ansar kadınları erkeklerine hakimdiler. Bunu gören bizim kadınlarımız da onları örnek alarak bize diklenmeye ve bizden olmıyacak şeyler istemeye başladılar. Bir gün eşime bağırmıştım. Baktım bana cevap veriyor. Bana cevap vermesi hoşuma gitmedi ve bunu belli ettim de: “Sana böyle cevap vermemi neden garip karşılıyorsun Allah’a yemin olsun ki Peygamber’in hanımları da O’na cevap veriyorlar. Hattâ bundan daha ileri gidip birisi geceye kadar ondan ayrılıyor, onu yalnız bırakıyor” dedi. Doğrusu bu beni ürküttü ve: “Onlardan her kim bunu yapmışsa en büyük kayıpla kaybetmiş, büyük bir günah işlemiştir.” dedim, sonra elbisemi toplayıp (hemen toparlanıp) kızım Hafsa’nın yanına girdim ve ona: “Sizden biri Hz. Peygamber (sa)’in kızmasına karşılık verip bütün gün geceye kadar onu terkediyor mu?” dedim. O: “Evet.” dedi. Ben: “O halde kaybetmiş, hüsrana uğramıştır. Allah’ın, Rasûlü’nü öfkelendirdiğinden dolayı ona gazab etmesinden ve bu gazabla helak olmaktan nasıl emin olur? Bundan korkmaz mı? Sakın sen Rasûlullah’a çok söz söyleme, ondan çok şey isteme, ona hiçbir şekilde karşılık verme ve onu terketme. Eğer bir ihtiyacın olursa gel, benden iste. Komşunun (Hz. Aişe’yi kastediyor- senden daha güzel ve Rasûlullah’a daha sevgili olması da seni aldatmasın.” dedim.

O günlerde Gassânîlerin bizimle savaşa hazırlandıklarını haber almıştık. Bir gün komşum Mescid-i Nebevî’ye indi. O gün onun nöbetiydi. Akşam dön­düğünde kapımı şiddetle vurup: “Uykuda mısın?” diye seslenince korktum ve yanına çıktım. “Büyük bir şey oldu.” dedi. Ben: “Ne ola ki? Gassânîler mi gel­diler?” diye sordum. “Hayır, ondan daha büyük, daha uzun bir şey oldu. Allah’ın Rasûlü hanımlarını boşadı.” dedi. Ben: “Öyleyse Hafsa bütün bütüne kaybetti, hüsrana uğradı.” dedim. Zannettim ki Hz. Peygamber (sa) hanımlarını neredeyse boşadı boşıyacak. Hemen toparlandım, sabahleyin de sabah namazına Mescid-i Nebevî’ye gittim ve sabah namazını Rasûl-i Ekremle birlikte kıldım. O, odasına girdi, yalnız başına oturdu. Ben de kızım Hafsa’nın yanına girdim ve gördüm ki ağlıyor. “Seni ağlatan nedir? Ben seni uyarmamış mıydım? Allah’ın Rasûlü sizleri boşadı mı?” dedim. “Bilmiyorum, işte şuradaki odasında yalnız başına oturuyor.” dedi. Hafsa’nın odasından çıktım, minberin yanına geldim. Baktım orada bir grup oturuyor, bazısı da ağlıyor, yanlarında biraz oturdum, sonra dayanamayıp kalktım ve Rasûlullah’ın yalnız başına oturduğu odaya gel­dim. Kapıdaki siyah hizmetçisine: “Ömer’in girmesi için Rasûlullah’tan izin iste.” dedim. Odaya girdi, Rasûlullah ile konuştu, sonra çıktı ve: “Rasûlullah’a seni söyledim, girmek için izin istediğini söyledim, sustu, cevap vermedi.” dedi. Mescid’e minberin yanında oturan grubun yanına döndüm, biraz daha onlarla oturdum, sonra dayanamayıp yine kalktım, hizmetçiye geldim ve: “Ömerin ya­nına girmesi için O’ndan izin iste.” dedim. Yine birinci seferdeki gibi oldu. döndüm minberin yanındaki grubun yanına gittim, onların yanında bir süre oturdum ama yine merakım galebe çaldı ve hizmetçiye geldim: “Ömer için izin iste.” dedim, yine bir önceki gibi oldu, dönüp giderken bir de baktım hizmetçi beni çağırıyor. “Allah’ın Rasûlü girmen için izin verdi.” dedi. Rasûl-i Ekrem’in yanına girdim ve baktım ki bir hasırın kumlan üzerine hafifçe uzanmış, hasırın üzerinde yatak yok ve kumlar mübarek bedeninde iz yapmış, içine lif doldurul­muş deriden bir yastığa dayanmış halde duruyor. Ben selâm verdim, ayakta du­rarak: “Ey Allah’ın elçisi, hanımlarını boşadın mı?” diye sordum, gözlerini bana çevirdi ve “Hayır.” diye cevap verdi. Ben halâ ayakta duruyordum. Biraz senin­le oturabilir miyim ey Allah’ın elçisi?” dedim ve konuşmaya devam ettim: “Be­ni bir görseydin, biz Kureyşliler kadınlara hakim kimselerdik. Biz öyle bir kav­min bulunduğu yere geldik ki kadınlar erkeklerine hakim olmuşlar.” dedim. Rasûl-i Ekrem tebessüm ettiler. Sonra ben şöyle devam ettim: “Beni bir görsey­din, Hafsa’nın yanına girdim ve ona, Aişe’yi kastederek: “Komşunun senden daha güzel olması, Peygamber’e senden daha sevgili olması seni aldatmasın.” Rasûlullah tekrar tebessüm ettiler. Ondaki bu tebessümleri görünce yanına otur­dum, sonra bulunduğu odaya şöyle bir göz gezdirdim. Odada üç deri parçasın­dan başka hiçbir şey yoktu. “Allah’a dua et de ümmetinin rızkını genişletsin. Allah’a kulluk etmemelerine rağmen Allah Rumlara ve İranlılara bol bol rızık vermiş.” dedim. Dayanır halde iken doğruldu ve: “Bir şüphen mi var ey Hattab’ın oğlu? Onlar, hasenatı dünyada kendilerine çabucak verilmiş (âhirete bir şey kalmamış) olan bir kavimdir.” buyurdular. Ben yaptığım hatayı farkedip: “Ey Allah’ın elçisi, benim için istiğfarda bulun.” dedim.

