170

    RevelationCuzPageSurah
    92 6103Nisa(4)

١٧٠

يَا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءَكُمُ الرَّسُولُ بِالْحَقِّ مِنْ رَبِّكُمْ فَامِنُوا خَيْرًا لَكُمْ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّهِ مَا فِىالسَّموَاتِ وَالْاَرْضِ وَكَانَ اللّهُ عَليمًا حَكيمًا

(170) ya eyyühen nasü kad caekümür rasulü bil hakki mir rabbiküm fe amine hayran leküm ve in tekfüru fe inne lillahi ma fis semavati vel ard ve kanellahü alimen hakima

ey insanlar muhakkak resul size geldi Rabbinizden hak olarak hemen iman edin sizin için hayırlı olur eğer küfredecek olursanız şüphesiz Allah’ındır semalarda ve arzda ne varsa Allah bilen hikmet sahibidir

(170) O mankind! the Messenger hath come to you in truth from Allah: believe in him it is best for you. But if ye reject Faith, to Allah belong all things in the heavens and on earth: and Allah is All-Knowing, All-Wise.

1. yâ eyyuhâ : ey
2. en nâsu : insanlar
3. kad : olmuştur
4. câe-kum : size geldi
5. er resûlu : resûl
6. bi el hakkı : hak ile
7. min rabbi-kum : Rabbiniz’den
8. fe : öyle ise
9. âminû : îmân edin, ölmeden önce ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin
10. hayran : hayırlı
11. lekum : sizin için
12. ve in : ve eğer, şayet
13. tekfurû : inkâr edersiniz
14. fe : o taktirde, …olsa bile
15. inne : muhakkak
16. li allâhi : Allah için, Allah’ın
17. : şey, şeyler
18. fî es semâvâti : semâlarda, göklerde
19. ve el ardı : ve arz, yeryüzü, yer
20. ve kâne : ve oldu, idi, …dır
21. allâhu : Allah
22. alîmen : alîm, en iyi bilen
23. hakîmen : hakîm, hüküm ve hikmet sahibi

يَاأَيُّهَا eyالنَّاسُ insanlarقَدْ muhakkak kiجَاءَكُمْ size geldiالرَّسُولُ rasulبِالْحَقِّ hak ileمِنْ رَبِّكُمْ Rabbinizdenفَآمِنُوا o halde iman edinخَيْرًا hayrınıza olarakلَكُمْ kendiوَإِنْ تَكْفُرُوا kafir olursanız daفَإِنَّ muhakkak kiلِلَّهِ Allah’ındırمَا ne varsaفِي السَّمَاوَاتِ göklerdeوَالْأَرْضِ ve yerdeوَكَانَ şüphesiz olandırاللَّهُ Allahعَلِيمًا Alîmحَكِيمًا ve Hakîm


AÇIKLAMA

Şüphesiz ki, Allah’ı, Peygamberini, Kur’ân-ı Kerîm’i inkâr ederek kâfir olanlar, başkalarını da İslâm dininden, Muhammed (s.a.)’e uyup onun izinden gitmekten, kalplerine şüphe tohumları saçmak suretiyle, alıkoyanlar, meselâ “Eğer bu bir peygamber olsaydı Kitabını tıpkı Tevrat’ın Musa’ya indirildiği şe­kilde semadan bir defada getirirdi.” şeklindeki sözleri yahut “Yüce Allah Tev­rat’ta Musa’nın şeriatının asla değiştirilmeyeceğim Kıyamet gününe kadar nesh olunmayacağını belirtmiştir.” şeklindeki sözleri veya Peygamberler ancak Harun ve Davud’un soyundan gelenler arasından çıkar gibi iddiaları işte bun­lar, oldukça uzak bir sapıklıkla sapmış bulunuyorlar. Yani hak ve doğrunun dı­şına çıkmış, ondan alabildiğine uzaklaşmış bulunuyorlar.

