8

٨

اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍ

(8) innellezine amenu ve amilus salihati lehum ecrun ğayru memnun
şüphesiz iman edip salih amel işleyenler için tükenmeyen ecir (vardır)

(8) For those who believe and work deeds of righteousness is a reward that will never fail.

1. inne : muhakkak
2. ellezîne : onlar
3. âmenû : âmenû oldular (hayattayken Allah’a ulaşmayı dilediler)
4. ve : ve
5. amilû es sâlihâti : salih amel işlediler, nefs tezkiyesi yaptılar
6. lehum : onlar için
7. ecrun : ecir, mükâfat
8. gayru memnûnin : kesintisiz (kesinti olmaksızın)


AÇIKLAMA

“Ha-mîm. Bu, Rahman ve Rahim tarafından indirilmiştir.” Ha-mîm, Kur’an’ın mucize eseri olduğunu ifade eden, daha sonra okunacak ayetlerin önemini gösteren huruf-ı mukataa’dan biridir. Bu Kur’an, kullarına karşı son derece merhametli olan Allah Tealâ tarafından indirilmiştir. Allah’ın en hoş, en büyük nimetlerinden birisidir. Kulu ve peygamberi olan Hz. Muhammed’e (s.a.) indirilmiştir.

Rahman ve Rahim vasıflarıyla tahsis edilmesi ise Kur’an’ın fert veya cemaat bazında bütün milletlere rahmet ve şifa kaynağı olduğunu hatırlat­mak içindir. Kur’an, tüm kâinat için en büyük rahmettir. Cenab-ı Allah’ın; “Biz seni alemlere ancak rahmet için gönderdik.” (Enbiya Suresi, 21/107) ayetinde olduğu gibi.

Şu ayetler de aynı konudadır:

“De ki: Kur ‘an’ı Rabbinden hak olarak Ruhü’l-Kudüs indirmiştir.” (Nahl Suresi, 16/102)

“Kur’an, alemlerin Rabbinden indirilmedir. Onu Ruhü’l-emin inzar edicilerden olasın diye senin kalbine manası açık Arapça bir dil ile indir­miştir” (Şuara Suresi, 26/192-195)

“Bilen bir toplum için ayetleri açıklanmış Arapça bir Kitap’tır.” O, ayetleri gayet net bir şekilde açıklanmış, manaları, izah edilmiş, hükümleri bildirilmiş bir kitaptır.

“Bu öyle bir kitaptır ki, ayetleri desteklenmiş, sonra da hikmetle iş ya­pan, her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah tarafından ayrı ayrı açıklan­mıştır.” (Hud Suresi, 11/1)

Kur’an kolay anlaşılsın diye Arap diliyle indirilmiş, manası açık, lâfız­larında hiçbir problem yoktur. Bu açıklık, ehli tarafından kolayca bilinir. Çünkü onlar, Kur’an’ın Allah katından indirildiğini, kelimelerin ifade etti­ği manalarını bilirler. Zira Cenab-ı Allah’ın; “Hiç şüphe yok ki biz Kur’anı akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Yusuf, 12/2) bu­yurduğunda da ifade edildiği gibi, Kur’an kendi dilleriyle indirilmiştir. Ve Allah Sübhanehü şöyle buyurmuştur: “Biz her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara apaçık anlatsınlar.” (İbrahim Suresi, 14/4).

“Müjdeleyici ve uyarıcı olarak. Fakat çokları yüz çevirmiştir; onlar işit­mezler.” Yani Kur’an, kendisine tabi olan ve kendisiyle amel eden Allah dostu müminleri cennetle müjdelemekte ve hükümlerine muhalefet ederek ölünceye kadar yalanlamaya devam eden Allah düşmanı kâfirleri de ce­hennemle korkutmaktadır. Ancak müşrik olarak inkâr edenlerin çoğu kor­kutmanın ihtiva ettiği şeylerden yüz çevirmişler ve bu uyarıya kulaklarını tıkamışlardır. Allah’ın ayetlerini düşünerek ve faydalanarak dinlemiyorlar, Kur’an’ı kabul etmiyorlar, beyanının açıklığına rağmen yüz çevirmelerin­den dolayı ahkâmıyla da amel etmiyorlardı.

