55

٥٥

فى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَليكٍ مُقْتَدِرٍ

(55) fi mak’adi sidkin inde melikim muktedir
Doğruluğu belli olan muktedir bir melikin huzurunda

(55) In an Assembly of Truth, in the Presence of a Sovereign Omnipotent.

1. fî mak’adi : makamında
2. sıdkın : sıddıklar, sadıklar
3. inde : yanında, katında
4. melîkin : melik, padişah, malik olan
5. muktedirin : muktedir, kudret sahibi

فِي مَقْعَدِmeclisindeصِدْقٍ sıdkعِنْدَ yanındadırlarمَلِيكٍ bir melikinمُقْتَدِرٍgayet muktedir

AÇIKLAMA

“Sizin kâfirleriniz bunlardan daha mı hayırlı, yoksa kitaplarda sizin için bir beraat mi var?” Yani, ey Kureyş müşrikleri! Peygamberlerine iman etmedikleri ve semavî kitapları inkâr ettikleri için helak edilen adı geçen kâfirlerden daha mı iyi durumdasınız, yoksa elinizde, indirilen kitaplarda “size asla ne bir azap, ne bir ceza ulaşmaz.” şeklinde Allah tarafından gön­derilmiş bir beraet mi var?

Yani ey Mekkeliler veya ey Arap toplumu! Sizin kâfirleriniz, sizden önce geçen ve inkârlarından dolayı helak edilen milletlerin kâfirlerinden daha hayırlı değildir. Siz onlardan daha üstün değilsiniz ki peygamberleri­ni inkâr ettiklerinde onların başlarına gelen azaptan emin olasınız. Pey­gamberlerin kitaplarının hiçbirinde Allah’ın azabından korunacağınıza da­ir bir beraatiniz de yok.

Bu, Arap müşriklerinden inkârda ısrar edenlere yönelik bir tehdit ve bir azarlamadır. “Siz’den maksat bazılarıdır, hepsi değil. Onların kâfirleri daha önce geçen Nuh, Hud, Salih ve Lût kavmi kâfirlerinden daha hayırlı değildir. Bunlar da aynıdır, belki onlardan daha şer, daha kötüdürler.

“Yoksa onlar “Biz intikam almaya muktedir bir topluluğuz.” mu diyor­lar?” Yani yoksa onlar “Biz kalabalık, çok güçlü bir topluluğuz, cemaatiz. Zafer bizimdir.” mi diyorlar? Onlar aralarında yardımlaşacaklarına ve top­luluklarının kendileri için kötülük düşünenlerin üstesinden geleceğine mi inanıyor ve güveniyorlar?

Allah “Yakında o topluluk hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp ka­çacaklar.” sözü ile onlara cevap verdi. Yani Mekke kâfirleri veya umumi olarak Arap inkarcılarının birliği, topluluğu yakında dağılacak, mağlup olacaklar ve perişan bir halde kaçıp gidecekler. İşte bu, peygamberliğin de­lillerinden biridir. Çünkü Allah, o müşrikleri Bedir’de hezimete uğrattı, küfrün başları, şirkin direkleri öldürüldü, kalanları da kaçıp gittiler.

Buhari ve Neseî, İbni Abbas’tan rivayet ettiklerine göre Bedir günü Rasullullah (s.a.) çadırında şöyle dua ediyordu: “Ahdini ve vadini yerine getir ya Rab! Ey Allah’ım, sen öyle dilersen bu günden sonra yer yüzünde ebediyyen ibadet olunmazsın (ibadet edecek kimse bulunmaz).” Ebu Bekir elinden tuttu ve “Yeter ya Rasulallah, Rabbine yeteri kadar ısrar ettin.” Dedi. Rasulullah hemen dışarı çıktı, zırhı içinde sevinçle şu ayetleri okuyordu: “Yakında o topluluk hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar. Ama onların asıl azap vakti kıyamettir. Kıyamet daha belalı ve daha acıdır.”

İbni Ebi Hatem’in rivayetine göre İkrime şöyle dedi: “Yakında o toplu­luk hezimete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar” ayeti indiğinde Ömer “Hangi topluluk hezimete uğrayacak? Hangi topluluk mağlup ola­cak?” diye soruyordu. Ömer daha sonra şöyle dedi: “Bedir günü Rasulullah’ı zırhının içinde sevinçle “Yakında o topluluk hezimete uğrayacak ve arkaları­nı dönüp kaçacaklar.” dediğini görünce bu ayetin tefsirini o gün anladım.”

