135

١٣٥

قُلْ يَاقَوْمِ اعْمَلُوا عَلى مَكَانَتِكُمْ اِنّى عَامِلٌ فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ تَكُونُ لَهُ عَاقِبَةُ الدَّارِ اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

(135) kul ya kavmi’ melu ala mekanetiküm inni amil fe sevfe ta’lemune men tekunü lehu akibetüd dar innehu la yüflihuz zalimun

de ki ey kavmim bütün imkanlarınızla yapın yapacağınızı ben de yapıcıyım ilerde bileceksiniz akıbet yerinin mekanının kimin olacağını şüphesiz o zalimlere ferah vermez

(135) Say: O my people do whatever ye can: I will do (my part): soon will ye know who it is whose end will be (best) in the Hereafter: certain it is that the wrongdoers will not prosper.

1. kul : de
2. yâ kavmi ı’melû : ey kavmim, … yapın
3. alâ mâ kâneti-kum : siz yapacağınız şeyi
4. innî : muhakkak ki ben
5. âmilun : yapanım, yapıyorum
6. fe sevfe : artık yakında (olacak)
7. ta’lemûne : bileceksiniz
8. men tekûnu : kim(in) olacak
9. lehu : onun
10. âkıbetu : âkibet, sonu
11. ed dâri : diyar, ülke, yurt
12. inne-hu : muhakkak ki o
13. lâ yuflihu : felâha ermezler, eremezler
14. ez zâlimûne : zâlimler

قُلْ de kiيَاقَوْمِ ey kavmimاعْمَلُوا yapacağınızı yapınعَلَى مَكَانَتِكُمْ gücünüz yettiğinceإِنِّي عَامِلٌ ben de yapıyorumفَسَوْفَ تَعْلَمُونَ yakında bileceksinizمَنْ kiminتَكُونُ olacağınıلَهُ عَاقِبَةُ sonununالدَّارِ bu yurdunإِنَّهُ muhakkak ki Oلَا يُفْلِحُ kurtuluşa erdirmezالظَّالِمُونَ zalimleri


AÇIKLAMA

Ey Muhammed! Senin Rabbin bütün mahlûkata muhtaç olmayan ganîdir. O bütün yönleriyle onların ibadetlerine muhtaç olmayandır. Fakat bütün halle­rinde mahlûkat kendisine muhtaçtır. Bununla birlikte O, onları kuşatan bir rahmet sahibidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.” (Hacc, 22/65). Ganî oluşunu da açıklamak sadedinde şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, Allah’a muhtaç olan­lar sizlersiniz. Allah ise ganî olandır, hamîd olandır.” (Fatır, 35/15).

“Rabbin ganî ve rahmet sahibidir” cümlesi hasr ifade etmektedir. Yani O’ndan başka ganî yoktur, O’ndan başkasından da rahmet gelmez. Çünkü O zatı itibariyle vâcibul-vücud olandır. O’ndan başka bütün varlıklar ise zatı iti­bariyle mümkün olan varlıklardır. Mümkün olan varlık ise muhtaç demektir. Böylelikle O’ndan başka ganî (muhtaç olmayan) olmadığı, bütün varlıkların da O’nun tarafından yaratıldığı ispatlanmaktadır. Aynı şekilde rahmetin O’nun hak olan zatından geldiğini de ispatlamaktadır. O’nun dışındaki her bir şey ge­rek varlığında, gerek varlığını devam ettirmekte O’na muhtaçtır. Varlık ve ha­yatını sürdürebilmek için gerekli sebeplere de ihtiyacı vardır.

Ey Mekke kâfirleri gibi inat eden kâfirler, dilerse O sizi Ad ve Semud kavmi gibi, peygamberlere karşı inatla direnenleri helak etiği gibi helak eder ve sizden daha faziletli, daha itaatkâr olan, sizden başka yeni nesiller getirir. O sizden sonra dilediği kavimleri sizin yerinize getirmeye kadir olandır. Nitekim O, bir başka kavmin zürriyetinden sizi yaratmıştır. Yani O hem helak etmeye, hem de var etmeye gücü yetendir. Nitekim Yüce Allah bunu gerçekleştirmiştir. İnatçı şirk önderlerini helak etmiş, onlardan sonra ise bir başka kavim olan Muhacirleri, Ensarı ve Allah’ın insanlara savaşlarında da barışlarında da rah­metinin tecellisi olan, onlara tabi olan başka kavimleri yerlerine getirmiştir. Öyle ki Gustave Le Bone onlar hakkında şöyle demektedir: “Tarih Müslüman Araplardan daha adaletli ve daha merhametli fatihler görmemiştir.”

