96

٩٦

اُحِلَّ لَكُمْ صَيْدُ الْبَحْرِ وَطَعَامُهُ مَتَاعًا لَكُمْ وَلِلسَّيَّارَةِ وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ مَا دُمْتُمْ حُرُمًا وَاتَّقُوا اللّهَ الَّذى اِلَيْهِ تُحْشَرُونَ

(96) ühille leküm saydül bahri ve taamühu metaal leküm ve lis seyyarah ve hurrime aleyküm saydül berri ma duntum hurumen vettekullahellezi ileyhi tuhşerun

size helal kılındı deniz avı, ve onu yemek size ve yolcu olanlarınıza fayda olsun (diye) ihramda olduğunuz müddetçe kara avı size haram kılındı huzuruna varıp toplanacağınız Allah’tan sakının

(96) Lawful to you is the pursuit of water game and its use for food, for the benefit of yourselves and those who travel but forbidden is the pursuit of land game as long as ye are in the sacred precincts or in pilgrim garb. And fear Allah, to whom ye shall be gathered back.

1. uhille lekum : size helâl kılındı
2. saydu el bahri : deniz avı
3. ve taâmu-hu : ve onun yenmesi
4. metâan lekum : sizin için bir meta olarak, fayda sağlamak üzere
5. ve li es seyyârati : ve gezici topluluk için, yolcular için
6. ve hurrime : ve haram kılındı
7. aleykum : sizin üzerinize, size
8. saydu el berri : kara avı
9. mâ dumtum : olduğunuz müddetçe, sürede
10. hurumen : ihramda olarak
11. ve ittekû allâhe : ve Allâh’a karşı takvâ sahibi olun,
12. ellezî : o ki
13. ileyhi tuhşerûne : ona haşr olacaksınız, huzurunda toplanacaksınız

أُحِلَّ helâl kılındıلَكُمْ sizeصَيْدُ avıالْبَحْرِ denizوَطَعَامُهُ ve onu yemekمَتَاعًا bir fayda olmak üzereلَكُمْ hem sizeوَلِلسَّيَّارَةِ hem de yolcuyaوَحُرِّمَharam kılındıعَلَيْكُمْ sizeصَيْدُ avı daالْبَرِّ karaمَا دُمْتُمْ olduğunuz süreceحُرُمًا ihramdaوَاتَّقُوا sakınınاللَّهَ Allah’tanالَّذِي kiإِلَيْهِ O’nun huzurundaتُحْشَرُونَ toplanacaksınız


AÇIKLAMA

Ey Allah’ı ve Rasulünü tasdik edenler! Allah şüphesiz sizleri pek çok av hayvanını yanınıza göndererek yahut da bir miktar av hayvanı ile ki bu da ka­ra avıdır mutlaka imtihan edecektir. Sizler bu av hayvanlarını ellerinizle ya­kalayabilir yahut mızraklarınızla avlayabilirsiniz. İşte bu küçüğü ve büyüğü ile av hayvanlarının hükmünü açıklamaktadır. Özellikle el ve mızrakların zik­redilmesi çoğunlukla avın bu vasıtalarla gerçekleştirilmesi sebebiyledir.

“Bir şey” buyruğunun nekre (belirtisiz) gelmesi o av hayvanının küçümse­necek basit bir şey olduğunu anlatmak içindir. Onlar bu önemsiz şeylerle sı­nandılar. Bu gibi basit şeyler karşısında sebat göstermeyen kimsenin dinin başka alanlarında zorlu mihnetler ve sıkıntılar karşısında nasıl sebat göstere­bilir? Şunu da bilmek gerekir ki, özellikle yolculuk esnasında ihtiyaç doğabilir ve ayrıca av hayvanı da lezzetli ve canın çektiği bir yemektir. Sınama, nefse hoş gelen ve kolaylıkla elde edilebilecek bir şeyin terk edilmesinin istenmesi şeklinde ortaya çıkar ve bunu yapmak nefse daha ağır gelir. Aynı şekilde bu amel takvayı da daha bir belgelendiricidir ve Allah’tan korkunun daha açık bir alâmetidir.

