9

٩

رَبَّنَا اِنَّكَ جاَمِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ فيهِ اِنَّ اللّهَ لَا يُخْلِفُ الْميعَادَ

(9) rabbena inneke camiun nasi li yevmil la raybe fih innellahe la yuhlifül miad

Ey Rabbimiz muhakkak sen insanları toplayacaksın geleceğinden şüphe olmayan bir günde şüphesiz Allah vaadinden dönmez

(9) Our Lord thou art he that will gather mankind together against a day about which there is no doubt for Allah never fails in his promise.

1. rabbe-nâ : Rabbimiz
2. inne-ke : muhakkak ki Sen
3. câmiu : toplayan, toplayacak olan
4. en nâsi : insanlar
5. li yevmin : o günde
6. lâ raybe : şek, şüphe yok
7. fîhî : onun hakkında
8. inne allâhe : muhakkak ki Allah
9. lâ yuhlifu : değiştirmez, dönmez
10. el mîâde : vaad edilen, vaad edilen şey


AÇIKLAMA

Şanı Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de muhkem bir takım ayetlerle delâletleri itibariyle insanların bir çoğu ve bir kısmı için müteşabih ayetler bulunduğunu haber vermektedir. İbaresiyle muhkem olan ayet herhangi bir kimsenin hiç bir karışıldığa düşmeden açık delâletle anladığı ifadeleri bulunduran buyruklar­dır. Müteşabih ise lafzın zahiri ile ondan kastedilen mana arasındaki farklılık sebebiyle kendisinden neyin murad edildiği açıkça ortaya çıkmayan ve manası belirgin bir şekilde anlaşılmayan, ya da Yüce Allah’ın ahiret halleriyle ilgili, bilgisini yalnızca kendisine sakladığı hususlardır. Bu şekilde haber vermekle, zahiri itibariyle Hz. İsa’nın diğer insanlardan ayrıcalıklı olduğunu ifade eden Kur’an-ı Kerim’in bir takım ayetlerini delil gösteren Hristiyanların görüşlerini reddetmektedir. Bu buyruklarda geçen “kitap’tan kasıt, müfessirlerin ittifakı ile Kur’an-ı Kerim’dir.

Muhkem: Bunlar Yüce Allah’ın, “De ki: Gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiç bir şeyi ortak koşmayın…” (En’am, 6/151) ile ondan sonra gelen 153. ayete kadar buyruklar; yine Yüce Allah’ın, “Rabbin şuna hükmetti ki: O’ndan başkasına ibadet etmeyesiniz…” (İsra, 17/23) ayeti ile ondan sonra gelen 26. ayete kadar olan buyruklar; Yüce Allah’ın Hz. İsa hakkında, “O an­cak kendisine nimet verdiğimiz bir kuldur ve biz onu îsrailoğullarına bir misal kıldık.” (Zuhruf, 43/59) buyruğu gibi buyruklardır.

Kur’an-ı Kerim’in çoğunluğunu temsil eden ve farz hükümlere, itikat esas­larına, emre, yasağa, helâl ve harama dair olan bu ayetler ve onların benzerleri­nin tümü, kastedilen manaya açıkça delâlet etmekte, bir başka manaya gelme ihtimali bulunmamaktadır. Bu buyruklar Kitab’ın anasıdır. Yani Kur’an-ı Ke­rim’in aslı, dayanağı ve büyük çoğunluğudur. Diğerleri ise bunlardan dallanıp budaklanmakta, ona tabi bulunmaktadır. Diğerlerinden herhangi bir ayet bizim için iyice anlaşılamaz ise, bu ayet muhkem olan ayete havale edilir ve ona göre açıklanır. Meselâ, Yüce Allah’ın, Hz. İsa hakkındaki, “Meryem oğlu İsa Mesih yalnız Allah’ın peygamberi ve O’nun kelimesidir. O kelimeyi Meryem’e ilka etmiş­tir ve o ondan bir ruhtur.” (Nisa, 4/171) buyruğu Yüce Allah’ın, “O ancak kendi­sine nimet verdiğimiz bir kuldur.” (Zuhruf, 43/59) buyruğuna göre ve, “Muhak­kak İsa’nın misali Allah nezdinde Adem’in hali gibidir.” (Âl-i İmran, 3/59) buyru­ğuna göre açıklanmıştır. Yani bizler bütün ayetlerin Allah nezdinden geldiğine ve bunların asıl olan muhkem ayetlere aykırı olmadıklarına iman ediyoruz.

