24

٢٤

حَتّى اِذَا رَاَوْا مَايُوعَدُونَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ اَضْعَفُ نَاصِرًا وَاَقَلُّ عَدَدًا

(24) hatta iza reev ma yu’adune feseya’lemune men ed’afu nasiren ve ekallu ‘adeden
Nihayet gördükleri zaman o tehdit olundukları azabı ilerde bilecekler yardımcısı en zayıf kimmiş, ve sayıca en az olanı da

(24) At length, when they see (with their own eyes) that which they are promised, then will they know who it is that is weakest in (his) helper and least important in point of numbers.

1. hattâ : sonunda, nihayet
2. izâ raev : gördükleri zaman
3. : şey
4. yûadûne : vaadolundukları
5. fe : artık
6. se-ya’lemûne : yakında bilecekler
7. men : kim, kimin
8. ad’afu : daha zayıf
9. nâsiran : yardımcı olarak, yardımcısı olarak
10. ve ekallu : ve daha az
11. adeden : adet olarak, sayı bakımından

حَتَّىnihayetإِذَا zamanرَأَوْا gördükleriمَا يُوعَدُونَ tehdit olundukları şeyiفَسَيَعْلَمُونَ bileceklerdirمَنْ kiminأَضْعَفُ daha zayıfنَاصِرًا yardımcılarınınوَأَقَلُّve daha az olduğunuعَدَدًا sayıca


AÇIKLAMA

Yüce Allah bu surede vahyolunanların üçüncü türünü de haber vere­rek şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki mescidler de Allah ‘a mahsustur. Onun için Allah ile bir­likte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin.” Yani Yüce Allah bana mescidlerin Allah’a mahsus olduğunu vahyetmiştir. Buna göre mescidlerde Allah’tan başkasına ibadet etmeyin ve orada Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın.

Katade dedi ki: Yahudilerle, Hristiyanlar havralarına ve kiliselerine girdiklerinde Allah’a ortak koşuyorlardı. Allah peygamberine sadece Allah’ı birleyip tevhid etmelerini emir buyurdu. “Allah’a mahsustur.” şeklin­deki izafe, şereflendirme ve üstün tutma izafesidir. Mescidler Allah’tan başkasına nispet edilecek olursa, tanıtmak kasdıyla başkasına nispet edi­lebilir ve o vakit, filânın mescidi denilir.

Bu buyruk şanı Yüce Allah’ın kullarına kendisine ibadet edilen yerler­de, kendisini tevhid etmelerinin ve O’nunla birlikte başkasına dua ve ibadet etmeyip, O’na ortak koşmamayı kullarına emretmiş olduğunun delilidir.

Hasan-ı Basri dedi ki: Yüce Allah mescidlerle her yeri kastetmiştir. Nitekim Rasulullah (s.a) da Buhari, Müslim ve Nesai’nin Cabir’den naklet­tiklerine göre şöyle buyurmuştur: “Yeryüzü benim için mescid ve temizlen­me aracı kılınmıştır.” Buna göre Yüce Allah şöyle buyurmuş gibidir: Yeryü­zünün tamamı Yüce Allah tarafından yaratılmıştır. Dolayısıyla orada onu yaratandan başkasına secde etmeyiniz. Yine şöyle demiştir: Kişinin mesci­de girecek olursa “lâ ilahe illallah” demesi sünnettir. Çünkü Yüce Allah’ın: “Onun için Allah ile birlikte hiçbir kimseye dua (ve ibadet) etmeyin” buyruğunun muhtevası içerisinde Yüce Allah’ın anılması ve yalnızca Ona dua edilmesi emri de vardır.

Daha sonra Yüce Allah kendisine vahyedilenler arasında dördüncü hususu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Şu da bir gerçek ki; Allah’ın kulu O’na ibadet etmek için kalktığı za­man neredeyse etrafında bir keçe (gibi) olacaklardı.” Yani Peygamber Muhammed (s.a) Yüce Allah’a dua ve ibadet etmek için kalktığında cinler onun etrafında, onun Kur’an okuyuşunu dinlemek ve gördükleri ibadetine hay­retlerinden ötürü etrafındaki izdihamları dolayısı ile üstüste yığılmış toplu­luklar gibi oldular. Çünkü onlar benzerini görmedikleri bir durum görmüş, benzerini duymadıkları bir söz işitmişlerdi. Buradaki “olacaklardı” lafzında ki zamir cinlere aittir. Zamirin müşriklere ait olduğu da söylenmiştir.