Allah’ın Rasûlü, eşi Hafsa’nın, Hz. Aişe’ye o söylemiş olduğu bir sözü ifşa etmesi üzerine kadınlarından ayrılmış ve kızgınlığının şiddetinden: “Onların yanına bir ay süreyle girmeyeceğim.” demişti. Allah Tealâ bu yüzden ona itâbda bulunduğu zaman 29 gün geçmişti ki Aişe’nin yanına girdi ve Allah ve Rasûlü ile dünyalık arasında muhayyer olduklarını bildirmeye onunla başladı. Aişe der ki: “Bizim yanımıza bir ay girmeyeceğine yemin etmiştin. Biz sabahladığımızda ben teker teker saydım 29 gece geçti.” dedim. Rasûl-i Ekrem: “Ay 29’dur. buyurdu. Gerçekten de o ay 29 çekmişti.. Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam eder: İşte bunun üzerine “Muhayyerlik âyeti” nazil oldu da Allah’ın Rasûlü ilk olarak benimle başladı: “Sana bir durumu zikredeceğim. Anne ve babanla istişare etmeden bana hemen cevap vermen gerekmez.” buyurdu. Hz. Aişe der ki: Anne­min ve babamın ondan ayrılmamanı emretmiyeceğini çok iyi biliyordu. Sonra şöyle dedi: Allah Tealâ buyurdu ki: “Ey Peygamber, hanımlarına söyle: “Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzel­likle salıvereyim. Yok eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız, muhakkak ki Allah, içinizden ihsan sahibi olan kadınlara büyük mükâfat hazır­lamıştır” Ben: “Bunun için mi annem ve babamla istişare edeceğim? Ben Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorum.” dedim. Sonra diğer hanımlarına muhayyer olduklarını bildirdi, onlar da Aişe’nin söylediği gibi söylediler.

Yine Buhârî’nin Enes’den rivayetle tahric ettiği başka bir rivayette Hz. Peygamber (sa)’in hanımlarından îlâ yaptığı, Hz. Ömer’in: “Ey Allah’ın elçisi, hanımlarını boşadın mı?” sorusuna: “Hayır, boşamadım, fakat bir ay onlardan îlâ yaptım (Yanlarına bir ay süreyle girmeyeceğime yemin ettim.” buyurdukları ayrıntısına yer verilmiştir.

Hz. Peygamber (sa) hanımlarından îlâ yapıp ayrıldığında Hz. Ömer mescid-i nebevîye girmiş ve insanların “Allah’ın Rasûlü hanımlarını boşadı.” dediklerini duymuş. Hemen Hz. Peygamber (sa)’in yanına girmiş ve ona: “Hanımlarını boşadın mı?” diye sormuş, O’nun: “Hayır.” cevabı üzerine dışarı çıkmış ve: “Uyanık olun, gözünüzü açın! Allah’ın Rasûlü kadınlarını boşamadı!.” diye nida etmiş ve bunun üzerine “Kendilerine güven ve korkuya dair bir haber geldiğinde onu yayarlar. Halbuki o haberi O Rasûl’e ve kendilerinden olan ülü’l-emre götürselerdi onlar ondan ne gibi bir netice çıkaracaklarını bilirlerdi.” (Nisa, 4/83) âyet-i kerimesi nazil olmuştur. Hadise, îlâ hadisinde Müslim tarafından Hz. Ömer’den rivayetle tahric olunmakla birlikte orada bu âyetin nüzulüne sebep olduğu kaydı yoktur.

