63

٦٣

فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّ اللّهَ عَليمٌ بِالْمُفْسِدينَ

(63) fe in tevellev fe innellahe alimüm bil müfsidin

Eğer (yine) yüz çevirirseniz şüphesiz Allah fesatçıları bilendir

(63) But if they turn back, Allah hath full knowledge of those who do mischief.

1. fe in tevellev : buna rağmen dönerlerse
2. fe inne allâhe : o zaman muhakkak ki Allah
3. alîmun : en iyi bilen
4. bi el mufsidîne : fesad çıkaranları, bozguncuları


AÇIKLAMA

Allah’ın kudreti bakımından babasız olarak yarattığı Hz. İsa’nın niteliği, babasız ve annesiz olarak yarattığı Hz. Adem’in misaline benzer. Allah onu topraktan yarattı. Çamurdan belli ölçülerde bir ceset kıldıktan sonra ona “ol” dedi, o da oluverdi. Yani onu ruhu üfleyerek bir insan olarak yarattı. Yaratılış bakımından garip olan daha garip olana benzetildi. Benzetme Hz. İsa’nın Hz. Adem gibi babasız olarak yaratılması açısındandır. Yoksa onun da doğrudan topraktan yaratılmış olması açısından değildir. Bir şey bir diğer şeye ortak ni­telikleri olduğundan dolayı -diğer hususlarda biri diğerinden farklı olsa dahi-benzetilebilir. Hz. Adem’i babasız olarak yaratanın, İsa’yı yaratması ise önce­likle söz konusudur. Eğer babasız yaratıldığı için İsa hakkında evlatlık iddiası mümkün olsa, o takdirde bu iddianın Hz. Adem hakkında da söz konusu edil­mesi öncelikle mümkündür. Ancak bunun batıl olduğu ittifakla bilinen bir hu­sustur. O bakımdan Hz. İsa hakkında Allah’ın oğlu olduğu iddiası daha da ba­tıldır.

Fakat Yüce Allah Hz. Adem’i annesiz ye babasız olarak yaratmak, Hz. Havva’yı da dişisiz erkekten yaratmak, Hz. İsa’yı ise erkeksiz bir dişiden ya­ratmak, sair insanları da bir erkek ve bir dişiden yaratmak suretiyle insanlara kudretini açıkça göstermek istemiştir. İşte bundan dolayı Meryem suresinde, “Biz onu insanlar için bir alâmet… kılalım diye.” (Meryem, 19/21) buyurmak­ta, burada da “Hak Rabbindendir” ifadesini kullanmaktadır.

İsa ve Meryem’in durumuna dair benim sana bu bildirdiklerim, hak sözün kendisidir. Hristiyanlarm Mesih hakkında inandıkları onun ilâh olduğu iftirası Yahudilerin Hz. Meryem’e Yusuf en-Neccar ile iftira ettikleri gibi değildir. O ba­kımdan bu hususta sana kesin bilginin gelmesinden sonra her ikisi hakkında as­la şüpheye düşme. Böyle bir yasak, hem Hz. Peygamber hem de onun ümmetinin ilâhî haberlere tam bir kalp huzuru ile ve tam bir yakîn ile sımsıkı sarılmaları­nın zorunlu olduğu inancını harekete getirmektedir. Yani sen hakka dair kesin bilgiye tam bir kalp huzuru ile bağlılığını, bu hususta şüpheden uzaklığını sür­dür. Yahut da hitap Peygamber (s.a.)’e olmakla birlikte kasıt onun ümmetidir. Çünkü Hz. Peygamber İsa (a.s.) hakkında asla şüphe etmiyordu.

“Artık hakkı ve kesin doğruyu bildikten sonra İsa (a.s.) hakkında seninle tartışanları sen mübahaleye yani lânetleşmeye davet et. Gelin, Allah’a dua edelim de yalan söyleyene lanet etmesini ve onu rahmetinden kovmasını, iste­yelim” de. Bu ayet-i kerimeye mübahale ayeti adı verilmektedir.