Sonra Allah işin sadece hezimete uğramaları ve gerisin geri kaçmala­rından ibaret olmadığını, azabın, bundan daha büyük olduğunu, zira onlara vaad edilen asıl yerin kıyamet olduğunu, eğer inkâr üzerinde ısrar ederlerse ahirette şiddetli bir azapla karşılaşacaklarını beyan ederek şöyle buyurdu:

“Ama onların asıl azap vakti kıyamettir. Kıyamet daha belâlı ve daha acıdır.” Yani hayır, onlara vaad edilen uhrevî azabın yeri ve zamanı şüphe yok ki kıyamettir. Dünyadaki bu öldürülme, esir düşme, yenilme, onlara vaad edilen azabın tamamı bunlardan ibaret değildir, bu onun sadece bir başlangıcıdır. Zira ahiret azabı daha büyük, dünya azabından daha acıdır. Aynı zamanda o devamlı ve ebedidir.

Razi şöyle der -ki bu tefsircilerin çoğunun görüşüdür-: Açıkça görülen o ki kıyamet azabına karşı uyarma daha öncekilerin hepsine yapılmıştı. Sanki Allah şöyle demektedir: Senden önce de inkâr edip bunda ısrar eden­leri helak ettik. Senin kavmin onlardan daha hayırlı değildir. Eğer ısrar ederlerse onların başına gelen bunların başına da gelir. Sonra şüphesiz bu dünya azabı, görecekleri karşılığın tamamı olmayıp, tamamlanması de­vamlı azap ile olacaktır.

Sonra Allah uhrevî azabın çeşidini haber vererek şöyle buyurdu:

“Şühhesiz günahkârlar sapıklık ve ateş içindedir.” Yani Allah’a şirk ko­şup peygamberlerini yalancı sayanlar, tüm kâfirler ve diğer fırkalardan iş­lediği bid’at sebebi ile küfre düşen her bid’atçı kâfir, dünyada bir bocalama ve şaşkınlık içinde, haktan ve doğru yoldan uzaktadır. Kıyamette de cehen­nem, alevli bir ateş içinde olacaktır.

Rahman Suresi “Mücrimler=günahkârlar, simalarıyla tanınır” (ayet: 41) ayetinde de burada olduğu gibi mücrim kelimesi müşrik için kullanılmıştır.

Tefsircilerin çoğu bu ayetin Kaderiyye hakkında indiğinde ittifak et­mişlerdir. Vahidî tefrişinde Ebu Hüreyre’ye ulaşan senedi ile yaptığı riva­yette onun şöyle dediğini nakleder: “Kureyş müşrikleri gelmiş Rasullullah ile kader konusunda tartışıyorlardı, bunun üzerine bu ayetten “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.” ayetine kadar indi.

Hz. Ayşe’den Rasullullah (s.a.)’ın “Bu ümmetin Mecusîsi kaderciler­dir.” dediği rivayet edilmiştir. İşte bunlar Allah’ın “Şüphesiz mücrimler=günahkârlar sapıklık içindedir” dediği, dünyada haktan uzak bulunan mücrimlerdir. Razî, Rasulullah’ın bu ayet onlar hakkında indi dediği kaderiyyenin manasını beyan sadedinde şöyle dedi: Amellerin yaratılması konusunda konuşan her fırka kaderiyyenin hasmı olduğu kanaatine varmıştır: Mesela Cebriyye şöyle der: İtaat ve isyan Allah’ın yaratması, kaza ve kaderi ile de­ğildir, diyenler işte kaderciler bunlardır, çünkü onlar böylece kaderi inkâr etmiş oluyorlar. Mutezile ise kaderci zina edip hırsızlık yaptığı zaman Allah bana bu gücü verdi, diyen cebriyedir, çünkü kaderin varlığını kabul et­miştir, der. Bu her iki fırka da kaderci, yaratma Allah tarafindandır, kul­dan değildir, diyen Ehl-i Sünnet’tir, derler.

