26

٢٦

ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا حِسَابَهُمْ

(26) sümme inne’ aleyna hisabehüm
Sonra şüphesiz onların hesapları da bize aittir

(26) Then it will be for Us to call them to account.

1. summe : sonra
2. inne : muhakkak
3. aleynâ : bize ait
4. hisâbe-hum : onların hesapları

ثُمَّ sonraإِنَّ elbetteعَلَيْنَا bize aittirحِسَابَهُمْonları hesaba çekmek de


AÇIKLAMA

“Onlar develerin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” Allah Tealâ uyarısına deve ile başlamıştır. Halbuki onlar, hayvanlarının ekseriyetini ve çevrelerindeki mahlukâtm en büyüğünü oluşturan develeri görüyorlar. Allah onu öyle harika bir şekilde yaratmışki! Deve büyük cüsseli, çok güçlü, harika vasıfları olan acaip ve ilginç bir varlıktır. Buna rağmen, ağır yüke müsaittir, küçük çocuğa bile itaat eder, eti yenir, tüyünden yararlanılır, sü­tü içilir, açlığa ve susuzluğa dayanıklı olduğu için uzun mesafeli yollara da­yanıklıdır.

“Göğün nasıl yükseltildiğine?” Göğün, yerin üstünde direksiz olarak nasıl yükseldiğini görmüyorlar mı? Allah Tealâ buyuruyor ki: “Üstlerindeki göğe bakmadılar mı, onu nasıl bina ettik. Onu nasıl donattık. Onun hiçbir gediği de yoktur.” (Kâf, 50/6).

“O dağlara, nasıl dikilmiştir o!” Yerin üstünde dimdik yükselmiş ola­rak yapılmış. Yer üzerindekileri kaydırmasın diye sabitleştirilmiş, çakıl­mıştırlar. Onlara bakmak, heybet ve hayreti doğurur. Çölde ve karada yürüyenler onların varlığı ve dizilişinden yararlanırlar. Su kaynaklarından çoğu onlardan kaynar. Onlarda pek çok yararlar, bol madenler vardır. Çe­şitli harika renkleri olan büyük, dev kayalar onlardan kesilir.

“O yere, nasıl yayılıp döşenmiştir o.” Üzerindekiler istikrar bulsun, içindeki gömülü madenler ve kaynaklardan, hayat ve geçimin sağlandığı bitkiler, ekin ve çeşitli ağaçlardan yararlansınlar diye yayılıp döşenmiş, hazırlanmıştır.

Yerin yayılmışlığı, bakan ve üzerinde durana göredir. Bu onun küre şeklinde olmadığını göstermez. Razi’nin de kaydettiği gibi küre, çok büyük olduğunda her parçası düz alan olarak görünür.

Başkalarının değil de bu mahlukâtın anılması, bakan insana en yakın eşya olmasındandır. Arap sabah akşam devesini görür. Kendisini gölgele­yen göğü, yanıbaşındaki dağları ve onu taşıyan yeri müşahede eder.

Allah Tealâ bunun peşinden Peygamber’e (s.a.) söz konusu delillerle öğüt vermesini emrederek buyuruyor ki:

“Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde zorla­yıcı değilsin.” Ey Muhammed! İnsanlara, kendilerine gönderildiğin şeyi ha­tırlat, onlara vaaz ver, korkut. Bakışlarını diriliş ve dönüşün de içinde olduğu Allah’ın kudretini gösteren bu delil ve belgeleri, diğer benzerlerini düşünmeye zorla ve yönlendir. Senin üzerinde sadece hatırlatma görevi vardır. Bu maksat için gönderildin. Onlara Allah’a ve peygamberliğine imana sevkedecek, dilediğine zorlayacak bir güç ve otoriten yoktur. İman ederlerse hidayet bulmuş olurlar. Yüz çevirirlerse, o zaman sapmış ve küf­retmiş olurlar. Nitekim Allah Tealâ buyurdu ki: “Senin üzerinde ancak teb­liğ vardır. Hesap bizim üzerimizedir.” (Ra’d, 13/40).

“Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin” sözü, sadece hatırlatma göre­vinin vurgulanmasıdır. Ayetin benzerleri şu ayetlerdir: “Sen hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus, 10/99), ” Onların üstünde bir zorba değilsin sen. Onun için benim tehditimden korkacaklara Kur’an ile öğüt ver.” (Kâf, 50/45).

Ahmed, Müslim, Tirmizi, ve Nesai, Cabir”den rivayet ettiler. Rasulullah (s.a.)’ın şöyle buyurduğunu söyledi: “Lailâhe illallah deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Onu dediklerinde, kanlarını ve hakkı hariç mallarını benden korumuş olurlar. Hesapları da Allah azze ve celle’ye aittir. Sonra da şu ayeti okudu:” Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”

“Ancak kim yüz çevirir ve inkâr ederse, Allah onu en büyük azapla azaplandırır.” Ama vaaz ve öğütten kaçan, kalbi ve dili ile hakkı inkâr edene Allah, ölüm, esaret ve malın ganimeti gibi dünya azabı dışında ebedî bir cehennem azabı ile azap eder. Zira senin onlar üzerinde bir gücün yok. O onların üzerinde hakimdir. O’nun elinden ve otoritesinin sınırlarından çıkamazlar.

İmam Ahmed, Ebu Ümame el-Bahili’den şöyle rivayet etti: Ali, Halid b. Yezid b. Muaviye’ye uğradı. Ona Rasulullah (s.a.)’dan işittiği en yumu­şak kelimeyi sordu. Dedi ki: Rasulullah (s.a.)’ı şöyle buyururken işittim: “Bilesiniz. Hepiniz cennete gireceksiniz; devenin sahibinden kaçtığı gibi Allah’tan kaçan hariç.”

Ardından Allah Tealâ diriliş hesap ve azabın vukuunu tekid ederek buyurdu ki:

“Şüphesiz onların dönüşleri ancak bizedir. Sonra muhakkak onları he­saba çekmek bize düşer.” Onların dönüşleri, varacakları yer bizedir. Dirilme ile Allah’a döndükten sonra amellerine karşılık hesaplarını biz göreceğiz. Hayır ise hayır, şer ise şer. Yüz çevirenler için kaçamak yoktur. Yalanlayıcılann cezadan kurtuluşları da yoktur. Bu ayetlerdeki “biz” anlamına ge­len zarf veya car ve mecrurunun öne alınması, özelleştirme ve tehditin etk­isini artırmak içindir. Yani onların dönüşleri, intikama ve her gruba cezası­nı vermeye muktedir olan Cebbar’dan başkasına değildir. Onların hesapla­rı da, yüce bir hikmetin gereği olarak sadece O’nun üzerinedir. Küçük ve büyük için hesap gören O’dur