64

    RevelationCuzPageSurah
    102 18358Nur(24)

٦٤

اَلَا اِنَّ لِلّهِ مَا فِى السَّموَاتِ وَالْاَرْضِ قَدْ يَعْلَمُ مَا اَنْتُمْ عَلَيْهِ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ اِلَيْهِ فَيُنَبِّءُهُمْ بِمَا عَمِلُوا وَاللّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَليمٌ

(64) e la inne lillahi ma fis semavati vel ard kad ya’lemü ma entüm aleyh ve yevme yürceune ileyhi fe yünebbiühüm bi ma amilu vallahü bi külli şey’in alim
Dikkat edin! ne varsa hepsi Allah’ındır göklerde ve yerde muhakkak bilir sizin hangi şey üzerinde olduğunuzu kendisine döndürülecekleri günde yaptıklarını onlara haber verecektir Allah her şeyi bilendir

(64) Be quite sure that to Allah doth belong whatever is in the heavens and on earth. Well doth He know what ye are intent upon: and one day they will be brought back to Him, and He will tell them the truth of what they did: for Allah doth know all things.

1. e lâ : değil mi
2. inne : muhakkak
3. li allâhi : Allah’a aittir
4. : şeyler
5. fî es semâvâti : göklerdeki
6. ve el ardı : ve yeryüzü, arz
7. kad ya’lemu : biliyordu
8. : şeyi
9. entum : siz
10. aleyhi : üzerinde
11. ve yevme : ve o gün
12. yurceûne : döndürülecekler
13. ileyhi : ona
14. fe yunebbiu-hum : o zaman onlara haber verecek
15. bi mâ amilû : yaptıkları şeyler
16. vallâhu (ve allâhu) : ve Allah
17. bi kulli şey’in : herşeyi
18. alîmun : en iyi bilen


AÇIKLAMA
Evden Çıkarken İzin İsteme, Hz. Peygambere (S.A.) Hitap Etme Adabı, Onun Emrine Aykırı Hareket Etmekten Sakındırma

Şu davranışlar zorunlu dinî ve içtimaî kurallardır.

1- Allah Tealâ buyuruyor ki: “Gerçek müminler ancak o kimselerdir ki Al­lah’a ve Rasulüne iman ederler. Toplanmayı gerektiren önemli bir meselede Pey­gamberle bir araya geldikleri zaman Peygamberden izin almadan ayrılmaz­lar. “

Yani imanı kâmil olan müminler Allah’ın varlığını, birliğini, Rasulünün O’nun tarafından getirdiği risaletinin doğruluğunu tasdik ederler. Cuma namazı, cemaatle namaz, bayram namazı, düşmanla savaşmaya katılma, meydana gelen çok önemli bir meselede danışma gibi önemli içtimaî bir meselede Rasulullah’tan (s.a.) izin isteyip de o kendilerine izin vermedikçe onun mec­lisinden ayrılmazlar.

Bu adap önceki adabı tamamlayıcıdır. Allah eve girerken izin istemeyi em­rettiğinde evden çıkarken de izin istemeyi, özellikle toplanmayı gerektiren önemli bir meselede Peygamberle bir araya geldikleri zaman izin istemeyi em­retti.

“el-Emru’l-Cami”‘ ibaresi toplanmayı gerekli kılan herhangi bir meseledir. Emr kelimesi burada mecaz yoluyla “toplayıcı” sıfatıyla tavsif edilmiştir.

İmam Ahmed, Müsned’inde, Ebu Davud, Tirmizî, İbni Hıbban ve Hakim Ebu Hureyre’den (r.a.) Peygamberimizin (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet et­mişlerdir: “Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturmayı arzu ederse otursun. Kalktığı (ayrılacağı) zaman da selâm versin. Birinci selâm sonuncu selâmdan daha evlâ değildir.”

Cenab-ı Hak bundan sonra izin isteme emrini imanın kemaline delâlet eden, ihlâslı olanı olmayandan ayırd eden bir özellik sayacak tarzda daha beliğ bir üslûpla te’kit yoluyla tekrar ederek şöyle buyurdu:

“Senden izin isteyenler işte onlar Allah ‘a ve Rasulüne (samimiyetle) iman edenlerdir.” Yani meclisinden ayrılmak için Rasulullah’tan (s.a.) izin isteyenler, oradan çıkmak için onunla istişare edenler Allah ve Rasulünü tasdik eden, imanın icabı ve gereğiyle amel eden kâmil müminlerdir.

