149

١٤٩

وَلَمَّا سُقِطَ فى اَيْديهِمْ وَرَاَوْا اَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَءِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرينَ

(149) ve lemma sükita fi eydihim ve raev ennehül kad dallu kalu leil lem yerhamna rabbüna ve yağfir lena lenekunenne minel hasirin

vaktaki elleri ile (yaptıklarına) pişman oldular onlar, kesinlikle dalalete düştüklerini gördüler dediler eğer Rabbimiz bize merhamet etmez bizi bağışlamazsa biz mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız

(149) When they repented, and saw that they had erred, they said: if our Lord have not mercy upon us and forgive us, we shall indeed be of those who perish.

1. ve lemmâ : ve, …dığı zaman
2. sukıta fî eydîhim : ellerinin içine düşürüldü (aklı başına geldi, yanıldığını anladı, pişman oldu)
3. ve reev : ve gördüler
4. ennehum : (kendilerinin), …… olduğunu
5. kad : olmuş
6. dallû : dalâlete düştüler
7. kâlû : dediler
8. le in : eğer
9. lem yerham-nâ : bize merhamet etmezse
10. rabbunâ : Rabbimiz
11. ve yağfir-lenâ : ve bize mağfiret et
12. le nekûnenne (le nekûne enne) : muhakkak biz oluruz
13. min el hâsirîne : hüsrana düşenlerden

وَلَمَّا ne zaman kiسُقِطَ düşürüldüفِي أَيْدِيهِمْ başları ellerinin üzerineوَرَأَوْا ve gördülerأَنَّهُمْ gerçektenقَدْ ضَلُّوا sapmış olduklarınıقَالُوا dedilerلَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَاbize merhamet etmezرَبُّنَا Rabbimizوَيَغْفِرْ ve bağışlamazsanلَنَا biziلَنَكُونَنَّ muhakak ki olacağızمِنْ الْخَاسِرِينَ hüsrana uğrayanlardan


AÇIKLAMA

Musa (a.s.)’ın, Allah’ın kendisine vaad ettiği söz üzere, Rabbiyle münacatta bulunmak için Tûr dağına gitmesinden sonra İsrailoğulları, Kıptilerden ödünç olarak aldıkları ve Allah’ın Firavun’u ve Kıptileri helak etmesinden son­ra ellerinde kalan, altın ve gümüş gibi zinet eşyasından, buzağı şeklinde ve inek gibi ses çıkaran bir heykel yaptılar, sonra da ona taptılar.

Musa, Kıptîlerden kalan o zinet eşyasını Samirî’ye vermişti. Samirî, İsrailoğulları içinde önde gelen bir şahıstı. O zinet eşyasından, buzağı şeklinde bir heykel döktü. Onlar da onu kendilerine ilâh edindiler. Sonra da ona taptılar. İş hepsine nisbet olundu. Çünkü o, çoğunluğun görüşüyle bunu yaptı, hiç kimse bunu inkâr etmedi. Böylece hepsi de ittifak etmiş oldu. Hepsi de onu heykel edinmek istiyordu, hepsi de razıydı.

İsrailoğulları, Musa (a.s.)’dan Mısırlıların ve Filistin’de rastladıkları mil­letlerin ilahları gibi, kendilerine de tapacakları bir ilâh yapmasını istemişlerdi.

Müfessirler bu buzağı hususunda iki görüşe ayrılmışlardır: Buzağı, sesi olan, et ve kandan müteşekkil bir buzağı mı oldu, yoksa altın halinde kalıp içi­ne hava girdiği için inek gibi ses mi çıkartıyordu. Katâde ve Hasen el-Basrî gibi bir grup müfessir, birinci görüştedirler. Onlara göre Samirî, Cebrail (a.s.)’i, İsrailoğullarıyla birlikte bir ata binmiş vaziyette denizi geçerken gördü. Cebra­il (a.s.)’in ayak bastığı her yere hayat iniyor, bitkisi yeşeriyordu. İşte Samirî, onun bastığı topraktan bir avuç aldı, o buzağının içine attı. Buzağı et ve kana dönüştü. Bir kere inek sesi çıktı. Bunun üzerine Samirî: İşte bu sizin ve Mu­sa’nın ilâhı! dedi.