Müteşabih:

Yüce Allah’ın Hz. İsa hakkındaki, “… Ve onun kelimesidir, onu Meryem’e il­ka etmiştir. O ondan bir ruhtur.” (Nisa, 4/171) ile, “Muhakkak ben senin canını alırım ve seni kendime kaldırırım.” (Âl-i İmran, 3/55) gibi Hz. İsa hakkındaki buyruklanyla kendi zatı hakkındaki, “Rahman (olan Allah) Arş’a istiva etmiş­tir.” (Tâ-Hâ, 20/5) üe “Allah’ın eli onların ellen üzerindedir.” (Fetih, 48/10) buy­rukları müteşabih ayetlere örnektirler.

Bu ayet-i kerimelerin birkaç anlama gelme ihtimali vardır ve burada laf­zın zahiri kastedilen manadan farklıdır. Bu mana kimi zaman muhkeme uy­gun olabilir, kimi zaman -kastedilen anlam açısından değil- lafız ve terkip açı­sından bir başka şeye uygun düşebilir.

O bakımdan siz ey Hristiyanlar! Birden çok manaya gelme ihtimali bulu­nan ve müteşabihler arasında yer alan bu gibi ayetleri delil gösteremezsiniz. Size düşen Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’in muh­kem buyrukları yanında durmaktır: “Mesih Allah’a kul olmaktan asla çekin­mez. Mukarreb melekler de.” (Nisa, 4/172).

Bu buyruktaki “müteşabih ve muhkem”in anlamı diğer ayetlerdeki anlam­larından farklıdır. Meselâ, Yüce Allah’ın, “Bütün ayetleri muhkem (sapasağlam kılınmış) bir kitap” (Hud, 11/1) buyruğunda Kur’an-ı Kerim’in tümü muhkem olmakla nitelendirilmiştir. Maksat ise, onda herhangi bir kusurun olmadığını, lafızları fasih, manaları sahih, söz düzeni sapasağlam ve güçlü, hikmeti kapsa­yan hak kelâm olduğunu ifade etmektir. Yine Kur’an-ı Kerim şu buyrukta mü­teşabih olmakla nitelendirilmiştir: “Allah sözün en güzelini müteşabih ve tekrar tekrar okunan bir kitap halinde indirmiştir.” (Zümer, 39/33). Bunun anlamı ise ayetlerin güzellik, doğruluk, hidayet, çelişki ve tutarsızlıktan uzak olma bakı­mından birbirine benzediğidir. Nitekim Yüce Alah bir başka yerde şöyle bu­yurmaktadır: “Eğer o Allah’tan başkası nezdinden gelmiş olsaydı elbette onda birbirini tutmayan pek çok şeyler bulurlardı.” (Nisa, 4/82).

Kalplerinde eğrilik bulunanlara, yani sapıklık ve haktan batıla doğru bir meyilleri bulunanlara gelince, onlar kendi nevalarına uyarak yapıştıkları mü-taşabihi delil alırlar. Onlar bunu kötü maksatları uğrunda tahrif etme imkânı bulmak için yaparlar ve herhangi bir kapalılığı bulunmayan muhkemi de bir kenara bırakırlar. Bundan maksatları ise insanları dinde fitneye (karışıklığa) düşürmek ve kendilerine uyanları saptırmak ve onlara kendi iddialarına Kur’an-ı Kerim’den deliller buldukları vehmini vermektir. Oysa Kur’an-ı Kerim lehlerine değil aleyhlerine delildir. Nitekim Hristiyanlar Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa’nın Allah’ın bir ruhu, Meryem’e ilka ettiği kelimesi ve kendinden bir ruh ol­duğunu belirttiğini delil gösterirken Yüce Allah’ın, “O ancak kendisine nimet ihsan ettiğimiz bir kuldur.” (Zuhruf, 43/59) buyruğu ile “Muhakkak Allah nez-dinde İsa’nın misali Adem’in misali gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona, “ol” dedi, o da oluverdi.” (Âl-i İmran, 3/59) buyruklarını delil göstermeyi terk etmeleri halinde olduğu gibi.

