62

٦٢

وَلَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا وَلَدَيْنَا كِتَابٌ يَنْطِقُ بِالْحَقِّ وَهُمْ لَايُظْلَمُونَ

(62) ve la nükellifü nefsen illa vüs’aha ve ledeyna kitabüy yentiku bil hakki ve hüm la yuzlemun
Teklif edemeyiz hiçbir nefse gücünden fazlasını ve katımızda hakkı söyleyen kitap (vardır) ve onlara hiçbir zulüm yapılmaz

(62) On no soul do We place a burden greater than it can bear: before Us is a record which clearly shows the truth: they will never be wronged.

1. ve lâ nukellifu : ve mükellef tutmayız
2. nefsen : nefs, kişi, kimse
3. illâ : den başka, dışında
4. vus’a-hâ : onun gücü, kapasitesi
5. ve ledeynâ : ve katımızda, yanımızda, nezdimizde
6. kitâbun : bir kitap
7. yantıku : söyleyen, konuşan
8. bi el hakkı : hakkı
9. ve hum : ve onlar
10. lâ yuzlemûne : zulmedilmez

AÇIKLAMA
Hayırlı İşlerde Yarışanların Vasıfları

1- “Gerçekten Rablerinin korkusundan titreyenler…” Yani onlar Rablerinin azabından korkularından dolayı O’na daima itaat ederler. “İşfak”tan (titreme­den) murad edilen mana taatte devam etmektir. Yahut anlatılmak istenen ma­na şudur: Rablerinin korkusundan dolayı titrerler. Böylece korku ile titreme­nin bir arada zikredilmesi te’kit içindir.

2- “Rablerinin ayetlerine iman ederler.” Yani Allah’ın kâinattaki ayetlerini ve indirilen Kur’an ayetlerini hiçbir şüphe olmayan tam bir tasdik ile tasdik ederler. Kâinat ayetleri göklerin, yerin ve insan nefsinin yoktan var edilmesi gibi inceleme ve düşünce vasıtasıyla Allah’ın varlığına delâlet eden, Allah’ın kudret ayetleridir.

Kur’an’da indirilmiş ayetler ise Hz. Meryem’den haber veren “Meryem Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdik etti.” (Tahrim, 66/12) yani olan her şeyin Allah’ın kaderi ve kazası ile olduğuna yakinen inandı, ayetiyle Allah’ın koyduğu hükümler gibi ayetlerdir. Eğer bu hüküm bir emir ise Allah’ın sevdiği ve razı olduğu hususlardandır, eğer bir nehiy ise bu Allah’ın sevmediği ve hoş­lanmadığı şeylerdendir. Eğer hayır ise bu gerçektir.

3- “Rablerine ortak koşmayanlar…” Yani O’nunla birlikte başkasına ibadet etmeyenler bilakis sadece O’nun birliğini tanıyanlar ve tek olan, başka hiçbir varlığa muhtaç olmayan, eş ve evlât edinmeyen Allah’tan başka ilâh olmadığı­nı ve O’nun benzeri dengi olmadığını bilirler.

Dikkat edilmelidir ki ikinci vasıf “Rablerinin ayetlerine iman edenler” vas­fı ile tevhide iman etme ve Allah’ın ortağı bulunduğunu reddetme yani “tevhid-i rububiyet” üçüncü vasıf ile “tevhid-i ulûhiyet” ilâhlık ve kullukta birliğin ispatı ve gizli şirkin reddedilmesi yani sadece Allah’a kulluk edilmesi ve ibade­tin sadece Allah için ve O’nun rızasını kazanmak için yapılmasına işaret vardır.

Ayetler sadece ikinci vasfı zikretmekle yetinmemişlerdir. Çünkü müşrik­lerden pek çoğu tevhid-i rububiyeti itiraf ediyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. “Yemin olsun ki onlara gökleri ve yeri kim yarattı diye sorsan mutlaka Allah derler.” (Lokman, 31/25). Ama tevhid-i ulûhiyeti ve sade­ce Allah’a ibadette bulunmayı itiraf etmezler. Putlara, heykellere ve diğer tapı­nılan şeylere taparlar.

4- “Verdiklerini Rablerinin huzuruna dönecekler diye kalpleri ürpererek ve­renler…” Yani ihsanda bulunanlar, ihsan ve iyilik şartlarını yerine getirmede ihmalkârlık yaparız da bu sebeple amelimiz kabul edilmeyecek korkusuyla kalpleri ürpererek titreyerek verenler… Ki bu korkuları ihtiyat ve tedbir babındandır.

