88

٨٨

وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّهُ حَلَالًا طَيِّبًا وَاتَّقُوا اللّهَ الَّذى اَنْتُمْ بِه مُؤْمِنُونَ

(88) ve külu mimma razekakümüllahü halalen teyyibev vettekullahel lezi entüm bihi mü’minun

Allah’ın size rızık olarak verdiği helal hoş olanından yeyin Allah’tan sakının kendisine iman ettiğiniz

(88) Eat of the things which Allah hath provided for you, lawful and good but fear Allah, in whom ye believe.

1. ve kulû : ve yiyin
2. mimmâ (min mâ) : şeylerden
3. razaka-kum(u) allâhu : Allâh (c.c.) size rızık verdi
4. halâlen tayyiben : temiz, helâl
5. ve itteku allâhe : ve Allâh’a (c.c.) karşı takvâ sahibi olun
6. ellezî : o ki
7. entum : sizler
8. bi-hi mu’minûne : O’na (kendisine) iman edenler

وَكُلُوا yiyin deمِمَّا رَزَقَكُمْ size rızık olarak verdiği şeyleriاللَّهُ Allah’ınحَلَالًا helalطَيِّبًا ve temiz olanوَاتَّقُوا sakınınاللَّهَ Allah’tanالَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ kendisine iman ettiğiniz


SEBEB-İ NÜZUL

Bu âyet-i kerimelerin nüzul sebebinde dört rivayet vardır. Bunlardan birin­de, içlerinde Hz. Ali ve Osman ibn Maz’ûn’un da bulunduğu bir grup sahabi hakkında; ikincisinde de Abdullah ibn Revâha hakkında, üçüncüsünde de ken­disine et yemeyi haram kılan bir sahabi hakkında; dördüncüsünde de bir mağa­rada inzivaya çekilmek isteyen bir sahabi hakkında nazil olduğu anlatılmakta­dır:

l. Suddî’den rivayette o şöyle anlatıyor: Bir gün Allah’ın Rasûlü (sa) otu­rup (bir rivayette Osman ibn Maz’ûn’un evinde ashabı­na öğüt verdi, onlara âhiret hallerini hatırlattı. Efendimizin yanından çıkınca bazıları ki Hz. Ali ve Osman ibn Maz’ûn’un da içlerinde olduğu 12 kişiydiler. yaptıkları amelleri, az görerek daha da artırmak istediler ve dediler ki: “Hristiyanlar şöyle şöyle yapmışlar, kendilerine şunları şunları haram kılmışlar; o halde biz de bunları kendimize haram kılalım.” Bazısı eti, et yağını ve gündüz yemek yemeyi kendine haram kıldı. Yani her gün oruçlu olacaktı. Bazısı gece uyumayı, diğer bazıları da ki Osman ibn Maz’ûn bunlardan idi. kadınlara yak­laşmayı kendine haram kıldı. Osman ibn Maz’ûn bu sözü verdikten sonra hanı­mına yaklaşmadığı gibi hanımının da kendisine yaklaşmasına müsaade etmedi. Bir gün hanımı Havla’ Hz. Aişe’ye geldi. Hz. Aişe’nin yanında Hz. Peygamber (sa)’in diğer hanımları da vardı. Hz. Aişe ve Efendimiz (sa)’in diğer hanımları: “Ey havla, ne bu halin? taranmamış, koku sürünmemiş, perişan (pejmürde) bir haldesin?” diye sordular. O: “Ne olsun ki Osman şu kadar zamandır bana yak­laşmadı, elbisemi bile yoklamadı. Niye taranıp koku sürüneyim.” dedi. Kadınlar başladılar gülmeye. O sırada Hz. Peygamber (sa) yanlarına girdi ve onları gü­lerken görünce: “Sizi güldüren nedir?” diye sordu. Hz. Aişe cevap verdi: “Havlâ’ya gülüyoruz. Nedir bu pejmürde halin? diye sorduk; Kocam şu kadar za­mandır elbisemi bile yoklamadı, dedi” burada “kadının elbisesini yoklamak ve­ya kadının elbisesini kaldırmak ifadesi, onunla temasta bulunmaktan kinayedir. Allah’ın Rasûlü (sa) birisini Osman’a gönderip çağırttı ve gelince de: “Ey Os­man sana ne oluyor, durumun nedir?” dîye sordu. Osman: “Ey Allah’ın elçisi, ben, ibadet için zaman bulayım diye onu Allah için terkettim.” deyip olanları, hattâ kendini iğdiş etmeyi düşündüğünü anlattı. Hz. Peygamber: “Allah’a yemin olsun ki hemen şimdi evine dönecek ve hanımınla yatacaksın.” buyurdu. Os­man: “Ey Allah’ın elçisi, ama ben oruçluyum.” dedi. Efendimiz (sa): “O halde orucunu aç.” buyurdular. Osman, Efendimizin emrini yerine getirdi. Ertesi günü Havla’ taranmış, koku sürünmüş olarak Hz. Aişe’ye geldi. Hz. Aişe yine güle­rek:” Nasılsın ey Havla?” dedi. Havla da kocasının o gece kendisiyle yattığını söyledi. İşte bu hadise üzerine Allah’ın Rasûlü minbere çıkarak: “Bir kısım in­sanlara ne oluyor da kadınları, yemeyi ve uykuyu kendilerine haram kılıyorlar? Dikkat ediniz! Ben, gece uyuyorum da kalkıp namaz da kılıyorum, oruç tutuyo­rum da bazı günleri oruçsuz geçiriyorum ve kadınlarla da temasta bulunuyorum. Her kim benim sünnetimden yüz çevirir ayrılırsa benden değildir.” buyurdu ve “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kılmış olduğu hoş ve temiz şeyleri kendi­nize haram kılmayın ve haddi aşmayın.” âyet-i kerimesi nazil oldu. Müslim’de Osman ibn Maz’ûn’un kendini iğdiş etmek istediği ve fakat Hz. Peygamber (sa)’in buna izin vermediği rivayetleri olmakla birlikte bu âyet-i kerimenin bu sebeple nazil olduğu kaydı bulunmamaktadır.

Bu hadise Buhârî ve Müslim’de, bu âyet-i kerimenin nazil olduğu kaydı olmamakla birlikte Enes ibn Mâlik’ten rivayetle şöyle zikrediliyor: Hz. Pey­gamber (sa)’in zevcelerinin evine üç kişi geldiler ve onlara, Efendimiz (sa)’in ibadetini sordular. Kendilerine haber verilince de onu kendileri için azımsadılar ve: “Peygamber (sa)’in yanında biz neyiz ki? Onun, geçmiş ve gelecek günahla­rı yarlığanmıştır.” dediler. Bunlardan birisi: “Ben, yaşadığım müddetçe bütün gece namaz kılacağım.” dedi. Diğeri: “Ömrüm boyunca oruç tutacağım, asla iftar etmiyeceğim.” dedi. Üçüncüleri de: “Kadınlardan uzak kalacağım ve hiçbir zaman evlenmiyeceğim (ya da kadınlarla temasta bulunmıyacağım.” dedi. Sonra Hz. Peygamber (sa) bunların yanına geldi ve onlara: “Şöyle şöyle diyenler sizler misiniz? Dikkat ediniz! Allah’a yemin ederim ki Allah’tan en çok sakınanınız ve en müttakî olanınız benim. Böyle iken bazan oruç tutuyor, bazan da tutmuyo­rum; geceleri namaz kılıyorum ve uyuyorum ve kadınlarla evleniyorum (yani hanımlarımla temasta bulunuyorum). Eğer bir kimse benim sünnetimden yüz çevirirse o kimse benden değildir.” Buyurdu.