Mutezilî müfessirlerin pek çoğu ise ikinci görüştedir: Samirî o buzağıyı içi boş olarak yaptı. İçine özel şekilde borular yerleştirdi ve o heykeli, rüzgârın es­tiği yere koydu. Rüzgâr, boruların içine giriyor, ondan buzağı sesine benzer özel bir ses çıkıyordu.

Bir başkalarına göre ise, sihirbazların işine benzeyen bir göz boyama, yani aldatmacaydı. Samirî, heykeli içi boş olarak yaptı. Buzağıyı diktiği yerin altına, insanların bilmeyeceği, farketmeyeceği bir yerden ona üfleyecek bir adam koy­du. O adam üfledi, insanlar onun içinden buzağı sesi gibi bir ses duydular.

Sonra Allahu Teâlâ: “Onun kendileriyle konuşmayacağını, onlara bir yol da gösteremeyeceğini görmediler mi onlar? Onu ilâh edinmekle zalimlerden ol­dular” sözüyle, onların buzağıyı ilâh edinmelerini reddetti. Bu ayetin açıkla­ması şudur: Onlar, onun ilâh olma vasıflarına sahip olmadığını görmediler mi? O, onlarla konuşmuyor, onları hayra irşad etmiyor, saadet yoluna ulaştırmıyor. Halbuki Allahu Teâlâ, onların sapıklığa düşmelerini, göklerin ve yerin yaratıcı­sından uzaklaşarak hak ilâh sıfatını taşımayan bir buzağıya tapmalarını iste­miyor. Bu, bir hidayet ve irşaddır. Bu, Cenab-ı Hakk’ın şu sözü gibidir: “Onlar onun, kendilerine bir söz söyleyemediğini, ne bir zarar, ne de fayda veremeyece­ğini görmüyorlar mı?” (Tâ-Hâ, 20/89) Fakat cahillik ve körlük, onları hakikati idrakten alıkoydu. İmam Ahmed ve Ebu Davud, Ebu’d-Derdâ’dan şöyle dediği­ni rivayet ederler: “Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Senin bir şeyi görmen, seni kör ve sağır eder”. Onun için, Allahu Teâlâ, onların sapıklıklarını ifade et­mek üzere: “Onu ilah edinmekle zalimlerden oldular” buyurmuştur. Yani onlar onu, delilsiz ve bürhansız ilâh edindiler. Cehaletlerinden ve Öbis adlı buzağıya tapan Mısırlıları, Filistin’deki putlara tapan kavimleri taklit ederek, ona taptı­lar. Böylece kendilerine zulmettiler. Çünkü onlar, kendilerine fayda vermeyen, ancak zarar veren şeye taptılar.

Musa, Rabbiyle münacatından, yahut buluşma yerinden o Tur dağındayken, Allah ona kavminin buzağıya taptıklarını haber vermişti: “Gerçekten biz kavmini imtihan ettik. Samirî de onları saptırdı” (Tâ-Hâ, 20/89) geri döndüğü zaman, İsrailoğulları yaptıklarına pişman oldular, puta tapmakla çok büyük bir sapıklık içinde olduklarını gördüler. Tevbe edip Rablerine istiğfar ettiler: Rabbimiz tevbemizi, günahımızdan af talebimizi kabul edip bize merhamet et­mezse, mutlaka helak oluruz. Dünya saadetini yani hürriyet ve arz-ı mevûd’da istiklali ve ahiret saadetini yani ebedi cennetlerde kalmayı kaybedenlerden oluruz, dediler.

Bu, onların günahlarını itiraf ve Allah’a sığınmadır.

Advertisements