91

    RevelationCuzPageSurah
    92 591Nisa(4)

٩١

سَتَجِدُونَ اخَرينَ يُريدُونَ اَنْ يَاْمَنُوكُمْ وَيَاْمَنُوا قَوْمَهُمْ كُلَّمَا رُدُّوا اِلَى الْفِتْنَةِ اُرْكِسُوا فيهَا فَاِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ وَيُلْقُوا اِلَيْكُمُ السَّلَمَ وَيَكُفُّوا اَيْدِيَهُمْ فَخُذُوهُمْ وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ ثَقِفْتُمُوهُمْ وَاُولءِكُمْ جَعَلْنَا لَكُمْ عَلَيْهِمْ سُلْطَانًا مُبينًا

(91) setecidune aharine yüridune ey ye’menuküm ev ye’menu kavmehüm küllema ruddu ilel fitneti ürkisu fiha fe il lem ya’teziluküm ve yulku ileykümüs selem ve yeküffu eydiyehüm fe huzuhüm vaktüluhüm haysü sekıftümuhüm ve ülaiküm cealna leküm aleyhim sültanem mübina

diğerlerini de şöyle bulacaksın hem sizden emin olmak isterler (hem de) kavimlerinden emin olmak her ne zaman fitneye döndürülseler onun içine ters yüz giderler eğer, sizden ayrılıp çekinmezlerse sizinle barışa yanaşmazlarsa (taaruzdan) ellerini çekmezlerse onları yakalayın onları öldürün bulduğunuz yerde işte bunlar (için) ferman verdik size aleyhlerinde açık bir burhan

(91) Others you will find that wish to gain your confidence as well as that of their people: every time they are sent back to temptation, they succumb thereto: if they withdraw not from you nor give you (guarantees) of peace besides restraining their hands, seize them and slay them wherever ye get them: in their case we have provided you with a clear argument against them.

1. se-tecidûne : siz bulacaksınız
2. âharîne : başkaları
3. yurîdûne : istiyorlar
4. en : olmak
5. ye’menû-kum : sizden emin olmayı
6. ve ye’menû : emin olmayı
7. kavme-hum : kendi kavimlerinden
8. kullemâ : her zaman, her defa
9. ruddû : döndürülürdüler, çağırılırdılar
10. ilâ : …’a
11. fitneti : fitne
12. urkisû : tersine döndüler, geri döndüler
13. fî-hâ : ona
14. fe : bundan sonra
15. in lem : eğer … olmazsa
16. ya’tezilû-kum : sizden uzak dururlar
17. ve yulkû : ve ilka ederler, önerirler, teklif ederler
18. ileykum : size
19. es seleme : teslim, sulh, barış
20. ve yekuffû : ve çekerler
21. eydiye-hum : onların elleri, ellerini
22. fe : o taktirde
23. huzû-hum : onları alın, yakalayın
24. ve ıktulû-hum : ve onları öldürün
25. haysu : yerde, nerede
26. sekıftumû-hum : onları buldunuz, yakaladınız
27. ve ulâi-kum : ve işte size
28. cealnâ : kıldık, yaptık
29. lekum : size, sizin için
30. aleyhim : onlara, onların üzerine
31. sultânen : sultan, güç, delil, yetki
32. mubînen : açık, apaçık, açıkça

سَتَجِدُونَ bulacaksın kiآخَرِينَ diğerlerini deيُرِيدُونَ isteyenأَنْ يَأْمَنُوكُمْ hem sizden emin olmayıوَيَأْمَنُوا hem de emin olmayıقَوْمَهُمْ kendi toplumlarındanكُلَّ مَا رُدُّوا her ne zaman çağrılsalarإِلَى الْفِتْنَةِ fitneyeأُرْكِسُوا baş aşağı dalarlarفِيهَا onaفَإِنْ لَمْ يَعْتَزِلُوكُمْ şayet sizden uzak durmazوَيُلْقُوا ve yapmazlarإِلَيْكُمْ sizleالسَّلَمَ barışوَيَكُفُّوا ve çekmezlerseأَيْدِيَهُمْ elleriniفَخُذُوهُمْ onları yakalayınوَاقْتُلُوهُمْ ve öldürünحَيْثُ yerdeثَقِفْتُمُوهُمْ kendilerini bulduğunuzوَأُوْلَئِكُمْ işte onlar kiجَعَلْنَا vermişizdirلَكُمْ sizeعَلَيْهِمْ kendileri içinسُلْطَانًا bir yetkiمُبِينًاapaçık