Mucâhid’den gelen rivayette Osman ibn Maz’ûn’la birlikte Abdullah ibn Amr’ın da adı geçmektedir ki başka rivayetlerde Abdullah ibn Amr’ın, yaptığı ibadetleri az görerek kendine zorlaştırdığı, Hz. Peygamber (sa)’in durumu kendisine hafifletmesi tavsiyesine rağmen daha ağır ve çok iba­det etmek istediği ve fakat daha sonra “Keşke Rasûlullah’ın ruhsatını kabul et­seydim.” diyerek bundan pişman olduğu da kaydedilmektedir.

Vahidî, Hz. Peygamber (sa)’in, ashabına âhiret hallerini anlatmasından sonra yaptıkları amelleri az görerek daha da artırmaya karar veren ashabın sayı­sını on olarak verir ve bunlar içinde “Hz. Ebu Bekr, Hz. Ali, Abdullah ibn Mes’ûd, Abdullah ibn Ömer, Ebu Zerr el-Gıfârî, Ebu Huzeyfe’nin kölesi Salim, el-Mikdad ibnu’l-Esved, Selman el-Fârisî ve Ma’kıl ibn Mukarrin”in de isimle­rini sayar. (İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette ise İbn Ömer ve Ma’kıl yerine Hz. Ömer, Osman ibn Maz’ûn ve Ammâr ibn Yâsir’in isimleri geçer.

Vahidî rivayeti şöyle devam ediyor: Onların bu kararlarından haberdar olan Hz. Peygamber (sa) kendilerini çağırır ve onlara sorar: “Şöyle şöyle yapmaya karar verdiğiniz bana haber verilmedi mi?” “Evet ey Allah’ın elçisi öyle kararlaştırdık ve fakat biz bununla sadece hayır murad ettik.” derler. Allah’ın Rasûlü (sa) şöyle buyurur: “Ben bununla emrolunmadım; nefislerinizin sizin üzerinde hakkı vardır. O halde oruç tutunuz ve iftar ediniz (bazı günler oruç tutmayınız), geceleri kalkıp ibadet ediniz ve uyuyunuz. Ben, gecenin bir kısmını ibadetle ihya ederken bir kısmında da uyuyorum, bazı günler oruç tutuyorum, bazı günlerde de tutmuyorum, et de yiyorum yağ da. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”

Sonra Rasûl-i Ekrem (sa) mescid-i nebeviye çıkıp insanlara hitaben şöyle buyurdular: “Bir kısım insanlar neden kadınları, yemeği, hoş kokuyu, uykuyu ve dünya lezzetlerini kendilerine haram kılıyorlar? Ben, hiçbir şekilde size ra­hipler ve papazlar olmanızı emretmiyorum. Benim dinimde et ve kadınların terkedilmesi yoktur, manastırlara kapanmak yoktur. Ümmetimin seyahati oruç­tur. Ruhbanlığı da Allah yolunda cihad etmektir. Siz, Allah’a kulluk edin, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, haccedin, umre yapın, namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Ramazan orucunu tutun. Sizden öncekiler dinlerini kendilerine zorlaş­tırdıkları için helak oldular. Onlar dinlerini kendilerine zorlaştırdılar, Allah da oniara zorlaştırdı. İşte bakın onların son kalıntıları manastırlardadırlar.” ve bu­nun üzerine Allah Tealâ da bu âyet-i kerimeleri indirdi. Bu âyetin inmesi üzeri­ne: “Ey Allah’ın elçisi, böyle böyle yapacağımıza dair yemin etmiştik. Şimdi bu yeminlerimiz ne olacak?” dediler de Allah Tealâ: “Allah, sizi bilmeyerek yaptıgınız yeminlerinizden  dolayı muâhaze temez…” (Ma’idah, 5/89) âyet-i kerimesini indirdi.

2. Ebu Ümâme el-Bâhilî’den rivayette o şöyle anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (sa) ile birlikte seriyyelerden birisine çıkmıştık. Bir adam (içimizden biri) bir mağaraya uğramış. İçinde bir miktar su varmış. İçinden geçirmiş ki burada dün­yadan ve insanlardan ayrı yaşasa, içindeki suyla ve mağaranın çevresinde bula­cağı bakliyat türünden yiyeceklerle kifaf-ı nefs etse.” Ama daha sonra düşünüp bunu Allah’ın Rasûlü (sa)’ne sormaya, eğer o buna izin verirse o zaman yapma­ya karar vermiş.