Bu şekilde dünya hayatında helake dair onlara böyle bir tehdidi yönelttik­ten sonra, arkasından ahirette gerçekleşecek bir başka tehdidi şöylece söz ko­nusu etmektedir: “Muhakkak size vaad olunan yerine gelecektir…” Yani ey Muhammed, haber ver onlara, tehdit olunageldikleri uhrevî ceza mutlaka gerçek­leşecektir. Siz âciz bırakabilecek kimseler değilsiniz. Yani kaçmak ve karşı dur­makla onun irade buyurduğuna engel olamaz, onu âciz bırakamazsınız. O sizi tekrar yaratmaya kadir olandır. İsterseniz toprağa ufalanmış, parçalanmış, ke­miklere dönüşmüş olunuz. O kulları üzerine kahir olandır. İbni Ebi Hatim, Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.)’den Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmekte­dir: “Ey Adem oğulları, eğer sizler aklınızı kullanan kimseler iseniz, kendinizi ölmüşlerden sayınız. Nefsim elinde olana yemin olsun ki vaad oluna geldiğiniz şey mutlaka gelecektir ve siz âciz bırakabilecek kimseler değilsiniz.”

Daha sonra Yüce Allah bir başka şiddetli korkutma ve oldukça kesin bir tehditte bulunmakta ve şöyle buyurmaktadır: “De ki: Ey kavmim, elinizden ge­leni yapın…” Yani ey Muhammed! Şu sözlerinle onlara bildir: Eğer sizler hida­yet üzere olduğunuzu zanneden kimseler iseniz yolunuza ve bu halinize devam ediniz. Ben de kendi yolumu, yöntemimi sürdürüp gideceğim. Yüce Allah’ın şu buyruğu da buna benzemektedir: “İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni ya­pın. Bizler de yapanlarız. Haydi bekleyin, şüphesiz biz de bekleyenleriz.” (Hûd, 11/121-122).

Zemahşerî Yüce Allah’ın, “Elinizden geleni yapın….” buyruğu hakkında şunları söylemektedir: Bunun iki manaya gelme ihtimali vardır: Sizler yapabil­diğiniz kadarıyla, bütün imkânlarınızla yapacağınızı, gücünüzün son noktası­na, imkânlarınızın son aşamasına kadar yapın. Yahut da sizler bu istikameti­niz ve bu haliniz üzere amel ediniz. Ben de halim üzre amel etmekteyim. Yani sizler küfür ve bana düşmanlık etmek üzere sebat gösterin, şüphesiz ben de İs­lâm üzere sebat edeceğim, size karşı sabırla davamı sürdürmeye devam edece­ğim.

Yakında güzel akıbetin bizim mi sizin mi olacağını bileceksiniz. Bu yurdun güzel sonu ise, Yüce Allah’ın bu dünyada yaratmış olduğu güzel akıbet, güzel son demektir.

Bu ise -Zemahşerî’nin de dediği gibi- oldukça incelikli bir uyan üslûbudur. Bu ifadede son derece insaflıca sözler, güzel ve edebî kullanılmış olmakla bir­likte, oldukça ağır bir tehdit ve uyarıp korkutanın haklı olduğuna, uyarılanın ise batıl üzere olduğuna dair kesin bir delili de ihtiva etmektedir. Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu üslûba benzemektedir: “Haydi istediğinizi yapınız.” (Fussi-let, 41/40); “Muhakkak bizler yahut sizler elbette ya bir hidayet üzereyiz yahut da apaçık bir sapıklıktayız.” (Sebe, 34/24).

Bu, aynı zamanda ümmetlerin karşı karşıya kalacakları hallerin amelleri­ne bağlı olduğuna ve her bir amelin kaçınılmaz bir sonucunun bulunduğuna, hayırsa hayır, şer ise şer bir akıbetin görüleceğine açık bir delildir.

Gerçek şu ki zalimler iflah olmazlar. Yani zalimler Allah’ın nimetlerini in­kâr etmekle, ulûhiyyetinde O’na ortaklar edinmek suretiyle mutlu olamazlar, kendileri adına bir başarı gerçekleştiremezler. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğu­nu andırmaktadır: “Rableri onlara vahiyle bildirdi ki: Mutlaka bizler zalimleri helak edeceğiz ve elbette sizleri de onların ardından yeryüzüne yerleştireceğiz.” (İbrahim, 14/14).

Kendisi sebebiyle Allah’a hamdettiğimiz hususlardan birisi de Allah’ın peygamberine olan vaadini yerine getirmiş olması, yeryüzünde ona iktidar ve­rip Arap müşriklerine karşı ona yardımcı olması, zafer ihsan etmesi, Arap yarı­madasının, Yemen’in ve Bahreyn’in o hayatta iken itaatine girmiş olmasıdır. Daha sonra halifeleri döneminde çeşitli bölgeler, ülkeler fethedildi; İslâm yer­yüzünün doğusuna batısına yayıldı. Uzun asırlar boyunca İslâm devletleri güç­lü, kuvvetli, düşmanların saldırısına karşı kendisini koruyabilen devletler ola­rak hükmetmeye devam ettiler. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Allah şunu yazdı ki, mutlaka ben ve peygamberlerim elbette ga­lip geleceğim. Muhakkak Allah Kavî’dir (güçlüdür), Azîz’dir (kimse ona karşı koyamaz)” (Mücadele, 58/21); “Muhakkak bizler peygamberlerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin ayağa kalkacağı günde yar­dım edeceğiz. O günde zalimlere ileri sürecekleri mazeretlerinin faydası olmaya­caktır. Lanet onlaradır ve kötü yurt da onların olacaktır.” (Mü’min, 40/51-52).

Advertisements