8

٨

اَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِه فَرَاهُ حَسَنًا فَاِنَّ اللّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدى مَنْ يَشَاءُ فَلَا تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ اِنَّ اللّهَ عَليمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

(8) efemen züyyine lehu suü amelihi fe raahü hasena fe innellahe yüdillü mey yeşaü ve yehdi mey yeşaü fe la tezheb nefsüke aleyhim haserat innellahe alimüm bima yasneun
Kimse mi çirkin ameli kendisine süslenip de onu güzel görürse şüphe yok ki Allah kimi dilerse şaşırtır, kimi de dilerse hidayete erdirir o halde nefsini tüketme onlar için hasretle şüphe yok ki Allah onların yaptıklarını bilendir

(8) Is he, then, to whom the evil of his conduct is made alluring, so that he looks upon it as good, (equal to one who is rightly guided)? For Allah leaves to stray whom He wills. and guides whom he wills So do not desstroy yourself in sorrow for them For Allah knows well all that they do.

1. e : mı
2. fe : artık, işte, böylece, fakat
3. men : kim, kimse, kişi
4. zuyyine : süslendi, güzel gösterildi
5. lehu : ona
6. sûu : kötü
7. ameli-hi : onun ameli
8. fe : artık, böylece, fakat
9. reâ-hu : onu gördü
10. hasenen : güzel
11. fe : artık, işte, böylece, fakat
12. innallâhe (inne allâhe) : muhakkak ki Allah
13. yudıllu : dalâlette bırakır
14. men yeşâu : dilediği kimse, kişi
15. ve yehdî : ve hidayete erdirir
16. men yeşâu : dilediği kişi, dilediği kimse
17. fe : artık, işte, böylece, fakat
18. lâ tezheb : gitmesin, olmasın
19. nefsu-ke : senin nefsin
20. aleyhim : onlara, onlar için
21. haserâtin : hasretler, hüzünler
22. innallâhe (inne allâhe) : muhakkak ki Allah
23. alîmun : en iyi bilen
24. bimâ : şeyleri
25. yesneûne : yapıyorlar


SEBEB-İ NÜZUL

Cüveybir’in Dahhâk’ten, onun da İbn Abbâs’tan rivayetine göre Allah’ın Rasûlü (sa): “Ey Allahım dinini Hattâb’ın oğlu Ömer’le veya İbn Hişâm’ın oğlu Ebu Cehil ile aziz eyle, güçlendir.” diye dua ettiğinde Ömer ibnu’l-Hattâb ve Ebu Cehil ibn Hişâm haklarında nazil olmuştur. Allah Tealâ bunlardan Ömer’e hidayet eylemiş, Ebu Cehli’i de dalâlette bırakmıştır.

Kelbî der ki: “Kötü işi kendisine süslenip de onu güzel gören…” âyet-i ke­rimesi el-As ibn Vâil ve el-Esved ibnu’l-Muttalib haklarında nazil olmuştur.


AÇIKLAMA

“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı (şeytan) sakın sizi Allah (affeder temennisi) ile aldatmasın.”

Ey bütün beşeriyet! Şüphesiz Allah’ın diriliş ve ceza vaadi hiçbir şüphe olmayan, değişmez ve kesin bir haktır. Bu vaad hiç şüphesiz gerçekleşecek­tir. Dolayısıyla ahiret ameli yerine dünyanın ziynetleri, nimetleri ve lezzet­leriyle oyalanma. Şeytan seni Allah affeder temennisi ile aldatmasın. Böyle­ce sizi evhamlar ve tatlı ümitler içinde yaşatır ve size şöyle der: Allah rah­metinin genişliği sebebiyle sizi bağışlar ve sizi mağfiret eder. Neticede masiyetlerde ayağınız kayar ve aykırı davranışlar içerisinde aşırılıklara düsersiniz. Zira o şeytan çok aldatıcı, çok yalancı ve çok iftiracıdır.

Bu ayet Lokman suresinin sonundaki diğer ayet gibidir. “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. O çok aldatıcı şeytan sakın sizi Allah (affeder te­mennisi) ile aldatmasın.”

Allah Tealâ daha sonra şeytana aldanmamanın sebebini beyan etti. Bu sebep İblis’in Âdemoğluna düşmanlığı idi. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu:

“Şüphesiz ki şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman edinin.” Yani şeytanın size olan düşmanlığı eskiden beri umumi ve gayet açık bir düşmanlıktır. Siz de ona açıkça düşmanlıkta bulunun. Ona muhalefet edin ve sizi aldattığı şeyde Allah’a itaat etmek suretiyle onu yalanlayın. Allah Tealâ’ya isyan olan şeylerde ona itaat etmeyin.