Aynı şekilde avlanmak, tuzak kurmak, ağ sermek ve buna benzer yollarla da yapılır. Bu tuzak ve ağlara yakalanan avlar bunların sahibine ait olur. Eğer başka bir kimse av hayvanını kovalayarak bu gibi yerlere sığınmak zorunda bı­rakırsa, bu ağ ve tuzakların sahipleri, o av hayvanında ötekine ortak olur.

Daha sonra Yüce Allah şu buyruğuyla bu imtihan ya da sınamanın sebebi­ni şöylece beyan etmektedir: “Allah kendisinden korkanları ayırd etmek için…” Yani Yüce Allah ihramlı olduğunuz halde sizleri imtihan eder ki, ezelden beri bilmiş olduğu itaat ehli kimlerdir, ona isyan edecek olanlar kimlerdir, dünya hayatında fiilen ortaya çıksınlar. Şüphesiz ki imanın sağlamlığı açık ve görülen hallerde olduğu gibi, gizli saklı hallerde de Allah’tan korkuyu ortaya çıkartır. Kısacası Yüce Allah sizlere sınayan kimsenin, sınadığı kimselere karşı davran­dığı gibi davranmayı diler; her ne kadar ezelden beri ne şekilde davranacağını­zı biliyor idiyse de. Çünkü o bununla nefislerin arınmasını, temizlenmesini ve saflaşmasını murad etmektedir.

“Bundan sonra kim aşırı giderse…” Yani av hakkında bu rahatlatıcı açıkla­malardan sonra kim Allah’ın sınırlarını aşacak olursa o kimse için ahirette ol­dukça acıklı ve çetin bir azap vardır. Çünkü böyle bir kimse Yüce Allah’ın ken­disini sınamasına aldırış etmemiştir. Zira uyarıdan sonra uyarıya aykırı hare­ket etmek bile bile hakka karşı direnmektir ve Allah’ın emirlerine aldırış etmemektir.

Daha sonra Yüce Allah ihramlı halde iken kara avını haram kılarak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Siz ihramda iken avı öldürmeyin.” Bu genel nehiy erkeği ile dişisi ile bütün Müslümanlar hakkındadır. Bundan önceki, “…sizi muhakkak imtihan edecektir” buyruğunda sözü geçen sınama işte budur.

O bakımdan ey Allah’ı, Rasulünü ve Kur’an-ı Kerim’i tasdik edenler! Siz­ler hac ya da umre için ihramlı bulunduğunuz bir sırada her ne şekilde olursa olsun kara avını öldürmeyiniz. İster doğrudan, ister işaret ederek veya göstere­rek sebep teşkil etmekle böyle bir öldürmeye kalkışmayın. İhramlı olmasanız da Mekke’nin ve Medine’nin harem bölgesinde bunu yapmayınız. Sünnet-i seniyede de böylece varit olmuştur. Nitekim Resulullah (s.a.) ashab-ı kirama, “İşarette bulundunuz mu, gösterdiniz mi?” diye sorunca onlar, “Hayır” dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.), “O halde yiyiniz” demiştir.

Bu ayet-i kerime ihramlı olan kimsenin harem sınırları içerisinde veya dı­şında olsun kayıtsız ve şartsız olarak avlanamayacağının delilidir. Aynı şekilde ihramlı olmayan kişinin de harem sınırları içersinde avlanamayacağını göster­mektedir.

Cumhurun görüşüne göre ihramlı olan bir kimse, avlanılmamış ve av kas­tıyla öldürülmemiş ise av hayvanının etinden yiyebilir. Çünkü Nesaî, Tirmizî ve Dârakutnî Hz. Cabir yoluyla Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğunu rivayet ederler: Kendiniz avlamadığınız ve sizin için avlanmadığı sürece kara avı sizin için helâldir.