Onlar aynı şekilde bu işe (yani mütaşabihlere tabi olmayı) Kur’an-ı Kerim’i gerçeğinden başka yönlere çekmek, istedikleri şekilde tahrif etmek kasdıyla yönelirler. Bunu yaparken de kendi nevalarına, geleneklerine ve miras aldıkları bilgilerine uyar, itikadın üzerinde yükseldiği muhkem esası terk ederler. Bu muhkem esas ise, Hz. İsa’nın Allah’ın kulu olduğu ve ona itaat ettiği gerçeğidir.

Müslim’in Hz. Aişe’den rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) Yüce Allah’ın, “Sana Kitab’ı indiren O’dur. Ondan bir kısmı muhkem ayetlerdir. Bunlar Kitab’ın anasıdır, diğer bir kısmı da müteşabihtir” ayetini okuduktan sonra

şöyle buyurduğunu nakleder: “Sizler Kur’an-ı Kerim’in müteşabih olanına uyanları gördüğünüz vakit işte onlar Allah’ın sözünü ettiği kimselerdir, onlar­dan sakınınız.” İbni Merdûveyh’in Abdullah b. Amr b. el-As’tan rivayet ettiğine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Kur’an-ı Kerim bir kısmı bir kısmını yalanlasın diye nazil olmamıştır. Ondan bildiğinizle amel ediniz. Müteşabih olanına da iman ediniz.” Müteşabihin tevilini Yüce Allah’tan başka­sı bilmez. Bu, Yüce Allah’ın ilmini kendisine sakladığı veya lafzıyla kastedilen mananın birbirine uymadığı buyruklardır. O bakımdan bunun gerçek manasını Allah’tan başkası bilemez. Ubeyy b. Ka’b, Aişe, İbni Abbas, İbni Ömer (r. an-hum) gibi Ashab-ı kiramdan bir topluluk (7. ayet-i kerimede) “Allah” lafza-i ce­lâli üzerinde vakıf yapmak (duraklamak) görüşündedirler. O bakımdan (mana şöyle olur): Müteşabihin tevilini Allah’tan başkası bilmez. “İlimde derinleşmiş olanlar” buyruğu ise yeni bir cümledir. “Onlar da: Ona iman ettik derler.” Çün­kü Yüce Allah onları kendi zatına mutlak teslimiyetle nitelendirmektedir. Bir şeyi bilen kimse hakkında ise mutlak veya katıksız tesilmiyetten söz edilmez.

Ashab-ı kiramdan İbni Abbas’ın da içinde bulunduğu bir topluluğa ve on­lara uyan pek çok müfessire  ve usul alimlerine göre lafza-i celâl üzerinde va­kıf (duraklama) yapılmaz. “er-râsihûn=ilimde derinleşmiş olanlar” ona atfedil-miştir ki, şu anlamı ifade eder: Onun tevilini Allah’tan ve ilimde derinleşmiş olanlardan başkası bilmez. İbni Abbas der ki: Ben onun tevilini bilen, ilimde derinleşmiş olanlardanım. Buna göre müteşabih olanı ilimde derinleşmiş olan­lar bilir. Çünkü Yüce Allah bu konuda muhkem olanına aykırı kanaatlere git­mek, fitneye düşürmek ve saptırmak maksadıyla tevilin peşine takılanları yer­mektedir. İlimde derinleşmiş olanlar ise böyle değildir. Bunlar herhangi bir tu­tarsızlığı söz konusu olmayan sağlam yakin ehlidirler. Çünkü bunlar müteşabi-hi muhkem ile uyum sağlayacak şekilde anlarlar.

