40

٤٠

اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّهَ لَهُ مُلْكُ السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ عَلى كُلِّ شَىْءٍ قَديرٌ

(40) e lem ta’lem ennellahe lehu mülküs semavati vel erdi yüazzibü mey yeşaü ve yağfiru li mey yeşa’ vallahü ala külli şey’in kadir

Bilmez misiniz? O mülk Allah’ındır göklerin ve yerin dilediğine azap eder dilediğini Bağışlar Allah her şeye Kadirdir

(40) Knowest thou not that to Allah (alone) belongeth the dominion of the heavens and the earth? he punisheth whom he pleaseth, and he forgiveth whom he pleaseth: and Allah hath power over all things.

1. e lem ta’lem : biimiyor musun?
2. enne Allâhe : Allâh (c.c.)’ın …olduğunu
3. lehu mulku : mülk, idare, O’nun
4. es semâvâti : semâlar, gökler
5. ve el ardı : ve arz, yeryüzü, yer
6. yuazzibu : azap eder
7. men yeşâu : dilediği kişi, dilediği
8. ve yagfiru : ve mağfiret eder (günahları sevaba çevirir)
9. li men yeşâu : dilediği kişiyi, dilediğini
10. ve Allâhu : ve Allâh (c.c.)
11. alâ kulli şey’in : her şeye
12. kadîrun : kâdir, kudret sahibi

أَلَمْ تَعْلَمْ bilmez misin kiأَنَّ muhakkak kiاللَّهَ Allah’tırلَهُ kendisine ait olanمُلْكُ mülküالسَّمَاوَاتِgöklerinوَالْأَرْضِ ve yerinيُعَذِّبُ azab ederمَنْ يَشَاءُ dilediğineوَيَغْفِرُ bağışlarلِمَنْ يَشَاءُ dilediği kimse içinوَاللَّهُ şüphesiz Allahعَلَى كُلِّ شَيْءٍ her şeyeقَدِيرٌ kadirdir


AÇIKLAMA

Yüce Allah yöneticilere hırsız erkek ve kadının ellerini kesmelerini emretmek­te ve hırsızlık yapanlar hakkında bu hükmü vermektedir: Hırsızlık yapan erkek veya kadının eli bilekten kesilir. İlk defa hırsızlık yaptığı takdirde sağ eli kesilir. Tekrar hırsızlık yapacak olursa, ayak bileğinden sol ayağı kesilir, sonra sol el, son­ra da sağ ayak kesiJir. Daha sonra da yine hırsızlık yapacak olursa bu sefer tazir edilir, hapsedilir. Çünkü Dârakutnî, Resulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Hırsız çaldığı takdirde onun elini kesiniz. Tekrar hırsızlık yaparsa bu sefer sol ayağını kesiniz.” Bu, Malikîlerle Şafiîlerin görüşüdür. Hanefîlerle Hanbe-lîler ise: Sağ eli ile sol ayağından sonra hiç bir azası kesilmez, demektedirler.

Kur’ân-ı Kerîm, hırsız kadının hükmünü gayet açıkça ifade etmektedir. Çünkü kadınlar da tıpkı erkekler gibi hırsızlık yaparlar. Bu ise onların bu iş­ten vazgeçirilmelerini gerektirmektedir. Her ne kadar ahkâmın teşriinde ço­ğunlukla görülen, kadınların da erkeklerin hükmü kapsamında dercedilmeleri ise de, burada bu özellik dolayısıyla böyle olmuştur.

Hırsızlık (sirkat), malın, benzeri bir malın koruma altında olduğu bir yer­den gizlice alınnmasıdır. Korunma (hirz) iki türlüdür: Bizatihi koruma, ev ve sandık gibi bir mekânda olur. Dolaylı koruma ise koruyucu vasıtasıyla olur: Bekçi aracılığıyla korunan kamu yerleri veya sahibinin yanında bulunan mal gibi. Koruma (hirz), âdeten insanların mallarının korunması için söz konusu olan şey demektir.