Doğrusu şudur: Hakkında bu ayet inen kaderiyye, kaderi ve Allah’ın kudretini inkâr edip hadiselerin hepsi yıldızların etkisiyle meydana gel­mektedir, diyenlerdir. “Kureyş müşrikleri” gelip Rasullullah (s.a.) ile kader konusunda tartıştı” rivayeti de buna delâlet etmektedir. Zira onların inancı da bu yönde idi. “Bu ümmetin Mecusisi kadercilerdir.” sözüne gelince, işte bununla Rasulullah zamanındaki kaderciler kastedilmiştir ki bunlar hadi­seler üzerinde Allah’ın kudretini inkâr eden müşriklerdir. Dolayısıyla Mu­tezile bunlara dahil değildir. Müşriklerin bu ümmet içindeki yeri Mecusilerin geçmiş ümmetler içindeki yeri gibidir.

“O gün “tadın ateşin dokunmasını” denilerek yüzleri üstü sürüklenir­ler.” Yani o günahkâr kâfirler cehennemde azap olunurlar, zelil ve rezil et­mek için yüzleri üstü sürüklenirler, yermek ve azarlamak için kendilerine “Ateşin hararetini, acılarını ve azabının şiddetini tadın.” denilir.

Sonra Allah kâinatta kulların bütün fiilleri dahil, meydana gelen her şeyin Allah’ın yaratması ile olduğunu beyan sadedinde şöyle buyurdu.

“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.” Yani bütün eşya hayır ol­sun, şer olsun, kâinatta meydana gelen bütün fiiller Allah’ın yaratmasıdır. Hikmetinin gerektirdiği şekilde tertibi, tahkimi ve takdiridir. Takdir edile­ne uygun şekilde Levh-i Mahfuz’da yazılmışdır. Var olmadan önce ilm-i ezelîsinde sabittir. Allah olacağın halini ve zamanını önceden bilir.

Bu ayetin bir benzeri de şu ayetlerdir: “O her şeyi yarattı da, onu eri­şilmez bir incelikte takdir etti.” (Furkan, 25/2); “Yaratıp düzelten, takdir edip yol gösteren Rabbin yüce ismini teşbih et.” (A’lâ, 87/1, 2, 3).

Ahmed bin Hanbel ve Müslim’in İbni Ömer’den rivayetine göre Rasu­lullah şöyle buyurdu: “Her şey kaderledir, hatta acizlik ve tembellik bile.” Yine Ahmed ve Müslim’in Ebu Hüreyre’den rivayet ettikleri sahih hadiste Rasullullah şöyle buyurdu: “Allah’tan yardım iste, acze düşme, başına bir iş gelirse “Allah takdir etti, dilediğini yaptı” de. “Keşke şöyle şöyle yapsay­dım, şöyle olurdu.” deme, çünkü “Yapsaydım, etseydim (gibi sözler)” şeyta­nın işine kapı açar.”

Ahmed bin Hanbel, Tirmizî ve Hakimin İbni Abbas’tan rivayetlerine göre Rasulullah ona şöyle buyurdu: “Evlât, sana birkaç kelime öğreteyim: Allah’ı koru (dinine uy) ki O da seni korusun, Allah’ı koru (dinine uy) ki karşında O’nu bulasın. İstediğin zaman Allah’tan iste. Yardım istediğin za­man Allah’tan iste. Şunu iyi bil: Ümmet sana bir hususta faydalı olmak için bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığından başka hiçbir şekilde faydalı olamazlar. Yine sana bir hususta zarar vermek için bir araya gelse­ler, Allah’ın senin hakkında yazdığından başka hiçbir zarar veremezler. Ka­lemler kaldırıldı, sayfalar kurudu.”

Şurası bilinen hususlardandır: Yazmak, kulu buna mecbur etmek, farz kılmak manasına gelmez. Eşyayı önceden bilmek öyle yapmaya mecbur edecek manasına gelmez. Ama bu, kâinattaki her şeyi Allah’ın önceden bil­diğini gösterir.

Sonra Allah yarattıkları hakkında iradesinin ve takdirinin geçerli ol­duğunu açıklama sadedinde şöyle buyurdu:

“Bizim emrimiz ancak bir göz kırpması gibi bir tek (kelime)den ibaret­tir.” Yani eşyanın yaratılması hakkında bizim emrimiz sadece bir defada olur, ikinci defa bir te’kide ihtiyaç kalmaz. Bir kelime ile emrettiğimiz şey göz kırpması hızı içinde meydana gelir, var olur, bir an bile gecikmez. Göz kırpmak, gözü kapayıp açmaktadır. Bu, eşyayı icad etmede Cenab-ı Hakk’ın isteğinin süratle yerine geldiğini anlatmak için bir misaldir ki bu sürat göz kapayıp açmak kadar veya daha kısadır. Nitekim Allah bunu bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Bir şeyi murad ettiği zaman O’nun yaptığı ona “ol” demekten ibarettir. Hemen olur.” (Yasin, 36/82).