Bu kişi gelip Rasûlullah (sa)’a: “Ey Allah’ın elçisi, ben bir mağaraya uğra­dım. Orada benim kifaf-ı nefs edebileceğim kadar su ve bakliyat türü yiyecek vardı. Kendi kendime düşündüm ki orada İkamet edeyim ve dünyadan kendimi soyutlayayım, ne dersin?” dedi. Hz. Peygamber (sa): “Ben, yahudilikle veya hristiyanlıkla gönderilmedim. Ben, müsamahalı hanif dini ile gönderildim. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki Allah yolunda bir sabah veya öğleden sonra yürüyüşü dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır. Sizden birinin savaşta birinci safta durması altmış sene namaz kılmasından daha hayırlıdır.” buyurdular. Musned’de nüzul kaydı ol­madan anlatılan bu hadise Kurtubî tarafından bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi olarak zikredilmiştir.

3. Taberî ve Suyûtî’nin tefsirlerinde İbn Zeyd ve Zeyd ibn Eslem’den nak­ledildiğine göre bir gün Abdullah ibn Revâha Hz. Peygamber (sa)’in yanında iken akrabalarından birisi onun evine misafir gelmiş. Bir süre sonra eve gelen Abdullah ibn Revâha hanımına, misafirine yemek ikram edip etmediğini sor­muş. Hanımı: “Yemek az idi. Senin gelmeni bekledim.” demiş. Misafirine ik­ramda bulunulmamasına kızan Abdullah hanımına: “Misafirimizi benim yü­zümden aç olarak hapsettin. Eğer tadarsam senin yemeğin bana haram olsun.” deyince hanımı da: “Sen yemedikçe eğer ben de yersem o yemek bana da haram olsun.” demiş. Abdullah ve hanımı arasındaki konuşmalara muttali olan misafi­ri: “Siz yemedikçe o yemek bana da haram olsun.” demiş. Misafirin bu tavrı üzerine Abdullah hanımına: “Getir yemeği. Besmele çekin ve yeyin” deyip ye­meği yemiş. Sabah olunca da Hz. Peygamber (sa)’e gelip akşam evde olanları haber vermiş. Efendimiz (sa): “Güzel yapmışsın.” buyurmuş ve “Allah sizi yeminlerinizdeki  boş sözden  dolayı muâhaze etmez…”e kadar olmak üzere “Ey iman edenler, Allah’ın size helâl kılmış olduğu hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın…” âyetleri nazil olmuş.

4. İkrime’nin İbn Abbâs’tan rivayetine göre ise Allah’ın Rasûlü (sa)’ne bir adam gelmiş ve: “Ben et yediğim zaman kadınlara arzum şiddetleniyor, şehve­tim bana galip geliyor ve kendimi tutamıyorum. Bu sebeple kendime eti haram kıldım.” demiş de bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş


AÇIKLAMA

İbni Cerîr et-Taberî, İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, İbni Abbas’tan şöyle dediğini rivayet ederler: Bu ayet-i kerime birisi Osman b. Maz’un olan Ashab-ı kiramdan birkaç kişi hakkında nazil olmuştur. Bunlar, “Erkeklik or­ganlarımızı keselim, dünyalık zevklerimizi ve arzularımızı terk edelim, ra­hiplerin yaptığı gibi biz de yeryüzüne seyahat maksadıyla dağılalım” demiş­lerdi. Bu sözleri Peygamber (s.a.)’e ulaşınca onları yanına çağırdı ve söyledik­lerini onlara hatırlatınca onlar “evet söyledik” dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Fakat ben oruç da tutarım, açarım da. (Ge­celeyin) hem namaz kılarım, hem uyurum. Hanımlarımla beraber olurum. Be­nim sünnetimi takip eden bendendir, benim sünnetimi takip etmeyen de ben­den değildir.”

es-Süddî’nin rivayetinde ise bunların on kişi oldukları, Osman b. Maz’un ile Ali b. Ebî Talib’in bunlar arasında bulunduğu belirtilmektedir.