Hanefîlerin görüşüne göre de ihramda olmayan bir kimse tarafından av­landığı takdirde ihramlı bir kimsenin bütün av hayvanlarından her halükârda yemesi caizdir. İster onun için avlanılmış olsun, ister başkası için. Çünkü Yüce Allah’ın “Siz ihramda iken avı öldürmeyin” buyruğunun zahirî anlamı bunu göstermektedir. Bu emirde av hayvanının ihramlılar tarafından avlanıp öldü­rülmesi haram kılınmıştır. Başkalarının avladığı bunun kapsamında değildir. Diğer taraftan asıl adı Zeyd b. Ka’b olan el-Behzî hadisi de bunu ifade etmekte­dir. Malik ve başkalarının Resulullah (s.a.)’tan rivayeti yaralı bir yaban eşeği zebra) hakkında Hz. Ebu Bekir’e emir vererek yol arkadaşları arasında pay­laştırdığını ortaya koymaktadır. Ebu Katâde’nin Hz. Peygamberden naklettiği rivayette de şöyle denilmektedir: “Şüphesiz bu Yüce Allah’ın size verdiği bir ziyafettir.” Peygamber (s.a.) de ashab-ı kiram da kendilerine hediye edilen yaban eşeği (zebra) etinden yemişlerdir.

Yüce Allah’ın, “Ellerinizin… erişebileceği şeyle” buyruğu gereğince avdan iayıt, avlanılan hayvandır. İlim adamları bunun medlulü ile neyin kastedildiği nususunda farklı görüşlere sahiptir. Hanefîlerin görüşüne göre bundan kasıt iayıtsız ve şartsız olarak ister eti yenen, ister yenmeyen olsun evcil olmayan hayvandır. Çünkü av, yenilsin yenilmesin avlanılan bütün hayvanları kapsamı­na alan genel bir isimdir. Arapça ‘sayd’ kelimesinin bu manaya delâleti de ga­yet açıktır. Araplar avlanırlardı ve av kelimesini de elleriyle, mızraklarıyla ya­kaladıkları her bir hayvan hakkında kullanırlardı.

Şafiîler ise bunun yenen hayvanlara has olduğunu kabul ederler. Çünkü yenilmesi haram olan şey av olmaz. Bundan dolayıdır ki bunun tazminatı ge­rekmemektedir. Bu sebeple bu hayvanların av hayvanı olması da söz konusu değildir. Çünkü av denilen şey, yenilmesi helâl olan şey demektir. Zira Yüce Allah bu ayet-i kerimeden sonra şöyle buyurmuştur: “Sizin için denizde avlan­mak ve o avı yemek size de yolcuya da fayda olmak üzere helâl kılındı. İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı.” Fahreddin er-Razî’nin Şafiî lehine delil olarak zikrettiği budur. Hakikatte ise bu zayıf bir delildir. Çünkü bu ayet-i kerime bir husus ifade etmektedir ve bu husus da şüp­hesiz ki av denilen şeyin, eti yenen av hayvanı olup olmadığı değildir. Çünkü Yüce Allah’ın “Size de… fayda olmak üzere” buyruğu, yemek suretiyle yahut da başka yollarla meselâ giyim veya süs eşyası olarak kullanmak gibi herhangi bir yolla daha kapsamlı bir yararlanmayı ifade eder.