Sonra da Allah Tealâ’nın da hikâye ettiği gibi Kur’andan nefret etme­lerinin ve ondan uzaklaşmalarının üç tane sebebini şöylece açıklıyorlar:

“Dediler ki: “Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz örtüler içinde, ku­laklarımızda bir ağırlık ve seninle bizim aramızda perde var. Sen istediğini yap, biz de istediğimizi yapıyoruz.” Yani müşrikler şöyle demişlerdir. Kalp­lerimiz örtüler içerisindedir. Bu sebeple dediklerini anlamıyoruz. Sadece bir tek Allah’a iman etmek için davetiniz, babalarımızın ve atalarımızın taptığı şeyleri terk etmemiz için söylediğin şeyler kalbimize ulaşmıyor. Kulaklarınızda da senin söylediğin şeyleri anlamamıza engel olan tıkanıklık ve ağırlıklar vardır. Aramızda da seni görmemize engel olan ve sana icabet etmemize mani olan bir örtü vardır.

Bunlar kalplerinin hakkı idrakten uzak kalmalarını, kulaklarının onu işitmemesini, Rasulullah (s.a.)’a ulaşmaktan kaçınmalarını anlatan üç mi­saldir. Denilmiştir ki: Ebû Cehil başına bir kumaş parçası koydu ve alay ederek şöyle dedi: “Ya Muhammed! Benimle senin aranda perde var.”

Sen dinine ve kendi usulüne göre amel et. Biz de dinimize ve kendi usulümüze göre amel ediyoruz. Asla sana uymayacağız. Biz insanları helak edebilmek ve onları etrafından dağıtmak için çalışıyoruz.

Burada bu surenin faziletiyle ilgili bir başka rivayeti zikretmek istiyo­rum. Rivayet edilir ki;

Utbe b. Rebîa kavminin muhalefetinin büyüdüğünü, aralarındaki ola­yı çirkin gördüklerini ve getirdiği şeyi reddettiklerini söylemek için Rasu­lullah (s.a.)’a gitti. Utbe’nin sözleri bittiğinde Rasulullah (s.a.) Fussilat Suresi’ni; “Eğer yüz çevirirlerse de ki; Ad ve Semud’un başına gelen yıldırım gibi bir azabı size hatırlatırım.” (Fussilat, 41/13) ayetine kadar okudu. Ut­be titredi, tüyleri diken diken oldu, eliyle Rasulullah’ın (s.a.) ağzını tuttu. Merhamet dileyerek susmasını istedi. Ayrılırken de şunları söyledi:

“Allah’a yemin ederim öyle bir şey işittim ki, ne şiir, ne sihir, ne de ke­hanettir. Hiç şüphe yok ki, azabın gürültüsünü başımın üzerinde hissettim.”

Daha sonra yalnızca bir Allah’a inanmaktan kaçınmaktan kaçınmala­rının sebeplerini zikrettiler. Muhammed’in sadece bir insan olduğu, bu du­rumun da iman etmelerini engellediğini ifade ederek cevap verdiler. Buna karşılık Allah Tealâ şöyle buyurdu:

“De ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana, ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahyediliyor. O’na doğrulun, O’ndan mağfiret dileyin.” Yani Ey Pey­gamber! Seni yalanlayan ve Allah’a şirk koşan kavmine şöyle söyle: Vahiy haricinde ben de sizden herhangi biri gibi bir insanım. Cebr ve zorla sizleri iman ettirmeye gücüm yetmez. Aynen sizin gibi bir insanım. Ancak bana vahiy yoluyla bildirilen şeyleri size tebliğ ediyorum. Bunun özeti şudur: Va­hiy iki şeyi içerir: İlim ve amel. İlme gelince ilmin esası tevhidi bilmektir. Hak olan şey Allah’ın bir olduğudur. O’nun ne put ne ortak ne de farklı rabler şeklinde hiçbir ortağı yoktur. “İlâhınız bir tek ilâhtır.” buyruğundan kastedilen budur. Hak olan ise bu gerçeği itiraf etmemizdir.