Sonra geçmiştekilerin helakinden ibret alınmasına ve hakkın bulun­masına tekrar dikkatleri çekerek şöyle buyurdu:

“Andolsun ki biz sizin benzerlerinizi helak ettik. Var mı bir ibret alanı?” Yani biz, geçmiş ümmetlerden peygamberleri tekzib eden inkarcılıkta sizin benzerlerinizi helak ettik ey Kureyş! Allah’ın bunları perişan etmesinden, onlar için azap takdir etmiş olmasından ders alan var mı? Bu öğütlerden ders alıp, aklını başına toplayarak bunun bir hakikat olduğunu bilen, neti­cede geçmiş ümmetlerin başına gelen bu cezadan korkan var mı?

Bu ayette “eşyâaküm” kelimesi “emsâleküm” benzerleriniz manasına­dır. Nitekim şu ayette de aynı manada gelmiştir: “Daha önce benzerlerine yapıldığı gibi kendileriyle arzu ettikleri şey arasına perde çekilmiştir.” (Sebe, 34/54).

Bütün bunların ardından Allah yaptıklarının tamamını sayıp dökece­ğini, kendisinin onlar üzerindeki murakebesini bildirerek şöyle buyurdu:

“Yaptıkları her şey kitaplardadır. Küçük ve büyük hepsi yazılmıştır.” Yani ister hayır, ister şer olsun; fertlerin, kabilelerin ve ümmetlerin yaptıkları ve yapacakları her şey Levh-i Mahfuz’da ve hafaza meleklerinin defter­lerinde yazılmıştır. “İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yaz­maya hazır biri bulunmasın.” (Kaf, 50/18) ayetinde de beyan edildiği gibi kulların amellerinden, sözlerinden büyük veya küçük olsun, önemli veya önemsiz olsun mutlaka her şey Levh-i Mahfuz’da ve meleklerin kütük ve defterlerinde yazılmıştır.

Ahmed bin Hanbel, Neseî ve İbn-i Mace’nin Hz. Aişe’den rivayet ettik­lerine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ey Aişe, sakın ha günahların küçük görülenlerini yapayım, deme. Çünkü onların da Allah tarafından bir soranı vardır.”

Sonra Allah sevapla ceza, kâfirlerin göreceği ceza ile mümin ve müttakilerin nail olacağı mükâfat arasında bir mukayese ve bir karşılaştırma yapmak için mümin ve müttakilerin bulacağı karşılığın çeşidini zikrederek şöyle buyurdu:

“Şüphesiz takva sahipleri cennetlerde ve ırmaklardadır. Kudret sahibi ve mülkü çok yüce Allah’ın huzurunda, hak meclisindedirler” Yani şaki insanların azar, tehdit ve tahkir içinde cehennemde yüz üstü sürüklenmelerinin aksine, muttaki insanlar içinden bal, süt, su ve sarhoş etmeyen şarab ırmaklarının aktığı cennetler içinde olacaklar, Allah’ın rızası, ikram ve ih­sanına nail olacakları cennetler içinde, boş lakırdıların konuşulmadığı, günahın işlenmediği hak meclislerinde bulunacaklar. Dilediğini yapmaya ka­dir olan, hiçbir şeyin kendisini aciz bıkaramayacağı Rablerinin katında, saygın bir mevki ve makamda bulunacaklar. O Rab ki büyük mülkün sahi­bi, her şeyin yaratıcısı ve takdir edicisi, onların istediğini yapmaya mukte­dir olandır.

Ahmed bin Hanbel, Müslim ve Neseî’nin Abdullah bin Amr’dan Rasulullah’a ulaştırarak rivayet ettiği hadiste Rasulullah şöyle buyuruyor: “Adaletli hükmedenler kıyamet günü Allah’ın nezdinde arşın sağında nur­dan minberler üzerinde olacaklar ki bunlar idareciliğinde ve hükmünde ço­luk çocuğu içinde ve sorumluluğunu üzerine aldığı kişiler hakkında adalet­li hükmedenlerdir.”

Advertisements