Aynı şekilde Râzî, Şafiî lehine bir başka delil daha zikretmektedir ki o da Buharî, Müslim, Nesaî ve İbni Mace tarafından Hz. Aişe yoluyla gelen meşhur hadis-i şeriftir: “Beş fasık (bozguncu) vardır ki, ihramlı bir kimse için bunları öldürmekte vebal yoktur: Karga, çaylak, akrep, fare ve saldırgan köpek.” Buharî’nin lafzı böyledir. Bir diğer rivayette ise, “Saldırgan yırtıcı hayvan” denil­mektedir. Müslim’in rivayetinde ise, “Bunlar harem bölgesinde de harem dışın­daki bölgelerde de öldürülür” denilmektedir. Yine bu rivayette “ala karga” de denilmektedir. Saldırgan yırtıcı hayvan bu hususta açık bir nastır. Diğer taraf­tan bu hayvanlar fasık olmakla nitelendirilmiş ve bunların öldürülmelerinin helâl olduğu hükmü verilmiştir. Uygun niteliğin akabinde bu hükmün anılması ise, hükmün illetinin bu nitelik olduğu intibaını vermektedir. Bu da bu hay­vanların fasık olmalarının öldürülmelerinin helâl oluşunun illeti olduğunu gös­terir. Fasıklık ise eziyet vermektir ve bu da yırtıcı hayvanlarda vardır. O ba­kımdan bu, yırtıcı hayvanların öldürülmesinin caiz olmasını gerektirir  An­cak bu delil şöylece münakaşa edilebilir: Bu şu görüşü ileri süren Hanefîlere karşı delil olamaz: Av yenileni de yenilmeyeni de kapsamına alan genel bir isimdir. Delilin istisna edilip dışarıda tuttuğu şeyden başka hiç bir şeyi hariç tutmak mümkün değildir. Delil, beş fasığı dışarıda tutmaktadır ve buna sebep de bu hayvanların fasıklıklarıdır; av olmaları ya da yenilmeyecek türden olma­ları değildir.

Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, Fahreddin er-Razî’nin Şafiî lehine Kur’an-ı Kerim’den ve hadis-i şeriften ileri sürdüğü delil bu konudaki iddia le­hine delil olabilecek evsafta değildir. Burada avın yalnızca yenilecek hayvanla­ra has bir ifade olduğunu ispat etmek, ancak delil ile olabilir. Eğer bu ispatlanabilirse bu ayet-i kerime de Şafiîlerin lehine delil olur, aksi takdirde tahsise dair delil ortaya konuluncaya kadar ayetin umum ifade ettiği açıkça ortadadır.

Yüce Allah’ın, “Siz ihramda iken avı öldürmeyin” emri karada ve denizde bütün av hayvanlarını kapsayan umumî bir lafızdır.

Fakat daha sonra Yüce Allah’ın, “İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı” buyruğu gelmekte ve bu kayıtsız şartsız ola­rak deniz avını mubah kılmaktadır.

Daha sonra Yüce Allah kasten öldürme halinde ihramlı iken avlanmanın cezasını şöylece beyan etmektedir: “İçinizden kim onu bilerek öldürürse” yani aranızdan her kim ihramlı iken bilerek, kasten av hayvanlarından herhangi bi­risini öldürecek olursa, öldürdüğü hayvana eğer varsa şekil ve görünüş itiba­riyle benzeyen davarlardan birisini ceza olarak kurban eder. Eğer onun benzeri bulunmayacak olur ise kıymetini ödemek gerekir.

Devekuşunun benzeri büyük baş hayvan (dişi deve), yabani eşeğin (zebra) benzeri inek, ceylanın benzeri koyun olabilir. Kuşlarda ise Mekke güvercinleri dışında kıymetleri ödenir. Çünkü Mekke güvercinine karşı koyun kurban edi­lir, bu hususta selefe uyulur. Darakutnî’nin Cabir’den rivayetine göre Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “İhramlı bir kimse sırtlan avlarsa bir koç, ceylan avlarsa bir koyun, tavşan avlarsa (bir yaşını bitirmemiş) dişi oğlak, kös­tebek avlarsa dört aylık bir kuzu (kurban etmesi) gerekir.”

