208

٢٠٨

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا ادْخُلُوا فِى السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبينٌ

(208) ya eyyühellezine amenüd hulu fis silmi kaffeh ve la tettebiu hutuvatüş şeytan innehu leküm adüvvüm mübiyn

Ey iman edenler hepiniz toplu halde sulha giriniz ve tabi olmayınız şeytanın adımlarına muhakkak ki o sizin apaçık düşmanınızdır

(208) O ye who believe! enter into Islam whole heatedly and follow not the footsteps of the evil one for he is to you an avowed enemy.

1. yâ eyyuhâ : ey
2. ellezîne : o kimseler, onlar
3. âmenû : âmenû oldular (Allah’a ulaşmayı dilediler, îmân ettiler
4. udhulû : girin
5. fi es silmi : silm’e, teslime (ruhu, vechi, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeye
6. kâffeten : topluca, hepiniz
7. ve lâ tettebiû : ve tâbî olmayın, uymayın
8. hutuvâti : adımlar, ayak izleri
9. eş şeytâni : şeytan
10. inne-hu : muhakkak ki o, çünkü o
11. lekum : sizin için, size
12. aduvvun : düşman
13. mubînun : apaçık

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواey iman edenler ادْخُلُواgirinفِي السِّلْمِteslimiyeteكَافَّةًhep beRaberوَلَا تَتَّبِعُواuymayınخُطُوَاتِadımlarınaالشَّيْطَانِşeytanınإِنَّهُmuhakkak oلَكُمْsizin içinعَدُوٌّbir düşmandırمُبِينٌapaçık


SEBEB-İ NÜZUL

İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre yahudilerden Sa’Iebe, Abdullah ibn Selâm, İbn Yâmîn, Ka’b’ın oğulları Esed ve Useyd, Şu’be ibn Amr, Kay s ibn Zeyd haklarında nazil olmuştur. Bunlar Hz. Peygamber (sa)’e gelip: “Ey Allah’ın elçisi, bizler yahudi iken sebt gününe ta’zimde bulunurduk, bizi bırak (bize müsaade et) sebt gününe ta’zimde devam edelim. Tevrat Allah’ın kitabıdır, bize müsaade buyurun geceleri Tevrat’la ihya edelim.” dediler de Allah Tealâ “Ey iman edenler hep birden sulh ve selâma girin, şeytanın adımları ardına düşmeyin.” âyetini indirdi.


AÇIKLAMA

Ey Kitab Ehli arasından iman edenler! Her hususta Allah’a itaatle bağla­nın ve bütünüyle İslama girin. İslamı bütünüyle alın, ona başka şeyleri karış­tırmayın. İslamın size emretmiş olduğu usul, fürû’ ve hükümlerin gereğini topluca yerine getirin. Herhangi bir parçalama yahut dilediğinizi seçme yoluna gitmeyin.  Meselâ, namaz ve orucu yerine getirirken zekât ve hadleri terkedip şarap içmek, faiz almak, zina etmek ve şimdilerde gördüğümüz diğer ay­kırı davranış ve durumlara sapmayın.

İslam birliğini, müslümanların da söz ve kanaat birliğini koruyunuz. Tıp­kı Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, “Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrılmayın…” ‘(Ali İmrân, 3/103). Anlaşmazlıktan ve ihtilâfa düşmek­ten sakınınız. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Anlaşmazlığa düşme­yiniz, sonra darmadağın olursunuz ve gücünüz kaybolur, gider.” (Enfâl, 8/46). Hz. Peygamber ve Veda Haccı hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Benden sonra birbirinizin boynunu vuran kâfirler olarak gerisin geri dönmeyiniz.”

Dinde tefrikaya düşmeyin, ayrılık ve anlaşmazlık hususunda şeytanın hi­lelerine kapılmayın. Şeytan türlü menfaat ve faydaları insanlara güzel göste­rir. Kişiyi hak ve hidayetten alıkoyar, cemaat arasına tefrika düşürür. Apaçık deliller kendilerine geldikten sonra yine de ihtilâfa düşen Kitaplarını tahrif edip değiştiren, eksiltip artıran ve böylelikle birlikleri darmadağın olan ve Allah tarafından düşmanları kendilerine musallat kılman Kitap Ehli’nin duru­muna düşmeyin.