İmam Ahmed ibn Hanbel’in Câbir’den rivayetle tahric ettiği hadiste o şöy­le anlatıyor: Hz. Ebu Bekir, Rasûlullah (sa)’ın yanına girmek için izin istedi. Halk, Hz. Peygamber (sa)’in kapısı önünde oturmuşlardı. Hz. Peygamber (sa) de içerde oturuyordu. Ebu Bekir’e girmesi için izin verilmedi. Sonra Hz. Ömer geldi ve Efendimiz (sa)’in yanına girmek için izin istedi, ona da izin verilmedi. Biraz sonra ikisine izin verildi de Hz. Peygamber (sa)’in yanına girdiler. Allah’ın Rasûlü (sa), çevresinde eşleri olmak üzere oturuyordu ve susmuştu, ko­nuşmuyorlardı. Ömer der ki: Kendi kendime: “Bir söz etsem de Peygamber’i güldürsem.” dedim. Sonra: “Ey Allah’ın elçisi, görüyor musun, Zeyd’in kızı -hanımını kastediyor- biraz önce benden nafaka istedi, ben de onu dövüp kafası­nı yardım.” dedim. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü, ön dişleri görünecek kadar güldü ve: “İşte şunlar da benim etrafımda oturmuşlar, benden nafaka istiyorlar.” buyurdu. Hz. Ebu Bekri kalkıp kızı Aişe’yi, Ömer de kalkıp kızı Hafsa’yı döv­mek istediler. İkisi de: “Peygamber’in sahip olmadığı şeyi ondan istiyorsunuz ha?!” dediler. Rasûlullah (sa) Ebu Bekir ve Ömer’i durdurdu. Hanımları dediler ki: “Biz, bu meclisten sonra bir daha Allah’ın Rasûlü’nden, yanında bulunmıyan hiçbir şeyi istemiyeceğiz.”

Câbir der ki: İşte bunun üzerine Allah Tealâ, muhayyerlik âyetini indirdi ve Hz. Peygamber (sa), Hz. Aişe’den başlıyarak dedi ki: “Ben, sana bir durumu hatırlatacağım. Ancak Annen ve babanla istişare etmeden çabucak cevap vermeni istemem.” Hz. Aişe: “Neymiş o?” dedi, Hz. Peygamber (sa): “Ey Peygamber, eşlerine söyle: Eğer dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım. Yok eğer Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız muhakkak ki Allah, içinizden ihsan sahibi hanımlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” âyet-i kerimesini okudu.

Hz. Aişe dedi ki: “Ben, senin için mi anneme ve babama danışacağım? Hayır, ben, Allah’ı ve Rasûlü’nü tercih ediyorum ve senden, hanımlarından hiçbirine benim tercih ettiğim şeyi söylememeni istiyorum.”

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sa): “Doğrusu Allah Tealâ beni zorlayıcı ve sıkıştırıcı olarak göndermemiştir. Eşlerimden hangisi neyi tercih ettiğini söy­lerse ben de onu kendilerine hemen veririm.”

Bu hadis Tirmizî tarafından Hz. Aişe’den rivayetle şöyle tahric olunmuştur: Allah’ın Rasûlü eşlerini muhayyer bırakmakla emrolununca benimle başladı ve bana: “Ey Aişe, sana bir işi hatırlatacağım; annene ve babanla istişare etmeden hemen çabucak cevap verme.” buyurdu. Aişe der ki: Ana babamın, benim kendisinden ayrılmamı emretmiyeceklerini çok iyi biliyordu (onun için annemle ve babamla istişare etmeden cevap verme, dedi). Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam eder: Sonra: “Allah Tealâ buyuruyor ki Ey Peygamber! eşlerine söyle: Eğer dünya hayatı ve süslerini istiyorsanız gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim… içinizden ihsan sahibi hanımlar için büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” buyurdu. Ben: “Hangi konuda annem ve babamla istişare edeceğim? Muhakkak ki ben, Allah’ı, Rasûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorum.” dedim. Hz. Peygamber (sa)’in diğer eşleri de benim yaptığımı yaptılar. Tirmizî bu hadisin hasen ve sahih olduğunu da ekler.

Advertisements