Allah Tealâ bundan sonra şeytanın gayesini zikrederek şöyle buyurdu:

“O kendi taraftarlarını ancak cehennemliklerden olmaya çağırır.” Yani şeytan sizi saptırıp kendisiyle birlikte daimî şiddetli cehennem azabına girmeniz amacını gütmektedir.

Tirmizî, Neseî ve İbni Hıbban’ın Abdullah b. Mes’ud’dan Peygamberi­miz (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedirler: “Ademoğuluna şey­tanın ilhamı ve meleğin ilhamı vardır. Şeytanın ilhamı kötülük işleme ve hakkı yalanlama ilhamıdır. Meleğin ilhamı ise hayır işleme ve hakkı tasdik etme ilhamıdır.”

Allah Tealâ bu ayetten sonra şeytan hizbi ile Rahman hizbinin görece­ği karşılıkları belirterek şöyle buyurdu:

“İnkâr edenler için şiddetli bir azap vardır.” Yani Allah’ı ve Rasulünü ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler ve şeytanın vesveselerine tâbi olanlar için cehennem ateşinde şiddetli bir azap vardır. Zira bunlar şeyta­na itaat etmiş ve Rahman’a isyan etmişlerdir.

“İman edip salih ameller işleyenler için de, büyük bir ecir ve mağfiret vardır.” Yani Allah’ı, Rasulünü ve ahiret gününü tasdik edenler, ilâhî emir­lere tâbi olma, nehiylerden kaçınma, şeytana ve nefsî arzulara muhalefet etme gibi salih ameller işleyenlere iman, amel-i salih ve hayır işleme sebe­biyle günahları için mağfiret ve büyük bir ecir -yani cennet- vardır.

Cenab-ı Hak bundan sonra bu iki sınıf arasındaki farkı, kötü amel işle­yenlerin iyi amel işleyenler gibi olmayacağım beyan ederek şöyle buyurdu:

“Kötü ameli kendisine şirin gösterilip de onu güzel gören kimse, güzeli güzel gören kimse gibi midir?” Yani kötülük işleyenle iyilik işleyen nasıl eşit olabilir? Şeytanın şirin göstermesi ve çirkini güzel göstermesi sebebiy­le çok iyi yaptıklarına inanarak küfür, putperestlik ve isyankârlık gibi kö­tü ameller işleyen bu suçlu kâfirlerin hidayet üzere olan ve hak üzere olduklarını gayet iyi bildikleri kimseler gibi olabilir mi? Kötü ameli kendisi­ne şirin gösterilen kimse ifadesiyle anlatılmak istenen, Kureyş kâfirleri ve benzerleridir.

Bunun sebebi Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu şu hakikattir: “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir.” Yani Allah’ın bu hususta sonsuz hücceti ve tam ilmi olduğu için gönüllerin hayra mı, şerre mi daha müsait olduğunu bilmesine bağlı olarak Allah saptırmayı dilediği kimseyi saptırır. Hidayetini dilediği kimseyi de hidayete erdirir.

Allah Tealâ kavminin küfür üzerinde ısrar etmelerine üzülmesinden dolayı Rasulünü teselli ederek şöyle buyurdu:

“O halde senin gönlün o kâfirlerden dolayı üzüntüye kapılmasın. Şüp­hesiz ki Allah onların ne yaptıklarını çok iyi bilir.”

Yani onların iman etmemelerinden, küfürde ısrar etmelerinden ve da­lâlet üzerine devam etmelerinden dolayı nefsini helak etme, üzülme, gam­lanma. Allah onların durumlarını ve onların kabiliyetlerini gayet iyi bilir. Onların işledikleri münker ve çirkin fiilleri gayet iyi bilir. Ona hiçbir şey gizli kalmaz. Dolayısıyla onlara hakettikleri cezayı verecektir. Bu yeterli bir tehdittir, eğer bu ayetin boyutlarını ve manalarını idrak ederlerse, bu­nun son derece caydırıcı bir hüküm olduğunu idrak etmiş olurlar.

Bu ayetin benzerleri çoktur. Bunlardan biri Cenab-ı Hakk’ın şu kavli­dir: “(Ya Muhammed!) Demek onlar sana indirdiğimiz bu Kur’an’a inanmayıp davetinden yüzçevirmelerine üzülerek, arkalarından kendini âdeta mahvedeceksin.” (Kehf, 18/6). Bir diğer ayet ise şudur: “(Ey Muhammed!) iman etmiyorlar, diye nerdeyse kendini mahvedeceksin.” (Şuara, 26/3).

Advertisements