Şeytanın adımlarını izlemekten sakındırılmamızın sebebi ise, onun düş­manlığı apaçık ve uzlaşmaz bir düşman oluşundandır. Onun bütün daveti sa­pıklık ve batılın ta kendisidir.

Daha sonra Yüce Allah, dosdoğru yoldan sapanları tehdit etmekte ve: Eğer siz haktan sapıp Allah’ın dosdoğru yolu olan İslam’dan uzaklaşacak olur iseniz apaçık ayetler, kesin ve net deliller size geldikten sonra böyle yapar ve şeytanın yolunda o anlaşmazlık, ihtilaf ve tefrika yolunda gidecek olursanız şunu bilin ki şüphesiz Allah, yenik düşürülemeyen Aziz’dir yahut O, emrini yerine getiren Gâlib’dir. Sizden intikam almaktan O’nu hiç bir şey acze düşüre­mez. O sanatında hikmeti sonsuzdur. Günahkârı ihmal etmez, dünyada da ahirette de onu cezalandırır ve sorumlu tutar.

İşte bütün fertler hakkında da hüküm böyledir. Eğer dosdoğru yola bağlı kalmaz ve güzel ahlâktan mamul sapasağlam bir zırhın içerisine girip korun­maz, Allah’ın şeriatını kısmen veya tamamen ihmal ederlerse, dünyada da ahirette de asla onlara başarı ihsan edilmez.

Daha sonra Yüce Allah tehditlerini daha da arttırmakta ve bu arada şöyle bir soru ortaya koymaktadır: Muhammed (s.a.)’in daveti apaçık delil ve göz ka­maştırıcı bu hallerle ispat edildikten sonra, Muhammed (s.a.)’in davetini ya­lanlayan bu yalanlayıcılar hâlâ neyi beklemektedirler? Bunlar Allah’ın emrinin dışına çıkan kimselerdir. Acaba bunların bekledikleri Allah’ın kendilerine vadetmiş olduğu buluttan gölgeler içerisinde gelişinden başka bir şey midir? On­lar bu buluttan hayır beklerken ibretli bir ceza olmak üzere onlara azap gele­cektir ve yine onlar meleklerin gelip Allah’ın takdir edip haklarında murad et­miş olduğu şeyleri yerine getirmesinden başkasını mı bekliyorlar? Bu ise Allah’ın hükmettiği ve kesinliğe kavuşturduğu bir emridir. Ondan kaçış yoktur. Sonunda bütün işler kıyamet gününde Allah’a döndürülecektir. O herşeyi hük­mettiği yerli yerine koyacaktır. O bütün mahlukatın başlatan İlk’tir, bütün işle­rin kendisine döneceği de Ahir’dir.

Rahmet getirdiği sanılan ve hayır umulan bulut içerisinde azabın indiriliş hikmeti ise, daha önce herhangi bir uyarı söz konusu olmaksızın, ansızın azabı indirmektir. Bir başka ayet-i kerimede olduğu gibi: “Ve o günde gökyüzü bulut­la yarılıp meleklerde indirildikçe indirilir.” (Furkan, 25/25).

İşte bu mümin kimseye tevbe etmek ve durumunu düzeltmek hususunda elini çabuk tutması için bir işarettir ki, azab ansızın gelip ona çatmasın, far­kında olmadan, bilmeden azab gelip onu bulmasın. Eğer Kıyamet ansızın gelip ona çatmayacak olsa bile, ölüm ansızın gelip onu bulur yahut salih amel işle­mekten kendisini aciz bırakacak bir hastalık. Bir başka ayet-i kerimede buyurulduğu gibi: “Size azab gelmezden önce Rabbinize dönün ve O’na teslim olun­maz. Haberiniz yokken ansızın size azab gelmezden önce Rabbinizden size indi­rilenin en güzeline uyun.” (Zümer, 39/54-55)

Daha sonra ayetler İsrailoğulları ile Peygamberlerinin vasıtasıyla ortaya çıkmış pek çok mucizeler hakkında diyalog ve tartışma yolunu açmaktadır. Ta ki bu, benzeri ayetler yahut mucizeler üzerinde yükselen son peygamberin ri-saletine iman etmeye onları itsin. İşte bu doğrultuda şöyle buyurmaktadır:

Ya Muhammed! İsrailoğulları’na şerefli rasulleri vasıtasıyla gerçekleşmiş pek çok ayetler, mucizeler hakkında soru sor. Musa ve İsa (ikisine de selâm ol­sun) peygamberlerin gösterdikleri mucizeler gibi senin doğruluğuna delalet eden mucizeler de gelmiştir. Bu mucizeler kişinin peygamberleri tasdik etmeye ve rahat bir kalple onları kabul etmeye götürür. Acaba onlar öğüt alırlar mı, düşünürler mi, hakkı inkâr ve tuğyan etmekten vaz geçerler mi? Şayet vazgeç­meyecek olurlarsa geçmişlerinin basma gelen ibretli azabın bir benzeri onlara da gelir.

Daha sonra Yüce Allah, Allah’ın sünnetlerini değiştiren herkesi tehdit ederek şöyle buyurmaktadır: Kim Allah’ın nimetlerini kendisine ulaşıp onları bilip tanıdıktan sonra değiştirir, bu nimetleri sapıklığının küfür ve isyanının sebepleri haline dönüştürürse o kimseye çetin bir azab, katî bir ikab ve kaçınıl­maz bir ceza vardır. Allah’ın sözü geçen nimetleri ise hakkı, hayrı ve hidayeti gösteren delil ve belgelerdir. Bu nimetleri değiştirmenin azaba sebep oluşunun nedenleri Allah’ın adalet ve insaf üzere kurulu sünnetlerinin bir parçası oluşu­dur. Böylelikle iyilik yapan ile kötülük yapanı birbirinden ayırdeder. Allah mu­halefet eden, kötülük eden kimseye cezası çetin olandır, itaat edip güzel amel işleyene karşı da şefkatli ve rahîmdir.

Fakat inkarcı kâfirlerin tabiatı ileri derecede dünya sevgisi, bu sevginin gözlerinde güzel görünmesi ve dünya sevgisinin kalplerinde iyice yer etmesi üzerinde yükselir. O kadar ki bu dünyaya ve dünyanın güzellik ve süslerine kendilerini kaptırır, dünyayı her şeye tercih eder; Allah’ın katındaki pek çok ebedi nimete bile. Çünkü onlar ahirete samimi olarak iman etmemektedirler. Diğer taraftan da hatırlarına her nasılsa gelip yer etmiş yalan tevil, vehim ve emellere tabi olurlar.

Onların müminlerle alay ettiklerini, İbni Mes’ud, Ammâr ve Suhayb gibi müminlerin fakirlerini alay konusu edindikleri görürsün. Diğer taraftan bu gibi kimselerin dünya lezzetlerini nasıl terkedip de ibadetlerle kendilerine azab et­tiklerine akıl erdiremiyor, hayret ediyorlar. Nitekim zenginlerin de nimetler içe­risinde yüzmeyi bırakıp akidelerini tashih etmekle, amellerini ıslah etmekle, er­demli ahlâki güzelliklere bezenmekle ölümden sonrası için hazırlanmalarını da hayretle karşılarlar. Onların takındıkları tavır yahut bakış açılan ruhanîliğin herhangi bir etkisi bulunmayan katıksız maddî bir tavır ile özetlenebilir.

Daha sonra Yüce Allah lezzetleri ve dünyalıkları içerisinde yakin ve iman ehli müslümanlardan daha hayırlı olduklarını zanneden bu alaycılara şöylece cevap vermektedir:

Belli bir süre bir takım kâfirler bir takım müminlere mal yahut makam ve mevki veya güç ve saltanat, pek çok yardımcı ve tabileriyle üstünlük sağlamış olsalar dahi, takva sahipleri rütbeleri itibariyle ahirette onlardan daha üstün olacaktır. Müminler A’lâ-yı İlliyîn’de kâfirler ise Esfel-i Sâfilîn’de olacaktır. Ni­tekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “İşte kullarımızdan takva sahibi olan­lara miras olarak verdiğimiz cennet budur.” (Meryem, 19/63).

Zemahşerî “Müminlerle” diye buyurulduktan sonra “halbuki takva sahip­leri” diye buyuruluş sebebini şöyle izah ediyor: Böylelikle O kendi nezdinde an­cak takva sahibi olan müminin mutlu olacağını göstermek istemekte ve bunun müminleri takvaya teşvik etmesini dilemektedir.