Dikkat edilecek olursa ayet-i kerimenin zahiri kasten öldürme halinde ce­zayı dile getirmektedir. Şu kadar var ki İmam Ahmed’in dışında cumhur, kişi av hayvanını ister kasten, ister hata yoluyla öldürsün, ister ihramda olduğunu bilerek, ister unutarak öldürmüş olsun cezanın söz konusu olduğu görüşünde­dirler. Bu konuda onlar, sabit olan nebevi sünnet gereğince amel ederler. Kur’an’da kasten öldürmenin özellikle zikredilmesi ise tekrar bu işi yaptığı takdirde yine cezanın söz konusu olacağını belirtmek içindir. Çünkü böyle bir cezayı gerektiren, onun av hayvanını hata yoluyla öldürmesi değil, kasten öldürmesidir. İmam Ahmed’den gelen bir rivayete göre o hatayla ve unutarak av hayvanını öldürenin herhangi bir ceza ödemeyeceği görüşündedir. Çünkü Yüce Allah özellikle burada kasten öldürmeyi söz konusu ettiğine göre bu böyle ol­mayanın hükmünün farklı olduğunu gösterir.

îbni Abbas, Malik, Şafiî, Muhammed b. el-Hasen ve İmamiyyenin görüşü­ne göre “benzer” den kasıt, onu andıran hayvandır. Çünkü Yüce Allah öldürü­len av hayvanının benzerini davarlardan olmakla kayıtlamıştır. Dolayısıyla benzer hayvanın davarlardan olması kaçınılmazdır. Bu ise ancak bu hayvanla­rın öldürülen hayvanlara benzer ve onları andırması halinde söz konusudur. O takdirde öldürülen hayvanın kıymetini ödemek gerekmez. Çünkü kıymet, da­var türünden değildir. Ömer, Ali, İbni Mes’ud ve onların dışındaki ashab-ı kira­mın görüşüne göre, devekuşuna karşılık bir büyükbaş hayvan (dişi deve), yaba­ni eşek (zebra) karşılığında bir inek ceza olarak kurban edilir… Ve bunun gibi.

Ebu Hanife ve Ebu Yusufun görüşüne göre yerine getirilmesi gereken ce­za, bir av hayvanı olmak itibariyle öldürülen avın kıymetidir. Kıymet ise avla­nılan yer ve zamana göre takdir edilir. Çünkü zaman ve mekâna göre kıymette de değişiklik olur. Zira Yüce Allah mutlak olarak öldürülenin benzerini ceza olarak ödemeyi öngörmüştür. Onun benzeri ise imkânsız bir şeydir. O bakım­dan mana itibariyle onun misline geçilir. Şeriatte de benzerin mutlak olarak zikredilmesi halinde tür ya da kıymet itibariyle ona ortak olanın kastedilmiş olması alışılmış bir şeydir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onun için size kim saldırırsa siz de tıpkı onun size saldırdığı gibi karşılık verin.” (Ba­kara, 2/194). Burada “gibi (benzer, misil)”den kasıt, mislî şeylerde tür itibariyle kıyemî şeylerde de kıymet itibariyle ona benzer kastedilir. Hayvan ise kıyemî şeylerdendir. O bakımdan onun ücretini ödemek gerekir. Daha uygun olanı ise türleri arasında farklılık olan şeyler hakkında “benzer” ile kastedilenin kıymet olmasıdır. Şeriat mislî şeylerden olup telef edilenlerin tazminatı hususunda şeklen benzerliği nazar-ı itibare almamıştır. Hanefîlerin görüşünü Yüce Allah’ın, “Sizden iki adil kimsenin hükmü ile” buyruğu desteklemektedir. Müslü­man ve adaletli iki hakeme baş vurmak ancak değerlendirme açılarının ve bil­gilerin farklı olabildiği şeyler hakkında söz konusudur. Bu da kıymettir.