Hz. Peygamberi (s.a.) ta’zim etmek ve adaba riayet etmek için izin is­temekten sonra izin verme hürriyeti de ona ait olacaktır. Bunun için Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

“Eğer onlar bazı işleri için senden izin isterlerse içlerinden dilediğine izin ver.” Yani onlardan biri aniden ortaya çıkan önemli bir iş için senden izin ister­se hikmet ve maslahata uygun olarak onlardan dilediğin kimseye izin ver.

Hz. Ömer (r.a.) Tebuk Gazvesi’nde ailesine dönmek için Peygamberimiz’den (s.a.) izin istemiş, Efendimiz de (s.a.) ona izin vermiş ve:

– Git, Allah’a yemin olsun ki sen münafık değilsin, demiştir. Efendimiz (s.a.) bu sözünü münafıkların işitmelerini istemişti. Münafıklar bunu işitince şöyle dediler:

– Muhammed’e ne oluyor? Yakın arkadaşları ondan izin isteyince onlara izin veriyor, biz izin istediğimiz zaman da bize izin vermiyor. Allah’a yemin ol­sun ki, onun adaletle davranmadığını görüyoruz.

İbni Abbas (r.a.) diyor ki: Hz. Ömer (r.a.) Rasulullah’tan (s.a.) umre için izin istedi. Peygamberimiz de (s.a.) ona izin verdi. Sonra da şöyle buyurdu:

– Ya Eba Hafs! Bizi salih duanda unutma.

Bu ayet Cenab-ı Hakk’ın, dinin bazı hususlarını kendi re’yi ile içtihat et­mesi için Rasulüne havale ettiğine delâlet etmektedir.

“Onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Yani Allah’tan onlardan sadır olan hata ve kusurları bağışlamasını iste. Zira Allah tevbe eden kullarının günahlarını bağışlayıcıdır, onlara çok merhamet edicidir. Tevbeden sonra onları cezalandırmayacaktır.

Bu ifade izin istemenin makbul bir mazeretle bile olsa evlâ olanı terk et­mek anlamında olduğuna işaret etmektedir. Çünkü izin istemekle dünya men­faatleri ahiret menfaatlerinin önüne geçirilmektedir. Dolayısıyla izin istemek daha önemli olanı terk etmek olduğu için izin isteme sebepleri ne olursa olsun istiğfarı gerektiren hususlardandır.

Cenab-ı Hak daha sonra Peygamberine (s.a.) hürmet, ta’zim ve saygı gös­terilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır:

“Peygamber’e aranızda hitap ederken birbirinize hitap eder gibi hitap et­meyin.” Yani Allah’ın Rasulünü “Ya Muhammed! Ey Abdullah’ın oğlu!” diyerek ismiyle çağırmayın. Onu ta’zim edin. Hürmet ve ta’zimle, gayet alçak sesle ve tevazu ile “Ya Nebiyyallah! Ya Rasulallah!” deyin.

Bu ifade Allah tarafından peygamber’i ismiyle ya da nesebiyle çağırmak­tan nehiydir. Bu, ayetin üslûbundan açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bir­birinizin adını anar gibi onun adını anmayın. Onu anne-babasının verdiği is­miyle çağırmayın.

Bir başka açıklamaya göre: Yüz çevirmeyi, çekip gitmeyi caiz görme, cevap verirken laubali davranmak ve onun meclisinden izinsiz dönüp gitmek gibi hususlarda onun size olan hitabıyla, sizin birbirinize hitap etmenizi kıyas­lamayın. Zira ona derhal cevap vermek vaciptir, onun izni olmadan çıkmak ise haramdır.

Cenab-ı Hak daha sonra uyarıda bulunarak ve bu adaba aykırı davranan­ları tehdit ederek şöyle buyurdu:

“Allah içinizden başkalarını siper edinerek sıvışıp gidenleri çok iyi bilir.”