Amelin esası ise; istikamet, istiğfar, günahlardan tevbe, yani itaat, ihlâs, ibadet, geçmiş günahların affını istemek, ki bu günahların başı şirktir. Bundan dolayı akabinde müşrikler tehdid edilmiş ve Allah Tealâ şöyle bu­yurmuştur: “Vay haline o ortak tanıyanların.”

“O’na ortak koşanların vay haline. Onlar zekât vermezler ve ahireti in­kâr ederler.” Yani helak, yok oluş ve hüsran Allah’a ortak koşan müşrikle­rin üzerine olsun. Onlar insan sevgisinden ve mahlukâta şefkatten mah­rumdurlar. Zekât da vermezler. Fakirlere yardım edilmesine de engel olur­lar. İtaat ederek infak da etmezler. Öldükten sonra dirilmeyi, hesabı, ceza­yı reddetmek suretiyle ahireti de inkâr ederler.

Allah Tealâ, şu üç sıfatı kendilerinde bulunduran kimseler için yazık­lar olsun, vay haline onların buyurmuştur.

Birincisi: Kişinin müşrik olması. Şirk, tevhidin zıttıdır.

İkincisi: Kişinin zekât vermekten kaçınması. Bu diğer insanlara şef­kat göstermenin aksidir.

Üçüncüsü: Kişinin dünyayı ve lezzetlerini son derece fazla isteyerek kıyameti inkâr etmesi.

Allah Tealâ bu özellikleri zikretmiştir. İman, inancın esasıdır, şirk ise imanı yıkar, yok eder. Zekât ise imanın göstergesidir. Çünkü zekât nefse hoş ve sevimli gelen şeylerden vermektir. Bu sebeple zekât İslâm’ın köprü­südür. Veren kurtulur, muhalefet eden helak olur. Zekât vermek insanlara zor gelir. Zekât vermek niyetin doğru olduğuna bir delildir.

Ahirete imana gelince; imanın özeti ve nihai hedeftir. Öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr ise; dünyada yapılan bütün iyi amellerin de­ğersiz kalması ve ahiretten yüz çevirmek demektir.

Bu ayet; Allah’a şirk koşanı, cimrilik belâsından insanları temizleyen zekâta mani olanı, öldükten sonra dirilmeyi, cezayı, hesabı, kıyamet günü­nü, dünyayı ve lezzetlerini bırakmayı inkâr edeni tehdit etmektedir.

Şu ayet de bunun bir benzeridir:

“Nefsini temizleyen kurtuluşa ermiş, onu örten kişi ise ziyana uğramış­tır.” (Şems, 91/9-10).

Kafirleri korkuttuktan sonra sıra inananlara verileceği vaad olunan şeylere gelmektedir:

“İman edip salih amel işleyenlere gelince, onlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır.” Yani, Allah’ı ve Rasulünü tasdik eden, emrettiklerini ya­pan, yasaklarından kaçan kimseler için Rableri katından kesintisiz ve en­gelsiz bir sevap ve ecir vardır. Onlara verilen bu ecir onların başlarına da kakılmaz. Çünkü onu işleyene nimet ve mükâfat vaad edilmiştir. Allah Tealânın; “Kesilmez bir lütuftur.” (Hud, 11/107) buyruğunda da böyledir. Yine Cenab-ı Allah şöyle buyurmuştur: “İman edip de güzel ameller işleyenler müstesnadır. Onlar için bitip tükenmeyen bir mükâfat vardır.” (İnşikak, 84/25) Süddi söyle demiştir: “Bu ayet, kötürümler, hastalar ve yaşlılar hak­kında inmiştir. Bunlar hiç ibadet edemeyecek kadar güçsüz ve zayıf düşmüşler ise, kendilerine, sağlıklı oldukları zaman yaptıkları ibadetlerin se­vabı gibi ecir verilir.”