Hırsız âkil ve baliğ değilse eli kesilmez. Nitekim bütün şei^î mükellefiyet­lerde bu şart aranır. Had cezaları da bu şei^î mükellefiyetlerden birisidir. Bu konuda cemaat (topluluk) ile fert arasında da bir fark yoktur. Diğer taraftan mahrem akrabaların birbirinden, misafirin misafirden çalması hallerinde oldu­ğu gibi, herhangi bir şüphenin de olmaması gerekir. Çünkü İbni Adiyy, İbni Ab-bâs’tan şu hadisi rivayet etmektedir: “Hadleri şüphelerle bertaraf ediniz.” Ayrı­ca mal ya bizzat korunan yahut da dolaylı olarak korunan bir yerden alınmış olmalıdır. Çünkü Ebû Dâvûd, Nesaî ve İbni Mâce, Abdullah b. Amr’dan şunu rivayet ederler: Resulullah (s.a.)’a dalında asılı bulunan meyva hakkında soru soruldu da şöyle buyurdu: “… her kim bu meyveden (hurmadan) kurutma yerine konulduktan sonra bir şey çalacak olur da çaldığı miktar bir kalkan değerine ulaşacak olursa, onun elinin kesilmesi gerekir.”

Çalınan şeyin sert nisab miktarına da ulaşması gerekir.

Hırsızlık nisabını belirlemek hususunda fukahanm iki veya üç görüşü var­dır. Hasan-ı Basrî ve Dâvûd ez-Zâhirî şöyle der: Az çok, ne çalımrsa çalınsın elin kesilmesi gerekir. Çünkü ayetin zahiri bunu gerektirmektedir. Ayrıca Bu-harî ile Müslim’in Ebû Hureyre’den naklettikleri hadis de bunu gerektirmekte­dir: “Bir yumurtayı çaldığı için eli kesilen ve deveyi  çaldığı için eli kesilen hırsıza Allah lanet eylesin.”

Cumhur ise şöyle der: Hırsızın eli çeyrek dinar yahut üç dirhem ve yukarı­sı dolayısıyla kesilir. Çünkü Ahmed, Buharî, Müslim ve Sünen sahiplerinin Hz. Âişe yoluyla rivayet ettikleri hadiste şöyle denilmektedir: “Resulullah (s.a.) hırsızın elini çeyrek dinar ve yukarısı dolayısıyla keserdi.” Yine Buharî ve Müslim’de İbni Ömer’in şöyle dediği nakledilmektedir: “Resulullah (s.a.) üç dir­hem değerindeki bir kalkanın çalınması dolayısıyla el kesmiştir.” Bu, aynı za­manda hulefa-yı râşidînin de görüşüdür.

Hanefîlerin görüşüne göre ise, hırsızlıkta el kesmenin nisabı bir dinar ya­hut on dirhemdir. On dirhemden daha aşağısında el kesilmez. Çünkü İmam Ahmed, Abdullah b. Amr’ın şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “On dirhem aşağısında el kesme cezası yoktur.” Eğer bu hadis-i şe­rif zayıf olmasaydı veya peygamber (s.a.)’in çalınmış olması dolayısıyla el kesti­ği kalkanın değerinde 3, 4, 5 yahut 10 dirhem diye değer biçilmek suretiyle ih­tilâf bulunmasaydı, şüpheyi bertaraf etmek için hadler hususunda fazla olan miktarı esas almak daha uygun olduğundan, ihtiyat kabilinden Hanefîlerin gö­rüşünü tercih etmek mümkün olurdu.

Hırsızlık ya ikrar yahut beyyine (iki şahit) ile sabit olur. Meselenin hüküm verecek olan imama götürülmesinden önce hırsızın affedilmesi yahut tövbe ile had sakıt olur. Yine çalınan malın hibe veya benzeri bir yolla hırsızın mülkiye­tine geçirilmesiyle de had sakıt olur. Ebû Hanîfe ile Muhammed’in görüşüne göre meselenin mahkemeye intikalinden sonra da olsa, durum böyledir. Ancak cumhurun görüşüne göre mesele mahkemeye intikal etmeden önce mülkiyete geçirilmiş olması şarttır. Zira Sünen sahipleri İbni Abbâs’tan şunu rivayet et­mektedirler: Hırsızın biri Safvân b. Ümeyye’nin ridasını Mescid-i Haram’da uyurken başının altına yastık gibi koymuş olduğu bir sırada çalmıştı. Safvân da uyanıp hırsızı Resulullah (s.a.)’m huzuruna getirdi. Hz. Peygamber de eli­nin kesilmesini emretti. Bu sefer Safvân: Ben böyle bir şey istememiştim. Bu rida ona sadaka olsun dedi. Bu sefer Resulullah (s.a.): “Onu yanıma getirmeden önce böyle yapsaydın ya!” buyurdu.