Yüce Allah’ın, “Biz ona inandık… derler.” buyruğu ise yeni bir cümledir. Bilmeye de aykırı değildir. Bunlar muhkemi esas kabul eder, muhkemiyle mü-teşabihiyle hepsinin Allah’tan geldiğine, hepsinin hak ve doğru olduğuna, biri­nin ötekini doğruladığına iman ederler. Buna Resulullah (s.a.)’ın İbni Abbas’a, “Allah’ım dinde onu fakih kıl ve ona tevili öğret” şeklindeki duası da delildir.

Kur’an-ı Kerim bütün insanlara hidayet yolunu göstermek üzere nazil ol­makla birlikte, müteşabihin varlığındanmaksat, hikmet ve samimi iman sahibi ile imanı zayıf olanı birbirinden ayırt etmek ve dikkatle düşünen, araştıran, ilimde derinleşmiş kimselerin faziletini açıklamaktır. Çünkü böyleleri eşyanın hakikatini bilmeseler dahi kendilerine yapılan hitabı bilirler, anlarlar. Bu ba­kımdan Yüce Allah, “Olgun akıllılardan başkası öğüt almaz” diye buyurmakta­dır. Yani buyrukların anlamını doğru şekli ile anlayıp kavrayan ve üzerinde düşünen kimseler, sağlıklı akıllara ve doğru anlayışlara sahip olanlardır. Resulullah (s.a.), İbni Ebi Hatim’in Ashab-ı kiramdan Enes, Ebu Ümame ve Ebu’d-Derda’ya yetişmiş Tabiînden yaptığı rivayete göre ilimde derinleşmiş olanları nitelendirmiştir. Resulullah (s.a.)’a ilimde derinleşmiş olanlar hakkın­da soru sorulmuş, o da şöyle buyurmuştur: “Yemini doğru çıkan, dili doğru söy­leyen, kalbi istikamet üzere olan, midesi ve cinsel organı iffetli olan kimse, işte böyle bir kimse ilimde derinleşmiş olanlardandır.”

Daha sonra Yüce Allah ilimde derinleşmiş bu gibi kimselerin müteşabihi anlamak üzere sebat için yaptıkları şu duaları zikretmektedir:

1- “Rabbimiz, bizi hidayete ilettikten sonra kalplerimizi saptırma!” Yani müteşabihe iman eden ve ilimde derinleşmiş olanlar, Allah’tan hidayet üzere sebat, hidayetten sonra da sapmaktan korumayı diler, Allah’tan bir rahmet ba­ğışlamasını, lütuf ve ihsanda bulunmasını, hayra, doğruya ulaşma muvaffaki­yetini isterler. Çünkü “şüphesiz sen bağışı pek çok olansın.”

Hz. Aişe (r.anhâ) dedi ki: Resulullah (s.a.) çokça şu duayı okurdu: “Ey kalpleri döndürüp duran! Dinin üzere kalbime sebat ver.” Ey Allah’ın Rasulü, bu duayı ne kadar da çok yapıyorsun dedim. Şöyle buyurdu: “Rahman olan Allah’ın iki parmağı arasında bulunmayan hiç bir kalp yoktur. Eğer O, o kalbi doğru tutmak isterse doğrultur, eğriltmek isterse eğriltir.”

2- “Rabbimiz, onda hiç şüphe olmayan bir günde  insanları toplayacak olan muhakkak sensin…” Yani, Rabbimiz şüphesiz ki sen insanları gerçekleşe­ceğinde hiç şüphe olmayan bir günde, amellerinin karşılığını vermek üzere top­layacaksın. Bu senin asla şaşmayacak olan hak vaadindir. Bize böyle bir du­anın öğretilmesi, öyle bir günde rahmeti alıp götüren sapıklığın kalbimize sız­masından korkma duygusuna sahip olalım diyedir. Ayrıca bu duada, kıyamet gününde öldükten sonra dirilişin kabul edildiği de ifade edilmektedir.

Advertisements