Daha sonra Yüce Allah yerine getirilecek cezanın belirlenmesi hakkında, “Sizden iki adil kimsenin hükmü ile” diye buyurmaktadır. Yani cumhurun gö­rüşüne göre, benzerinden ceza olarak kesilecek davarın benzer olmaması halin­de kıymeti belirleyecek olanlar adaletli, mümin iki kişidir. Çünkü av hayvanı ile onun benzerini belirlemek için konu ile ilgili iki bilirkişinin takdirine gerek vardır. Çünkü insanların çoğu bu konuda yeterli bilgiye sahip olmayabilirler.

Ceza olarak kurban edilecek olan benzer hayvan Mekke’nin harem hudut­ları içerisinde kesilir. Çünkü Yüce Allah, “Kabe’ye götürülecek bir hayvan” diye buyurmaktadır. Yani ceza hayvanı (meselâ, bir koyun yahut bir koç) Kabe’ye ulaşacak bir hediye kurbanı olarak gönderilir ve Kabe yakınlarında kesilir, eti Harem bölgesi fakirlerine dağıtılır. İttifakla bundan kasıt ise, orada kesilip Ha­rem bölgesinin fakirlerine dağıtılmak suretiyle etin Harem’e ulaşmasıdır.

Daha sonra şeriat ruhsat tanıyarak hediye kurbanının kesilmesi, yoksul­lara yemek yedirilmesi yahut oruç tutulması arasında mükellefi muhayyer bı­rakmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yahut kefareti fakirleri doyur­maktır veya bunun dengi oruç tutmaktır.”

Yani av hayvanını öldüren, öldürdüğü av hayvanının benzeri olan davarı kurban eder yahut her bir yoksula av hayvanının kıymeti kadar (bir müd) yedi­recek şekilde bir kefaret öder veya bu yiyeceğe denk düşecek kadar oruç tutar. Kişinin bu konuda muhayyer olduğu görüşü dört mezhepçe de kabul edilmiştir. Çünkü muhayyerlik ifade eden “ev veya, yahut” edatının zahiri bunu ifade eder. Ancak Hanefilerin görüşüne göre muhayyerlik yalnızca kıymet için söz konusudur. Hakkında hüküm verilen kişi kıymeti ödemekte muhayyer bırakı­lır. Dilerse bu kıymet ile bir hediye kurbanı satm alır ve her bir yoksula yarım­şar sâ’ buğday veya birer sâ’ hurma ve arpa verebilir. Ebu Hanife ile Ebu Yu-sufun görüşüne göre iki hakem, verilecek cezanın hediye kurbanı yahut yiye­cek veya oruç olarak kıymetini takdir ederler. Avı öldüren de bunlardan her­hangi birisini yapmakta muhayyer bırakılır. Muhammed b. el-Hasan ile Şafiî ise der ki: Hayır, burada muhayyerlik iki hakem hakkında söz konusudur. On­lar herhangi bir şey hakkında ne hüküm verirlerse, avı öldüren o hükme uy­mak zorundadır.

Kabe’den kasıt Haremdir. Özellikle onun anılması Kabe’yi tazim içindir. Şayet hediye kurbanını Harem bölgesi dışında kesecek olursa bu, yoksullara bir yemek yedirmek olur. Yemek yedirmek ise Harem içerisinde de, dışında da olur. Şafiî’nin görüşüne göre ise yemek yedirmek tıpkı hediye kurbanı gönder­mekte olduğu gibi Harem bölgesi içerisinde olur. Ancak ayet-i kerime bu husu­su ele almış değildir.

Yüce Allah böyle bir cezanın vacip oluşuna, “Ta ki bu suretle o, ettiğinin vebalini tatmış olsun” buyruğu ile gerekçe göstermektedir. Yani bizim av hay­vanını öldürme cezasını teşri edişimizin sebebi, ihramlı kimsenin emre uyma­yarak yaptığı işin vebalini yani fiilinin ağırlığını, işinin kötü akıbetini ve ihra­mın saygınlığını çiğnemesinin cezasını tattırmaktır.