Yüce Allah hutbe esnasında mescitten sıyrılıp gidenleri yahut gizlice Hz. Peygamber’in (s.a.) meclisinden birbirlerini veya başka bir şeyi siper edinerek izinsiz peşpeşe sıyrılıp giden o kimseleri yakinen çok iyi bilir. Yerde ve gökte hiçbir şey O’na gizli kalmaz. O sebepleri ve şartları, söz ve fiillerden açık olan­ları, gizlilikleri ve sırları gayet iyi bilir.

Ebu Davud rivayet ediyor ki: Bazı münafıklara hutbe dinlemek ve mescit­te oturmak ağır geliyordu. Müslümanlardan biri Peygamberimiz’den (s.a.) izin istese münafık da onu siper edinerek onunla birlikte kalkar giderdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak bu ayeti indirdi.

“O’nun emrine karşı gelenler başlarına bir belâ gelmesinden yahut şiddetli bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”

Yani Rasulullah’ın (s.a.) şeriatına gizli-açık muhalefet eden, karşı çıkan, onun emrinden ve ona itaatten yani onun yolundan, metodundan, çizgisinden, sünnetinden ve şeriatından uzaklaşan kimseler -yani münafıklar- başlarına bir mihnet ve belâ gelmesinden veya küfür ve nifak gibi dünyada bir imtihana tabi tutulmaktan, yahut ahirette acıklı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.

“Onun emri” ibaresindeki zamir ya Allah Tealâ’nın emrine yahut Rasulünün (s.a.) emrine racidir.

Bu ayet emrin zahirî şeklinin vücup ifade ettiğine delildir. Zira emrolunan şeyi terk eden kimse bu emre muhalif olmaktadır. Emre muhalif olan da ceza­ya müstahaktır. Dolayısıyla emrolunan şeyi terk eden cezaya müstahak olmak­tadır. Vücubun da bundan başka manası yoktur.

Ayet aynı zamanda sadece münafıkları değil, Allah Tealâ’nın emrine ve Rasulünün emrine muhalif olan herkesi içine almaktadır.

Cenab-ı Hak daha sonra sureye mahlûkatın çerçevesini beyan ederek ve bütün yaratıkların Allah’ın hakimiyeti ve ilmi altında olduklarını beyan ederek son vermekte ve şöyle buyurmaktadır:

“İyi bilin ki göklerde ve yerde olan her şey mutlaka Allah’ındır. O içinde bulunduğunuz durumu gayet iyi bilir.”

Burada ayetteki “kad” edatı daha önceki gibi tahkik içindir. Yani göklerde ve yerde olan her şey yaratık, mülk, ilim, tasarruf, var etme ve yok etme açısından Allah’a mahsustur. O, kulların nezdindeki gizli-açık her şeyi bilir. Münafıklar durumlarını gözlerden örtmeye ve gizlemeye gayret etseler de münafıkların durumları Allah’a nasıl gizli kalır?

“Allah içinde bulunduğunuz durumu gayet iyi bilir.” ifadesinin manası şudur: Allah sizin durumunuzu bilir, görür, O’ndan zerre ağırlığınca bir şey gizli kalmaz. Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca bir şey, ne bundan daha küçüğü ne de daha büyüğü Rabbinden gizli kalmaz. Hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Yunus, 10/61).

“Kendisine döndürülecekleri gün Allah onlara yaptıklarını haber verecek­tir. Allah her şeyi gayet iyi bilir.” Yani Allah Tealâ kıyamet gününde onlara giz­ledikleri kötü amelleri bildirecek ve onları hakkıyla cezalandıracaktır: “İnsana o gün öne aldığı ve geciktirdiği her şeyi bildirilecektir.” (Kıyamet, 75/13); “Onlar yaptıklarını hazır olarak buldular. Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez. ” (Kehf, 18/49). Allah her şeyi kuşatan tam bir ilme sahiptir. Onlara bu durumu bil­direcek, hesap ve arz gününde ansızın bu bilgiyle onların karşısına çıkacaktır. Bu, Allah Tealâ’ya has, hüküm verme hususuna delildir.

Advertisements