SEBEB-İ NÜZUL

Suddî der ki: Bu âyet-i kerime hem müslümanlardan, hem de müşriklerden güvende olmak isteyen ve Hz. Peygamber (sa) ile onlar arasında söz getirip götüren Nuaym ibn Mes’ûd el-Eşca’î hakkında nazil olmuştur. Suddî, Nuaym’ın daha sonra müslüman olduğunu da kaydetmektedir. Dahhâk’in İbn Abbâs’tan rivayetinde ise Abduldâr oğulları hakkında indiği belirtilmektedir. Hasen, bir grup münafık hakkında indiğini söylerken yine İbn Abbâs’tan rivayetle Medine-i Münevvere’ye gelip müslüman olan sonra da memleketlerine dönüp kâfir ol­duklarını açığa vuran ve Hz. Peygamber (sa)’i yaptıkları antlaşmayı bozan Esed ve Gatafanlılar hakkında indiği de söylenmiştir

AÇIKLAMA

“Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyorsunuz?” 88. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: Buharî, Müslim ve başkaları Zeyd b. Sabit (r.a.)’ten şöyle rivayet eder: Resulullah (s.a.) Uhud savaşına çıktığında kendi­siyle beraber gidenlerden bazıları geri döndü. Onlar hakkında Ashab-ı Kiram iki kısma ayrıldı. Bir kısmı, “öldürelim derken diğer bir kısmı, hayır, öldürme­yelim, diyordu. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

İbni Cerir’in İbni Abbas (r.a.)’tan rivayetine göre ayet Mekke’de müslüman olduklarını izhar etmiş bir kavim hakkında inmiştir. Bunlar Müslümanlar aleyhine müşriklere yardım etmekte idiler. Müslümanlar bunlar hakkında hü­küm vermekte ihtilâfa düştüler de o yüzden bu ayet indi.

Saîd b. Mansur ile İbni Ebi Hatim, Sa’d b. Muaz b. Ubâde’nin şöyle dediği­ni tahric etmişlerdir: Resulullah (s.a.) insanlara hitap ederek buyurdu ki: Bana eza eden ve evinde bana eza verenleri toplayana karşı bana yardımcı olacak kim var? Sa’d b. Muâz hemen “Eğer Evs’ten ise onu öldürürüz, eğer Hazredi kardeşlerimiz  (kendilerinden olan bu münafıkları ise öldürmek istemediler.) ise bize emredersiniz, sana itaat ederiz” dedi. Bunun üzerine Sa’d b. Ubade kalkıp “Ey Muâz’ın oğlu, Resulullah’a (s.a.) itaat et. Sen­den meydana gelenleri bilmektesin” dedi. Useyd b. Hudayr da ayağa kalktı ve “Ey Ubâde’nin oğlu, sen münafıksın ve münafıkları seviyorsun” dedi. Onun üzerine ayağa kalkan Muhammed b. Esleme de şöyle dedi: “Ey insanlar susun, aramızda Allah’ın peygamberi bulunmakta. O bize emreder, biz de emrini infaz ederiz.” Bunun üzerine “Siz hâlâ niçin münafıklar hakkında iki kısım oluyor­sunuz?” ayeti indi.

Ahmed b. Hanbel, Abdurrahman b. Avf (r.a.)’tan rivayet etmiştir: Araplar­dan bir kavim Medine’de Resulullah’a (s.a.) geldiler ve müslüman oldular, son­ra Medine’nin o zaman yaygın olan hummasına yakalandılar. O yüzden gerisin geriye Medine’den çıktılar. Yolda onlarla bir kısım Ashab karşılaştılar ve sor­dular: “Ne oldu da Medine’den ayrıldınız?” Onlar “Medine’nin hummasına yakalandık” dediler. Ashab “Allah Rasulü’nde sizin için alınacak güzel bir örnek yok muydu? (O ve Ashabı bu çeşit şeylere sabrediyor)” dediler. O adamlar hak­kında bazısı “Bunlar münafık olmuş” derken, bazısı da “Münafık olmazlar” di­ye hüküm verirken bu ayet nazil oldu.