Bununla birlikte geçmişte yapılan bu çeşit işler bağışlanmıştır. “Allah geç­mişi bağışladı.” Yani cahiliye döneminde yahut da bu haram kılma hükmün­den önce ihramlı iken öldürdüğünüz av hayvanları dolayısıyla Allah sizi so­rumlu tutmayacaktır.

Fakat, “Kim bir daha böyle yaparsa Allah ondan intikamını alır.” Yani bu yasaklayıcı hükümden sonra her kim ihramlı olduğu halde av hayvanını öldür­meye kalkışacak olursa şüphesiz ki emre muhalefeti ve günaha ısrarı dolayı­sıyla ahirette cezalandırılacaktır.

“Allah mutlak galiptir (Aziz’dir).” Yani Allah emrini yerine getirir, kimse Ona karşı koyamaz, isyankâr kimseler Ona karşı gelemezler. “İntikam sahibi­dir” yani yasaklanışından sonra günah işleyeni cezalandırır.

Cumhur tekrar aynı günahı işleyene kefareti farz görmektedir. Onlara gö­re öldürme tekrarlandıkça ceza da tekrarlanır. Çünkü onun ahirette göreceği azap dünyada da cezayı yerine getirmesinin vacip oluşuna mani değildir.

Ayet-i kerime, dünyevî cezanın eğer günah tekrarlanmayacak olursa, ahiretteki cezayı engelleyeceğini göstermektedir. Fakat bu suç tekrarlanacak olur­sa, bu sefer günahkâr dünyevî ceza olan kefaret ile uhrevî ceza olan cehennem ateşini birlikte hak kazanır.

Deniz avı ise helâldir. “Sizin için deniz avı ve onu yemek… helâl kılındı.” Yani denizde avlanmak ve denizin kıyıya attığı şeyleri yemek sizin için mubah­tır. İhramlı olan bir kimse, ister canlı olsun, ister ölü olsun denizden yakalanan avları yiyebilir. Bu hayvanı ister deniz kıyıya atmış olsun, ister kendiliğinden ölüp su üzerine çıkmış olsun; yahut da su geri çekildiği için karada ölü kalmış olsun. Bu hüküm Resulullah (s.a.)’min dört Sünen sahibinin Ebu Hureyre’den rivayetine göre haber verdiği şu hadisinde dile getirilmiştir. “Onun suyu terte­mizdir, meytesi (ölüsü) de helâldir.”

“Size de yolcuya da fayda olmak üzere…” yani ister yolculuk halinde olun, ister ikamet halinde olun, kendisinden yararlanabilmeniz için biz size bunları helâl kıldık. Her kim yolculuk halinde değilse, denizin taze avından yesin. Kim de yolculuk halinde ise eğer yolculuğu denizde ise taze taze yesin. Yahut kara­da yolculuk yapıyor ise konservesinden veya dondurulmuş olanından yiyebilir. Deniz avlarında bir takım faydalar vardır. Yolculukta olsun ikamet halinde ol­sun bu faydaları yiyerek de, saklayarak da olabilir ya da inci avcılığı yahut yağ­larını çıkarmak gibi yemenin dışında başka bir takım yollarla da deniz avından faydalanmak mümkündür. Bazan kemiklerinden, dişlerinden ve amber vb. ko­kusundan da faydalanmak mümkündür.