Hanefî ve Şâfiîlere göre çalınan malın mevcut olması halinde aynen geri ödenmesi icabeder. Şâfiîler tüketilmiş olması halinde de kıymetinin ödeneceği­ni söylerler. Çünkü Ahmed ve Sünen sahipleri ile Hâkim, Semura (b. Cundub) dan şunu rivayet ederler: “Bir şeyi ele geçiren kimse onu eda etmekle mükellef­tir.” Ancak Hanefîler tüketilmiş olması halinde kıymetin ödenmesinin gerek­mediğini söylerler. Çünkü bir arada hem had, hem tazminat olmaz. Zira Ne-sâî, Abdurrahmân b. Avfdan Resulullah (s.a.)’m şöyle buyurduğunu rivayet et­mektedir: “Hırsız üzerine had ikame olunduğu takdirde tazminat ödemez.” Şu kadar var ki, bu mürsel bir hadistir. Mâlikîler ise orta bir yol tutarak şöyle derler: Eğer hırsız had uygulandığı sırada ödeme genişliğine sahip ise, hem eli­nin kesilmesi icabeder, hem tazminatını öder; bu onun cezasını ağırlaştırmak içindir. Eğer ödeme zorluğu çeken bir kimse ise kıymetini ödemesi istenmez, yalnızca elinin kesilmesi gerekir. Cezasını hafifletmek üzere tazminat sakıt olur. Buna sebep ise fakir ve muhtaç olduğundan mazur görülmesi gereğidir.

Daha sonra Yüce Allah, hırsızlık haddinin illetini zikrederek şöyle buyur­maktadır: “Yaptıklarına karşılık Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak…” Yani hırsız erkek ve kadının ellerinin kesilmesi, onların işledikleri, kazandıkla­rı kötü işin bir cezasıdır. Tekrar hırsızlığa geri dönmeyi önlemek üzere ve onla­rı hakir ve küçük düşürecek; başkalarına da ibret olacak bir cezadır.

Böyle bir cezayı her ne kadar bazı kimseler kabul etmek istemiyorsa da hırsızlığı önlemeye ve bu konuda etkin olmaya en lâyık, en uygun ceza budur. Bu, insanların can ve mal emniyetlerini sağlamanın yoludur. Hırsızlığın mane­vî zararlarını bu olayın ruhta meydana getirdiği dehşet ve huzursuzluk etkile­rini, özellikle karanlık gecelerdeki bu tür etkilerini hırsızlığa maruz kalanlar­dan başkası takdir edemez. Hırsızlık çok ezici bir ziyan olmanın yanında, kişiyi yoksuluk içinde umutsuz ve sefil bırakır. Kendisinin ve ailesinin yiyeceğini, te­mel ihtiyaçlarını temin etmek için borçlanmak zorunda bırakır. Hırsızı öldüre-bilmek için kalbinde şiddetli intikam duygusunun doğmasına sebep olur. Bu ise huzursuzluğu, tedirginliği körükleyen bir olaydır. Böylelikle hırsızlığa ma­ruz kalan kişinin bulunduğu mahalle bütünüyle tehlikelerle tehdit edilir bir hale getirir. Hemen hemen hiç bir kimse huzur içinde uyuyamaz. Hırsız gece ve gündüz bir eve girdiği takdirde o evde bulunanları dehşete sokar. Kimi zaman öldürme ve yaralama olayları görülür. Bu ise büyük bir zarar, büyük bir eziyet­tir. Bunun sınırlarını kontrol altına almaya yahut sonuçlarının ne olacağını kestirmeye imkân yoktur. Böyle bir olay dolayısıyla nice gencin saçları ağar­mış, nice kadın ve çocuk aklını kaybetmiş, nice hadiseler bizzat evlerinde in­sanların ölümleriyle sonuçlanmıştır. Hatta benim görüşüme göre cinayet, adam öldürme bir açıdan hırsızlık kadar büyük bir suç değildir. Çünkü öldürme ferdî bir olaydır ve maktulün ailesi dışındakiler açısından bunun etkisi derhal sona erer. Öldürme katil ile maktul arasında özel bir ilişki türüdür ve buna münha­sırdır. Hırsızlığın tesiri ise toplumadır ve süreklidir. Sürekli olarak mal sahibi, ticaret sahibi, ekin ve tarlası olanları, atölye sahiplerini huzursuz ve endişeli eder, servetlerini zayi olma tehdidi altında bırakır.