İbni Cerîr, İbnül-Münzir ve Ebu’ş-Şeyh b. Hayyân b. Ensârî, İkrime’den şunu rivayet ederler: Osman b. Maz’ûn, Ali b. Ebî Tâlib, İbni Mes’ud, el-Mik-dâd b. el-Esved, Ebu Huzeyfe’nin mevlâsı Salim ve Kudâme dünyadan el etek çekerek evlerinde oturdular, kadınlardan uzak durdular ve kalın yün elbiseler giymeye başladılar. Güzel yiyecekleri, elbiseleri kendilerine yasakladılar. Yiyip giydikleri tek şey, İsrailoğulları’ndan (zâhidâne) seyahate çıkanların yedikleri ve giydikleri idi. Hatta hayalarını burmayı bile düşündüler, geceleyin namaz kılıp gündüzün oruç tutmayı kararlaştırdılar. Bunun üzerine: “Ey iman eden­ler! Allah’ın size helâl ettiği o temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın…” ayet-i kerimesi nazil oldu.

Bu ayet-i kerime nazil olunca Resulullah (s.a.) onlara haber gönderip şöyle buyurdu: “Şüphesiz nefislerinizin bir hakkı vardır, gözlerinizin bir hakkı var­dır, aile halkınızın bir hakkı vardır. O bakımdan namaz kılınız ama uyuyunuz da. Hem oruç tutunuz hem yemek yiyiniz. Bizim sünnetimizi terk eden bizden değildir.” Hep birlikte şöyle dediler: Allahım, biz bunun doğruluğuna inandık, rasulüne indirdiklerine de tabi olduk.

İbni Mes’ud’dan rivayet edildiğine göre adamın birisi şöyle der: “Ben ya­takta yatmayı kendime haram kıldım.” Bunun üzerine İbni Mes’ud ona bu ayet-i kerimeyi okuyarak şöyle demiştir: “Yatağın üzerinde uyu ve ettiğin yemi­nin kefaretini yerine getir.”

Sonuç olarak bu ayet-i kerimenin, devamlı oruç tutanlara, geceyi namaz kılmakla geçirmeyi kadınlara, güzel ve temiz şeylere yaklaşmamayı, et yememeyi, yataklarda uyumamayı kararlaştıran bir grup sahabi hakkında nazil ol­duğunu rivayetler ittifakla belirtmektedir.

Ey iman edenler! Kendinize hoş ve temiz şeyleri haram kılıp bunlardan imtina etmeyiniz. Hoş ve temiz şeyler taşıdıkları faydalar dolayısıyla kişilerin nefislerinin lezzet duydugu şeylerdir. Yüce Allah’a yaklaşmak niyetiyle fayda­lanmayı terk etmek suretiyle bunları kendinize haram kılmayınız. Allah’ın si­zin için çizmiş olduğu helâl sınırlarını aşarak da haram kılmış olduğu sınırlara girmeyin. Veya hoş ve temiz şeyleri kullanmakta aşırıya kaçmayın ve bunları haram kılmak suretiyle haddi de aşmayın. Buna göre haddi aşmak iki hususu kapsamaktadır: Birinci şekil, söz konusu şeyde israfa kaçmak suretiyle haddi aşmaktır. Bunu Yüce Allah şu buyruğunda belirtmektedir: “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz, çünkü O israf edenleri sevmez.” (A’râf, 7/31)

Diğer şekil ise, hoş ve temiz şeylerden başka temiz olmayan, murdar olan şeyleri kullanarak haddi aşmak.

Sözü geçen hususların yasaklanma sebebi ise şudur: Yüce Allah haddi aşanlara buğzeder, şeriatın sınırlarını çiğneyen ve helâl kıldığı şeyi haram kılanları da cezalandırır. Helâli haram kılmak, ister yemin suretiyle ister adak, isterse de başka yolla  dahi olsa, onaylanmamaktadır.