İşte ahirette üstün tutulan ebedi mükâfat budur. Dünyaya gelince; orada­ki üstünlük ebedî değildir, geçicidir. Hatta hakikatte o aşağılık bir şeydir. Kıt akıllı yahut meseleleri tam kavrayamayan kimseler ona aldanır. Şayet dünya, Allah’ın nezdinde bir sivrisinek kanadı kadar bir değer taşısaydı, Allah oradaki hiç bir kâfire bir yudum su dahi içirmezdi.

Şanı Yüce Allah lütfundan dilediğini nzıklandırır; fasık ve kâfir bir kimse olsa bile. O dilediğinin rızkını genişletir yahut azaltır; mümin ve itaatkâr bir kimse olsa bile. Dünyada ve ahirette ise O rızkı yine çok, pek çok verir. Hadis-i şerifte nitekim şöyle denilmektedir: “Ey Ademoğlu! Sen infak et, ben de sana infak edeyim.”   Resulullah (s.a.) da şöyle buyurmaktadır: “Ey Bilal infak et! Arş sahibi olan Allah’ın azaltacağından korkma!”  Yüce Allah da şöyle bu­yurmaktadır: “Her ne infak ederseniz Allah onun halefini (yerine geçecek şeyi) verir. O rızık verenlerin hayırlısıdır.” (Sebe’, 34/39). Buna göre 212. ayet-i keri­mede geçen “hesap” kelimesinin iki anlamı vardır: Birisi herhangi bir takdir söz konusu olmaksızın miktar veya genişlikten az vermemek ve daraltmamak-tan kinaye. Nitekim: Filan kişi hesapsız olarak infak ediyor, demenin anlamı pek çok infak ediyor, şeklindedir.

Kur’an-ı Kerim’deki bu ayet-i kerimenin anlamı Yüce Allah’ın şu buyruk­larını da andırmaktadır: “Kim bu çabucak geçeni (dünyayı) isterse biz de bura­da dilediğimize dilediğimiz şeyi çabucak veririz. Sonra da ona cehennemi veri­riz. O da burayı kınanmış ve kovulmuş olarak boylar. Kim de mümin olarak ahireti diler ve bunun için de gereği gibi çalışırsa işte onların bu çalışmaları (Allah katında) makbul olur. Her birine, onlara da bunlara da Rabbinin bağı­şından ard arda veririz. Rabbinin bağışı alıkonmuş değildir. Bir bak! Onların kimini kiminden nasıl üstün kıldığımıza! Elbetteki ahiret derece farkları itiba­riyle daha da büyüktür, üstün kılmak bakımından da daha büyüktür.” (İsrâ, 17/18-21). Dikkat edilecek olursa dünya rızkı için çalışma şartı koşulmamaktadır. Çünkü bazen miras, hibe, vasiyet, hazine yahut sahip olduğu akar ve tica­ret mallarının fiyatlarının yükselmesi gibi değişik yollarla ve çalışmaksızın rı­zık gelebilir. Fakat ahiret için, iman ile birlikte çalışma şartını koşmaktadır. Nitekim burada ahireti müminler arasından takva sahibi olan kimselere tahsis etmektedir.

Dünyada hesapsız rızık fertlere nispetle söz konusu olur. Bizler pek çok iyi kimselerin ve pek çok kötü kimselerin zengin veya fakir olduğunu görebiliyo­ruz. Fakat takva sahibi daima durum itibariyle daha güzel ve daha tahammüllüdür. Günahkâr kimse gibi fakirlik ona ıztırab vermez. Çünkü takva ile o, her türlü darlıktan bir kurtuluş bulabilir ve Allah’ın ona inayeti sebebiyle umul­madık rızıklarıyla karşı karşıya kalır.

Genel olarak ümmetlerin durumu ise bundan farklıdır. Allah’ın ümmetle­re dair sünneti, amellerine göre onları rızıklandırması, yanlışlıkları sebebiyle de mahrum bırakması şeklindedir. Çünkü ummadığı, gücünün yetmediği, çalış­madığı ve tedbirini almadığı bir cihetten ümmete izzeti, serveti, kuvvet ve ege­menliği vermesi O’nun sünnetlerinden değildir.

Advertisements