59

٥٩

وَمَا مَنَعَنَا اَنْ نُرْسِلَ بِالْايَاتِ اِلَّا اَنْ كَذَّبَ بِهَاالْاَوَّلُونَ وَاتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَا وَمَانُرْسِلُ بِالْايَاتِ اِلَّا تَخْويفًا

(59) ve ma meneana en nürsile bil ayati illa en kezzebe bihel evvelun ve ateyna semuden nakate mübsiraten fe zalemu biha ve ma nürsilü bil ayati illa tahvifa
bizi men edemedi o ayetleri göndermekten ancak yalanladı o mucizeleri evvelkiler biz semud kavmine gözle görülen dişi deveyi verdik de onun sebebi ile zalim oldular biz göndeririz mucizeleri ancak korkutmak (için)

(59) And we refrain from sending the Signs, only because the men of former generations treated them as false: we sent the She camel to the Thamud to open their eyes, but they treated her wrongfully: we only send the Signs by way of terror (and warning from evil).

1. ve mâ menea-nâ : ve bizi engellemedi, bize mani olmadı
2. en nursile : bizim göndermemiz
3. bi el âyâti : âyetleri, delilleri, mucizeleri
4. illâ : ancak, yalnız
5. en kezzebe : yalanlamak
6. bi-hâ : onu
7. el evvelûne : öncekiler, evvelkiler
8. ve âteynâ : ve biz verdik
9. semûden : Semud kavmine
10. en nâkate : dişi deve
11. mubsıraten : görünür olarak, görünen
12. fe zalemû : sonra zulmettiler
13. bi-hâ : ona
14. ve mâ nursilu : ve biz göndermedik
15. bi el âyâti : âyetleri, delilleri, mucizeleri
16. illâ : ancak, den başka
17. tahvîfen : korkutucu olarak


SEBEB-İ NÜZUL

Daha önce (Ra’d Sûresi’nin 31. âyetinin nüzul sebebinde) de geçtiği üzere Vâhıdî’nin kendi isnadiyla Zübeyr ibnu’l-Avvâm’dan rivayetinde Zübeyr şöyle anlatıyor:

Kureyş müşrikleri bir gün Hz. Peygamber (sa)’e geldi ve şöyle dediler: Sen, kendisine vahy gelen bir peygamber olduğunu iddia ediyorsun. Süleyman’a rüzgâr, Musa’ya deniz müsahhar kılınmıştı. İsa, Ölüleri diriltirdi. Sen de Allah’a dua et de şu dağları yürütüp bizden uzaklaştırsın ve yerden bize nehirler akıtsın da ziraat yapalım mahsullerinden yiyelim. Yok bunu yapamazsan dua et bizim için ölülerimizi diriltsin biz onlarla, onlar bizimle konuşsunlar. Yok bunu da yapamazsan Allah’a dua et şu altındaki kayayı altına çevirsin, ondan yontup yontup alalım ve yaz kış seferlere çıkmaktan kurtulup onunla geçinelim. Değil mi ki sen de o peygamberler gibi bir peygamber olduğunu iddia ediyorsun.”

Biz de Hz. Peygamber (sa)’in etrafında idik ki o sırada ona vahy gelmeye başladı. Biraz sonra açıldı ve: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki istedikleriniz bana verildi. Ben dileseydim hemen o anda olacaktı. Fakat (Rabbım) beni muhayyer bıraktı: Ya rahmet kapısından girecektiniz de mü’minleriniz iman edecekler, ya da kendiniz için seçtiğinize bırakılacaksınız da rahmet kapısını bulamayıp dalâlette kalacaktınız. Ben, rahmet kapısını tercih ettim. Rabbım bana haber verdi ki istediklerinizi size vermemden sonra da küfürde devam etmeniz halinde size öyle bir azâb edecekti ki sizden önce hiç kimseye öyle azâb etmemiştir.” buyurdu ve işte bunun üzerine bu: “Bizi, mucizeler göndermekten alakoyan ancak onlardan öncekilerin o mucizeleri yalanlamış olmalarıdır.” ve “Bir Kur’ân ki eğer onunla dağlar yürütülseydi…” (Ra’d, 13/31) âyet-i kerimeleri nazil oldu.