Bu durum, İslâm’ın orta yolu beni işeyen itidali tavsiye etme ilkesi ile tam bir uyum içindedir. İsraf da yoktur, kısmak da yoktur. Meşru hayatın mad­dî zevklerinden ve lezzetlerinden çekinmek de söz konusu değildir. Bunun gibi, istekleri baskı altına almak, nefse işkence etmek, bedeni zayıf düşürüp mah­rum bırakmak gibi sonuçlara götüren rahiplik ve zahitlik de yoktur. Aynı şekil­de alışılmış ve ortalama miktarın üstünde arzulanan ve zevk alınan şeylerden aç gözlülükle faydalanmak da söz konusu değildir.

Yüce Allah insana, hayattaki hoş şeylerden yararlanmamayı yasakladık­tan sonra Allah’ın helâl kılıp temiz olan şeylerden yemeyi mubah kılmak anla­mında olumlu bir emir vermektedir. Bu emirle Yüce Allah helâl kıldığı rızıklardan yenmesini istemektedir. Ancak ister leş, akmış kan ve domuz eti gibi biza­tihi haram olan yollardan olsun; isterse de faiz, kumar, hırsızlık, rüşvet ve bu­na benzer muamelelerle mallarını batıl yollardan sağlamak suretiyle olsun ha­ram yollardan uzak durmayı şart koşmuştur.

İşte bu, “rızk”ın kapsamına helâl ve haram şeylerin girdiğini göstermekte­dir. Haramın varlığı imtihan içindir. Bundan amaç, nefsi Allah’ın helâl kıldığı şeyleri yapmaya, haram kıldığı şeylerden de alıkoymaya mecbur etmek için bu konuda gösterilecek mücadelenin boyutlarının ortaya çıkarılmasıdır.

Daha sonra Yüce Allah yalnızca ibadet hakkında değil, aynı şekilde alışıl­mış günlük geçim hayatında da geçerli olacak bir kıstas koymaktadır ki, bu da Allah’a karşı takvalı olup Allah’ın sınırlarına sıkı sıkıya yapışma emridir. Yani bir çeşit “yemek, içmek, giyinmek, kadın ve benzeri hususlarda hayatınızı ilgi­lendiren bütün konularda kendisine iman etmiş olduğunuz Allah’tan korku­nuz, helâl ve haram kılmak hususunda meşruiyyet sınırlarını aşmayınız” şek­linde emretmektedir.

Burada, takva emri Allah’ın buyruklarına gereken riayeti göstermek ve bunu sürekli kılmaya teşvik için zikredilmiştir. Hoş ve temiz şeylerin haram kılınmasını yasaklayıp helâl ve temiz rızıktan yemek emrinin akabinde zikre­dilmesi de temiz nzıklardan yararlanmakla takva arasında bir aykırılık ve bir farklılık olmadığını göstermek içindir. Bu ayet-i kerimenin bir benzeri de Yüce Allah’ın şu buyruklarıdır: “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz hoş ve temiz şeylerden yiyiniz ve Allah’a şükrediniz, eğer O’na ibadet edenler iseniz.” (Bakara, 2/172); “De ki Allah’ın kulları için çıkartmış olduğu ziyneti ve hoş ve temiz rızıkları haram kılan kimdir?” (A’râf, 7/32). Müslim’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiği Hz. Peygamberin şu buyruğu da bu ayet-i kerimenin muhtevasını ifade eder: “Şüphesiz Allah müminlere, peygamberlere verdiği emrin aynısını emretmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey peygamberler! Hoş ve temiz şeylerden yiyiniz ve salih amel işleyiniz.” (Mü’minun, 23/51). Yine Yüce Allah şöyle buyurmuktadır: “Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz hoş ve te­miz şeylerden yiyiniz.” (Bakara, 2/172)

Hadiste sözü geçen “tayyıbâftan kasıt ise, Nevevî’nin de belirttiği gibi he­lâl şeylerdir.

Advertisements