“İhramda bulunduğunuz müddetçe ise kara avı üzerinize haram kılındı.” Karada avlanan evcil olmayan hayvanlar ve kuşlar karada doğan ve orada bulunan yaratılış aslı itibariyle evcil olmayan hayvandır. Bunlar siz ihramlı oldunuz sürece bizzat da haramdır, sizin tarafınızdan avlanılmaları da haramdır. Ancak başkalarının avladığı böyle değildir. Sizden başkalarının avladıklarını  yahut sizin ihramsız olduğunuz halde avladıklarınızı yemenize mani yoktur. Çünkü daha önce geçen şu hadis-i şerif bunu ifade etmektedir: “Kara avı kendi­niz avlamadığınız yahut sizin için avlanmadığı sürece size helâldir.” Hanefîler konuyu daha da genişleterek ihramsız bir kimse tarafından avlandığı takdirde ıhramlının her halükârda av hayvanını yemesini caiz kabul ederler. Bu av hayvanı ister ihramlı için avlanmış olsun, ister onun için avlanmış olmasın. Onlar bu hükmü ayetin zahiri ile amel ederek vermişlerdir. Diğer taraftan Muhammed’in, Ebu Hanife’den, o İbnül-Münkedir’den, o Talha b. Ubeydullah’tan yap­tığı şu rivayete dayanırlar: “İhramlı kimsenin yediği av hayvanı hakkında tar­tışıyorduk. Resulullah (s.a.) uyuyordu. Bu sırada seslerimiz yükseldi ve Resulullah (s.a.) uyanıp şöyle buyurdu: “Ne hakkında çekişiyorsunuz?” Bizler, “ihramlı bir kimsenin yediği av eti hakkında” deyince, bize onu yememizi em­retti.” Müslim de Ebu Katade’nin şöyle dediğini rivayet etmektedir: Resulullah (s.a.) haccetmek üzere yola çıktı, biz de onunla birlikte yola çıktık. Aralarında Ebu Katade’nin de bulunduğu ashabından bir grubu bir kenara ayırarak, onla­ra “Benimle karşılaşacağınız vakte kadar deniz kıyısından yol alınız” dedi. De­niz kıyısında yola koyuldular. Ayrılmalarından sonra şöyle denildi: Ey Allah’ın rasulü, Ebu Katade dışında hepsi ihrama girdiler, o ihrama girmedi. Onlar bu şekilde yol alırlarken yabani bir eşek (zebra) sürüsü gördüler. Ebu Katade üzerlerine bir hamle yaptı, onlardan bir dişi eşek (zebra) öldürdü. Bineklerin­den inip etinden yediler. Daha sonra, “Biz ihramlı olduğumuz halde (av) eti ye­dik” dediler. Bu olayda şunlar da anlatılır: Sonunda Resulullah (s.a.)’tan hük­münü sordular, o da, “Peki aranızda ona bu işi yapmasını emreden yahut her­hangi bir şekilde ona işarette bulunan (görüş belirten) var mıdır?” diye sordu. “Hayır” demeleri üzerine Resulullah (s.a.), “O halde yiyebilirsiniz” dedi.

Daha sonra Yüce Allah ihramlı iken avlanma hükmüne dair açıklamaların sonunda takvayı emretmektedir. Nitekim bu gibi ifadelere baskın hükümlerin beyanı halinde de çoğunlukla rastlanılmaktadır. Yüce Allah burada da şöyle buyurmaktadır: “Sonunda huzuruna varacağınız Allah’tan korkun.” Yani Yüce Allah’ın size yasaklamış bulunduğu av hayvanları, içki, kumar gibi bütün masiyetler hususunda Allah’tan korkun. Size emretmiş olduğu farzları ifa etmek hususunda da ona itaat etmek suretiyle O’ndan sakının. O’na kalpten bağlana­rak itaat edin. Şüphesiz sizler mahşer günü O’na arz olunacaksınız. Dönüşü­nüz ve varacağınız yer O’nun huzurudur. Sizi zorlu bir hesaba çekecektir. İs­yankârı cezalandıracak, itaat edene de mükâfat verecektir. İşte bu açıklamanın amacı böyle bir helâl ve haram kılma emri akabinde işi sıkı tutmak ve uyarıda bulunmaktır. Aynı ifade içinde kıyameti ve mahşeri hatırlatmanın amacı ise sakındırmayı ileri dereceye götürmektir.

Advertisements