Daha sonra Yüce Allah, hırsızlık haddinin zorunlu olduğunu tekid ederek: “Allah Azîz’dir, Hakim’dir.” diye buyurmaktadır. Yani emirlerini yerine getirip uygulamakta galip olandır. Emirlerini dilediği şekilde gerçekleştirir. Hırsızlar­dan intikam alışında güçlüdür. Teşriinde hikmeti sonsuz olandır. Ancak bir maslahat ve hikmeti olan hususları teşrî buyurur. Cezaları ve hadleri uygun gördüğü şekilde, suçun kökünü en ileri derecede kazıyacak, suçluların sonunu getirecek ve onlar gibilerinin benzer bir suçu işlemekten alıkoyacak şekilde be­lirler. Şöyle buyurmuş gibidir: Hırsızların durumu hakkında işi gevşek tutma­yınız. Onlara hadleri uygulamakta sıkı ve tavizsiz davranınız. Çünkü hayır bü­tünüyle bundadır ve bu, bizatihi hayırdır; isterse kindarlar bundan hoşlanma­sın, cahiller akılları sıra tenkit etsin.

Daha sonra Yüce Allah yaptıklarına pişman olup durumlarını ıslâh eden tövbekarların hükmünü şöylece beyan etmektedir: “Kim de zulmettikten sonra tövbe eder, ıslâh ederse…” yani her kim hırsızlığından sonra tövbe eder, Allah’a döner, hırsızlıktan vazgeçer, insanların mallarını yahut o malların bedelini kendilerine geri verir, nefsini ıslâh edip takva ve iyilik amelleriyle arındırıp te­mizlerse, bu tövbesi bir daha dönmemek kararıyla samimi bir niyetle olursa, şüphesiz ki Allah, tövbesini kabul eder, ahirette onu azaplandırmaz.

Elin kesilmesine gelince: Fakihlerin cumhuruna göre tövbe, bu cezayı kal­dırmaz. Hanbelîlerin görüşüne göre ise tövbe, bu cezayı kaldırır ve evlâ. olan da bu görüştür. Çünkü Allah’ın Gafur ve Rahîm olduğunun zikredilmesi el kesme­den ibaret olan cezanın sakıt olmasına delâlet etmektedir.

Yüce Allah hırsızlık cezasının adaletli olduğunu ve bunun ilâhî hikmet, adalet ve rahmete uygun olarak belirlenmiş olduğunu bir daha vurgulayarak şöyle buyurmaktadır: “Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır…” Ey peygamber ve ey Allah’ın hükmünü tebliğ eden her kişi! Göklerde ve yerde bulunan her şeyin malikinin Allah olduğunu, onları düzenleyen ve yönetenin, çekip çevirenin o olduğunu, bunlarda mutlak hüküm veren ve egemenin kendisi olup hükmüne kimsenin karşı çıkamadığını bilmez misin? O dilediğini yapan­dır. Ancak hikmetli, adaletli ve rahmetli olanı yapar: Fert ve toplumun güvenli­ği tahakkuk etsin ve nefisler mallarından yana huzura kavuşsun; insanlar evin­den, ailesinden iş yerinden emin olarak işlerine gidip gelsin, diye. Yeryüzünde fesat çıkartan yol kesiciler ile insanın mal saygınlığını ve insanın özgürlüğünü tehdit eden hırsızlara ceza belirlemiş olması ve ayrıca her iki kesimden de tövbe edenlere mağfiret etmesi Onun hikmetindendir. Yeter ki, tövbelerinde samimi olsunlar, amellerini düzeltsinler. Çünkü ceza bizatihi bir hedef değildir. Aksine asıl maksat, salâhın tahakkuku, güvenliğin, huzurun yaygınlık kazanmasıdır. Terbiye etmek için, hem onlar hem de benzerlerine bir azar ve önleyici bir tedbir olmak üzere, kulların menfaatini de gerçekleştirmek kasdıyla isyankârları azaplandırmak onun hikmet ve adaletinin bir tecellisidir. Tövbe edenlere mer­hamet buyurup cezalarını kaldırması da onun rahmetinin bir tecellisidir. O azap etmeye de, rahmet etmeye de, her şeye kadir olandır. Allah kullarına biz­zat kendilerinden daha merhametlidir. Annenin çocuğuna olan merhametinden daha da ileridir bu merhameti. İster yol kesicilik için ister hırsızlık için olsun, öngörülen bu cezalar, hem bizzat bu işi yapanların hem de toplum içerisindeki kardeşlerinin maslahatmadır. O bakımdan herhangi bir kimsenin günahkâr bir ele yalancı göz yaşı dökmemesi, yine toplumda böyle bir ferde şefkat gösterme­mesi gerekir. Çünkü böyle bir organ bozuk bir organdır, zararlıdır, yıkıcıdır, tah­ripkârdır. Eğer halini düzeltmeyecek olursa, ondan asla hayır umulamaz

Advertisements