Bazıları dedi ki: Rasulullah (s.a) kalkıp lâ ilahe illallah deyip, in­sanları Rablerine davet edince, Arapların kâfirleri olan insanlar ile cinler, Yüce Allah’ın nurunu söndürmek ve bu işi bitirmek için yığın yığın cema­atler halinde etrafında kalabalık oluşturdular. Fakat Yüce Allah onu zafe­re eriştirmek, nurunu tamamlayıp, ona karşı gelenlere üstün kılmak istedi ve başkasını kabul etmedi. Buna göre “neredeyse olacaklardı” lafzında ki zamir insanlara ve cinlere ait olur. İbni Cerir ile Katade bu görüştedir. İbni Kesir’in belirttiği gibi daha kuvvetli olan da budur. Çünkü bundan sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Ben ancak Rabbime ibadet ederim. Hiç kimseyi de Ona ortak koşmam.” Ey Muhammed, senin dininin sonunu getirmek üzere senin etra­fında sana karşı toplanıp bir araya gelen bu kimselere de ki: Ben yalnızca Rabbime ibadet ederim. Ona ortak koşmaksızın bir ve tek olarak ibadet ederim, O’nun beni korumasını diler, O’na tevekkül ederim. İbadette O’nunla birlikte kimseyi O’na ortak koşmam.

Daha sonra onların hidayet bulma işlerini Yüce Allah’a havale ederek şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Şüphesiz ben size bir zarar verme imkânına da, bir hayır verme imkânına da sahip değilim.” Yani ben dünya ya da din hususunda size ge­lecek bir zararı da önleyemem, size herhangi bir fayda da sağlayamam. Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor. Sizin hidayet bulma­nızda ya da sapıtmanızda benim elimde olan bir şey yoktur. Aksine bütün bu hususlarda herşey Allah’ın elindedir.

Bu buyrukla Yüce Allah’a tevekkül etmenin ve insanların kendisine karşı birbirlerine yardımcı olmalarına aldırmadan tebliği sürdürmesinin gerektiğine, eğer ona iman etmeyecek olurlarsa da tehdit altında oldukları açıklanmaktadır.

Yüce Allah peygamberinin onları hidayete iletmekten aciz olduğu hu­susunu, kendisi ile ilgili hususlardan dahi aciz olduğunu ilân ederek şöyle buyurmaktadır:

“De ki: Gerçek şu ki beni (evet) beni Allah’tan asla kimse kurtaramaz ve ben O’ndan başka sığınacak kimse de bulamam. Ancak Allah’tan gelen­leri ve O’nun gönderdiklerini tebliğdir (benim elimden gelen)” Ey Muhammed, bunlara de ki: Eğer Allah’ın azabı bana gelecek olursa kimse onu ben­den uzaklaştıramaz. Allah’tan başka da benim bir sığınağım ve yardımcım yoktur. Allah’tan beni kurtarıp, himayesini sağlayacak tek husus O’nun bana yerine getirmeyi görev olarak verdiği risaleti tebliğ etmemdir. İşte bu sebeple ben Allah’tan gelenleri tebliğ ediyor, O’nun risaleti gereğince emir ve yasaklarına uyarak amel ediyorum. Bunu yerine getirecek olursam kur­tulurum, aksi takdirde helak olurum. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer böyle yap­mazsan onun risaletini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan ko­ruyacaktır…” (Maide, 5/67)

“Ancak Allah’tan gelenleri… tebliğdir.” buyruğundaki istisnanın Yüce Allah’ın: “Şüphesiz ben size bir zarar verme imkânına da, bir hayır verme imkânına da sahip değilim.” buyruğundan olması da mümkündür. Yani be­nim size yapacağım size tebliğden ibarettir.

Daha sonra Yüce Allah’tan gelen tebliğin gereğini yerine getirmeyen isyankârların cezasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allah’a ve rasulüne isyan ederse hiç şüphesiz onun için cehennem ateşi vardır. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.” Ben size Allah’ın risale­tini tebliğ ediyorum. Artık kim bundan sonra isyan ederse onun için pek ağır bir ceza vardır, bu da cehennem ateşidir. Orada ebedi olarak sürekli kalacaklardır, oradan asla kurtulamazlar, oradan asla çıkamazlar.

“Ebediyyen” buyruğu, burada kastedilen isyankârlığın şirk olduğuna delildir. Daha sonra Yüce Allah iman etmemek hususunda cinlerden daha kısır görüşlü olan müşrikleri bozguna uğramak ve zelil olmakla tehdit ede­rek şöyle buyurmaktadır:

“Nihayet onlar tehdit olundukları şeyi görecekleri zaman kimin yar­dımcılarının daha zayıf ve sayıca daha az olduğunu bileceklerdir.” Yani on­lar cinlerden ve insanlardan şu müşrik olanlar kıyamet gününde tehdit olunduklarını görecekleri zaman ne kadar küfürleri üzere devam edecek­lerdir? İşte o vakit kimin yardımını alacağı askerlerinin, yardımcılarının daha zayıf, sayılarının daha az olduğunu bileceklerdir. Kendileri mi yoksa Yüce Allah’ı tevhid edip, iman eden müminler mi? Yani asıl müşriklerin kesinlikle yardımcıları yoktur ve sayı bakımından onlar Allah’ın askerle­rinden çok daha azdır.