Peygamber (s.a.)’in Necran Hristiyanlarını mübahaleye çağırdığı, onların ise bunu kabul etmediği sabittir. İbni İshak’ın Sîreti’iade rivayet edildiğine gö­re hicretin 9. yılı Resulullah (s.a.)’ın huzuruna altmış süvariden oluşan Necran Hristiyanları heyeti geldi. Bunların arasında bütün işlerini çekip çeviren on dört kişilik soyluları da vardı. Bunlardan birisi Abdülmesih adını taşıyan el-Âkib idi. Bu onların emiriydi. Sağlam görüş sahibi ve kendisine danışılan bir kimseydi. Onun görüşünü almadıkça bir şey yapmazlardı. Bunlardan bir tanesi de el-Eyhem diye bilinen es-Seyyid idi. Onların bilginleriydi. Bir diğeri Ebu Harise b. Alkame idi. Bekr b. Vâil oğullarındandı. Bu aynı zamanda onların papazları idi. İkindiden sonra Resulullah (s.a.)’ın mescidine girdiler. Doğuya doğru dönerek namazlarını kıldılar. Daha sonra Resulullah (s.a.) ile konuşma­ya koyuldular. Hz. İsa hakkında “O Allah’tır, Allah’ın oğludur, üçün üçüncüsüdür” dediler. Bunun üzerine onların kanaatlerini reddetmek için bu ayet-i keri­me nazil oldu.

Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve İbni Mace’nin rivayetine göre Necranlıların ileri gelenlerinden el-Âkib ile es-Seyyid Resulullah (s.a.)’ın yanına, onun­la lânetleşmek isteği ile geldiler. Onlardan birisi ötekine “Bu işi yapma” dedi. “Allah’a yemin ederim, eğer bu bir peygamber ise biz de onunla lânetleşecek olursak, bizler de bizden sonra soyumuzdan gelecek olanlar da iflah olmaz.” Bunun üzerine Hz. Peygamber*e şöyle dediler: “Bizden istediğini sana verece­ğiz, bizimle birlikte güvenilir bir kimse gönder.” O da şöyle buyurdu: “Andolsun sizinle birlikte güvenilir ve gerçekten emin bir kimse göndereceğim. Kalk ey Ubeyde b. El-Cerrah.” Ebu Ubeyde ayağa kalkınca Resulullah (s.a.) “İşte bu, bu ümmetin eminidir” buyurdu.

Resulullah (s.a.)’ın mübahele yapmak üzere Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i seçtiği ve onları dışarı çıkartıp “Ben dua ettiğimde siz de “âmin” deyinizdediği rivayet edilmektedir.

Necran heyeti mübahaleyi reddettikten sonra cizye ödemek üzere Peygamber (s.a) ile barış yaptılar. Belirlenen cizye miktarı ise bin tanesi Safer ayında, bin ta­nesi de Recep ayında ödenmek üzere iki bin elbise ve belli miktarda dirhem idi.

İşte bu Hz. Peygamberin söylediğine ne kadar güvenip güçlü bir şekilde inandığına, buna karşılık onların mübahaleyi kabul etmeyişlerinin de kendile­ri için tehlikeyi kabul ettiklerine, açıkladıkları şeylere dair bir delil sahibi ol­madıklarına delâlet etmektedir. O bakımdan da mübahaleye kalkışmak imkâ­nını bulamamışlardır.

Hz. İsa hakkında sana bu anlattığım kıssa hakkında herhangi bir şüphe ve tartışmanın söz konusu olamayacağı, hak sözün kendisidir. Yoksa Hristiyanların ileri sürdükleri gibi bir ilâh ve Allah’ın oğlu değildir. Yahudilerin de ileri sürdü­ğü gibi haşa  zina çocuğu da değildir. Buna “kıssa” deniliş sebebi, ele alman ma­naların ardı arkasma gelmesi, hikaye üslubuyla anlatılmış olmasıdır.

Kimsenin yenik düşüremediği Azîz ve her şeyi uygun ve doğru yerinde ko­yan sonsuz hikmet sahibi Hakîm Allah’tan başka ilâh yoktur. Eğer bütün bun­lardan sonra sana uymaktan, seni doğrulamaktan yüz çevirecek ve Allah’ın vahdaniyetini açıklayıp mübahale (lânetleşme) teklifini kabul etmeyecek olur­larsa elbette ki Allah, fesat çıkartanların durumunu çok iyi bilir. Onların yap­tıklarını en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. Hakkı bırakıp batıla yönelen herkes fesat çıkartandır, bozguncudur. Allah ise fasıklara güç yetirendir. Hiç bir şey Allah’ın kudreti dışına çıkamaz

Advertisements