Hafız Ebu Ya’lâ’nın Müsned’inde yine Zübeyr ibnu’l-Avvâm’dan rivayet olunan haber daha ayrıntılı ve ayrıntılarda bir takım farklılıklar arzetmektedir ve olay, sadece bu âyet-i kerimenin değil, peşpeşe üç âyet-i kerime ile Ra’d Sûresinin 31. âyetinin de inmesine sebep olmuştur. Şöyle ki:

“En yakın akrabalarını inzâr et…” (Şuarâ’, 26/114) âyet-i kerimesi nazil olduğunda Rasûlullah (sa), Ebu Kubeys dağına çıkıp “Ey Abdimenâf ailesi, ben uyarıcıyım!” diye bağırdı. Bu seslenme üzerine Kureyş oraya geldiler. Hz. Peygamber (sa) onları (iman etmedikleri takdirde onları beklemekte olan azâb ile) korkuttu ve uyardı. “Sen, kendisine vahy gelen bir peygamber olduğunu iddia ediyorsun. Rüzgâr ve dağlar Süleyman’ın buyruğuna verilmişti. Deniz Musa’nın buyruğu altına verilmişti. İsa ise ölüleri diriltirdi. Şimdi sen de (eğer iddia ettiğin gibi bir peygamber isen Allah’a dua et de şu dağları yerinden yürütüp bizden uzaklaştırsın, bize yerden nehirler çıkarıp akıtsın da toprağı sürelim, ziraat yapalım ve elde edeceğimiz ürünlerden yiyelim. Yok eğer bunu yapamazsan Allah’a dua et de bizim için ölülerimizi diriltsin; biz onlarla konuşalım, onlar bizimle konuşsunlar. Yok eğer bunu da yapamazsan Allah’a dua et de şu altındaki kayayı altına çevirsin, ondan yontup altın alalım; şu (ticaret yapmak için çıktığımız ve bizi çok yoran) yaz ve kış seferlerinden bizi kurtarsın. Madem ki sen, o peygamberler gibi olduğunu iddia ediyorsun bunları yap da görelim!” dediler.

Zübeyr ibnu’l-Avvâm anlatmaya şöyle devam eder: Bizler de Hz. Peygamber (sa)’in çevresinde idik. Birden ona vahy gelmeye başladı. Vahy bitip de Efendimiz (sa) açılınca buyurdu ki: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki sizin istedikleriniz bana verildi. Dilemiş olsaydım hemen meydana gelecekti. Fakat “Rahmet kapısından girmeniz ve iman edeceklerinizin iman etmesi ile kendiniz için seçtiğinizin size verilmesi, rahmet kapısını bulamamanız ve sizden kimsenin iman edememesi arasında muhayyer bırakıldım da rahmet kapısını ve sizden iman edeceklerin iman etmesini seçtim. Ayrıca bana haber verdi ki bu istediklerinizi size verdiği ve siz de iman etmediğiniz takdirde size öyle azâb edecekti ki şimdiye kadar o azabı âlemlerde kimseye yapmamıştır.” Ve ravi: “Bizi, mucizeler göndermekten alakoyan ancak onlardan öncekilerin o mucizeleri yalanlamış olmalarıdır…” âyetleri nazil oldu deyip üç âyet-i kerimeyi okudu Ve “Bir Kur’ân ki eğer onunla dağlar yürütülseydi veya yer onunla parça parça edilseydi, yahut onunla ölüler konuşturulsaydı…” (Ra’d, 13/31) âyet-i kerimesi de nazil oldu, dedi.

İbn Abbâs’tan rivayette o şöyle anlatıyor: Mekke halkı Hz. Peygamber (sa)’den, Safa tepesini altına çevirmesini, yerlerinin genişleyip ziraat yapabilmeleri için dağları kendilerinden uzaklaştırmasını istemişlerdi. Hz. Peygamber (sa)’e: “Dilersen onlara mühlet verelim, belki içlerinden seçeceklerimiz (ve iman edecekler) çıkar; dilersen istediklerini verelim ama inkâr ederlerse kendilerinden öncekilerde olduğu gibi onlar da helak olunurlar.” denildi de Hz. Peygamber: “Bilâkis onlara mühlet verip te’hir eyle.” dedi ve bunun üzerine Allah Tealâ: “Bizi, mucizeler göndermekten alakoyan ancak onlardan öncekilerin o mucizeleri yalanlamış olmalarıdır.” âyet-i kerimesini indirdi.

Katâde’den rivayete göre Mekke halkı Hz. Peygamber (sa)’e gelmişler ve: “Eğer söylediklerin gerçek ve bizim sana iman etmemiz seni sevindirecekse Safa tepesini bizim için altına çevir.” demişler de hemen Cibrîl gelmiş ve: “Eğer dilersen kavminin istediği olacak, meydana gelecek ama eğer bu durumda iman etmezlerse kendilerine hiç mühlet verilmiyecek ve helak olunacaklar. Dilersen de kavmine mühlet vereceğim ve rıfk ile muamele edeceğim.” demiş. Hz. Peygamber (sa)’in: “Bilâkis kavmime rıfk ile muamele etmeni ve mühlet vermeni isterim.” demesi üzerine de Allah Tealâ: “…Semûd’a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik…” âyeti ile “Onlardan önce helak ettiğimiz hiçbir memleket halkı iman etmedi de şimdi bunlar mı iman edecekler?!” (Enbiyâ, 21/6) âyet-i kerimesini indirdi.

Advertisements