İmam Ahmed, Tirmizî ve İbni Hatim’in Hz. Aişe’den rivayetlerine göre Hz. Aişe (r.a.):

– Ya Rasulallah! “Verdiklerini… kalpleri ürpererek verenler” hırsızlık yapan, zina eden ve içki içen, Allah’tan korkan kimse midir? dedi. Efendimiz (s.a.):

– Hayır, ya Ebu Bekir’in kızı, ya Sıddık’ın kızı! Fakat bu kimse namaz kı­lan, oruç tutan ve sadaka veren ve Allah’tan korkan kimsedir, buyurdu.

Cenab-ı Hakkın: “Rablerinin huzuruna dönecekler” ayeti “Onların Rableri­nin huzuruna dönmeleri sebebiyle” manasındadır.

Ayette geçen “vermek” anlamındaki kelimenin ifadesi zekât ve sadaka gibi maddî ihsana mahsus olmayıp isterse zekât ve kefaret v.b. gibi Allah Tealâ’nın hakları olsun, isterse emanetler, borçlar ve insanlar arasında adaleti gözetme gibi insanlara ait haklar olsun verilmesi gerekli her çeşit hakkı içine almakta­dır. Çünkü ibadet veya bir başka vazifede ihmalkâr olmaktan yahut herhangi bir eksiklik sebebiyle vazifede yanlışlık yapmaktan korkarak ve bunları titre­yerek yerine getiren kimse hakkını tam manasıyla ifa etme hususunda gayretli olur.

Bu vasıfların sıralanması son derece güzel bir şekilde yapılmıştır. Zira bi­rinci vasıf lâyık olmayan hususlardan kaçınmayı gerekli kılan şiddetli korku­nun meydana gelmesine delâlet etmektedir. İkinci vasıf imanın aslına ve iman konusunda derinleşmeye delâlet eder. Üçüncü vasıf ise ibadetlerde gösterişi terk etmeye delâlet eder. Dördüncü vasıf ise ibadet ve taatleri kusurlu yapmaktan korkarak yerine getirmeye delâlet etmektedir. Bu da sıddıkların ma­kamının son noktasıdır.

“İşte bu kimseler hayırlı işlerde yarış ederler ve bu yolda önde giderler.” Ya­ni ibadetlerde geri kalmamak için bu yolda koşarlar, dünyada yardım ve ikram çeşitlerinde acele davranırlar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Al­lah onlara hem dünya nimetini hem de ahire sevabını verdi. ” (Al-i İmran, 3/148); “Biz ona dünyada mükâfatını verdik. Şüphesiz o ahirette de salihlerdendir.” (Ankebut, 29/27).

Onlar ibadet ve taatlerde insanların önüne geçmişlerdir. Kendilerine mal ve evlât verdiğimiz ve yanlışlıkla bunun kendilerine bir ikram olduğunu zanneden kâfîrler değil asıl bu kimseler amellerinin meyvesine ahiretten önce dünyada kavuşmuşlardır.

Özetle: Gerçek mutluluk dünya mutluluğu değildir. Gerçek mutluluk güzel amelle, korku ve ümitle birlikte sadaka vermekle kazanılan ahiret saadetidir.

İhlâslı müminlerin amellerinin durumunu beyan ettikten sonra Allah Tealâ kulların amellerinin hükümlerinden iki hükmü zikretti:

a) “Biz hiçbir kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz.” Yani bizim şe­riatımızın metodu hiçbir nefse gücünün miktarından fazlasını yüklememektir.

Bu ifade O’nun şeriatindeki adaleti ve kullarına olan rahmetini bildirmektedir. Bununla ayrıca salihleri tavsif ettiği güzel vasıflara teşvik ve nefislere olay geldiğini beyan etme manası kastedilmektedir.

b) “Bizim nezdimizde gerçekleri konuşan bir kitap vardır.” Yani bizim katı­mızda insanların dünyadaki amellerini gerçeğe aykırı olmayan bir doğruluk ve büyük bir dikkatle beyan eden amel defterleri -bir başka görüşe göre levh-i mahfuz- vardır.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “İşte kitabım size gerçekleri söylüyor. Şüphesiz biz -dünyada iken- yaptıklarınızı yazıyorduk.” (Casiye, 45/29); “Eyvah bize! Bu nasıl deftermiş ki büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş, derler.” (Kehf,18/49). Burada tercih edilen görüşe göre “kitap”tan murad amellerin tespit edildiği amel defterleridir.

Cenab-ı Hak bundan sonra yükümlülüğün kolay olduğunu ifade ettikten sonra hesap görmekte kullarına olan lütfunu beyan edip şöyle buyurdu: “Onlara asla haksızlık edilmez.” Yani onlar hayrın mükâfatı hususunda hiçbir zarara uğratılmazlar. Bilâkis az ve çok yaptıkları amellerin sevabına nail olurlar. Ce­falarında ise arttırma yapılmaz. Onlara cezayı artırma veya sevabı eksiltme seklinde haksızlık yapılmaz. Bilakis Allah pek çok günahları affeder.