Daha sonra Yüce Allah, ayetlerini, Kitabını ve rasulünü inkâr edip küfre sapan, hem bununla, hem onun yolundan başkalarını alıkoymakla ve hem de çeşitli günahlar işleyip onun yasaklarını çiğnemekle kendilerine zulmeden kâ­firler hakkındaki hükmünü açıklamaktadır: Allah böylelerine mağfiret etmeye­cek, onları hayır yoluna iletmeyecek, artık bir daha onları doğruya muvaffak kılmayacaktır. Artık O, bu gibi kimseleri amellerinin cezası olan cehennem yo­lundan başka bir yola ulaştırmaz. Yüce Allah’ın: “Cehennem yolu dışında” buy­ruğu munkatı’ bir istisnadır. Çünkü bu yol zalim kâfirlerin yoludur.

Bunların cehennemdeki akıbeti de, ebediyen kalmak şeklindedir. Yani ora­da tek bir hal üzere kalacaklardır. Orada bir değişiklik, yok olma söz konusu değildir, orada ebedîlik vardır. Ebedilik ise uzayıp giden, sonu gelmeyen zaman demektir. Bunun amelleriyle mütenasip bir şekilde nasıl devam edeceğini en iyi bilen Allah’tır. Amellerine karşılık böyle bir ceza vermek Allah için pek ko­laydır. Çünkü O, her şeye gücü yetendir, bir ve tektir, Kahhâr’dır, hikmet ve adaletin gerektirdiğini yapandır. Bu ifadeler ile onların değerlerinin oldukça düşük olduğuna da işaret edilmektedir.

Yüce Allah Yahudilerin şüphesine cevap verip delillerini çürüttükten, izle­dikleri yolun tutarsızlığını açıkladıktan sonra, bütün insanlara hitap etmekte ve bu hitabıyla onlara Muhammed (s.a.)’in davetine itaat ile boyun eğmelerini, risaletine iman etmelerini emretmektedir.

İşte bu peygamber sizlere hidayeti, hak dini ve yüce Allah’tan türlü dertlere şifa verecek, kalpleri rahatlatacak açıklamaları getirmiştir. O bakımdan onun si­ze getirdiklerine iman ediniz, ona tabi olunuz. Bu iman sizin için hayırlı olacak­tır. Çünkü o sizi temizleyip arındırır; pisliklerden, kirlerden temizler. Dünya ve ahirette mutluluğunuzu sağlayacak hidayete iletir. Rabbinden getirdiği hak ise Kur’ân’dır; yalnızca Allah’a kulluk edip O’ndan başkasmdan yüz çevirmektir.

Daha sonra cenab-ı Hak şöylece uyarı ve tehditte bulunmaktadır: Eğer kâ­fir olursanız şüphesiz ki, Allah’ın size bir ihtiyacı yoktur. İmanınıza muhtaç de­ğildir. Sizi cezalandırmaya gücü yeter. Küfre sapmanız dolayısıyla onun bir za­rarı olmaz. Çünkü göklerde ve yerde bulunan her şey, mülkiyeti, yaratması ve kulluğu itibariyle yalnız O’nundur. Kâinatta bulunan her şey, Yüce Allah’ın mülküdür. Onları yaratan O’dur. Hepsi O’nun kulu olup, O’nun hükmüne itaat­le boyun eğenlerdir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Mûsâ dedi ki: Sizler de yeryüzünde bulunanların hepsi de kâfir olursanız, şüphesiz ki Allah Ganî’dir (imanınıza muhtaç olmayandır), Hamîd’dir (her türlü hamde lâyık olandır).” (İbrahim, 14/8) Burada ise Yüce Allah “Allah Alîm’dir” buyurmakta­dır, yani aranızdan kimin hidayeti hak ettiğini bilir, o bakımdan onu hidayete iletir. Kimin de sapıklığa lâyık olduğunu bilir, o bakımdan onu saptırır. Kulla­rının amellerinden hiç bir şey O’na gizli kalmaz. “Hakîm’dir.” Sözleri, fiilleri, şeriat ve kaderi sonsuz hikmetlerle dopdolu ve sapasağlamdır. Kullarından herhangi bir amel işleyen bir kimsenin amelini zayi etmez. Mümin ile kâfiri, kötülük yapan ile iyilik yapanı da eşit tutmaz. Çünkü Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: “Yoksa biz iman edip salih amel işleyen kimseleri yeryüzünde fesat çı­kartan kimseler gibi mi kılacağız? Yahut takva sahibi olan kimseleri günahkâr­lar gibi mi kılacağız?” (Sâd, 38/28).

Advertisements