Ancak bu rivayetin isnadında tedlîs ve inkıta vardır, yani buna itimad et­mek sahih değildir.

“Ancak aralarında antlaşma bulunan bir kavme sığındılar…” 90. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak: İbni Ebî Hatim ve İbni Merdûveyh, Hasan-ı Bas-rî’den şöyle dediğini tahric etmektedir: Sürâka b. Mâlik el-Mudlicî bize şöyle anlatmıştı: Resulullah (s.a.) Bedir ve Uhud’da zaferler elde edip etraftaki kabi­leler İslâm’a girmişti. Halid b. Velid’in bir askerî birlik ile kavmim olan Mudlicoğulları üzerine Resulullah (s.a.) tarafından sevk edileceği haberini aldım. He­men Medine’ye gelip Hz. Peygamber’e dedim ki: “Nimet aşkına, benim kavmi­me asker sevk edecekmişsin. Ben, onlarla mütareke yapmanı istiyorum. Çünkü senin kavmin Kureyş müslüman olursa bizimkiler de müslüman olup İslâm’a girerler. Kureyş müslüman olmazsa kavminin onlar üzerine galip bulunması uygun olmaz.”

Bunun üzerine Resulullah (s.a.) Halid b. Velid’in elini tuttu ve “Onunla git ve istediğini yerine getir” dedi. Halid de onlarla Resulullah (s.a.)’a karşı kimse­ye yardım etmemeleri, Kureyş İslâm’a girerse onlarla beraber müslüman olma­ları şartıyla sulh yaptı. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Sizinle aralarında antlaş­ma bulunan bir kavme sığınanlar müstesna.” ayetini indirdi. Onlara iltica edenler de onlarla yapılan antlaşmaya dahil oldular.

İbni Ebî Hatim, İbni Abbas, (r.a.)’ın şöyle dediğini tahric etmiştir: “An­cak… bir kavme sığınanlar…” ayeti Hilâl b. Uveymir el-Eslemî, Suraka b. Mâlik el-Mudlicî ile Cuzeyme b. Amir b. Abdi Menafoğulları hakkında indi. İbni Ebî Hâtim’in Mücahid’den naklettiği bir rivayete göre ayet Hilâl b. Uveymir el-Es­lemî hakkında inmiştir. Bu zat ile Müslümanlar arasında bir antlaşma vardı. Kavminden bazı kimseler ona gidip Müslümanlara karşı beraber olmaları tek­lifinde bulunmuş, Hilâl ise Müslümanlarla da kendi kavmiyle de savaşmak is­tememişti.

Münafıkların kâfir olduğu hususunda gerekli deliller mevcut olduğu halde müminlerin onlar hakkında farklı görüş ve gruplara ayrılmasını hoş karşıla­mayan Allah Teâlâ hitap ederek soruyor: Onlar hakkında niçin farklı görüşlere sahip taraflar haline geldiniz? Bir kısım onları temize çıkarıp haklarında hayır yollu şahitlik etmekte, diğer bir kısım ise münafıkları tan u teşnide bulunup küfre girdiklerine şehadet eylemekte. Halbuki münafıklar kâfirdirler. Allah Te­âlâ onları haktan ayırıp dalâlete düşürmüştür. Buna sebep ise isyanları, Allah’ın Rasulü’ne muhalefet etmeleri, batılın peşinden gidip Müslümanlara düş­manlıkta bulunmaları, Müslümanlara buğzedip aleyhlerine entrika ve komplo­lara girişmeleri, Mekke’den Medine’ye hicret etmemeleridir. Münafıklar aslî fıtratları artık bozulduğu için sanki baş aşağı ters çevrilmişler, yüzleri üzeri yürür bir vaziyete düşmüşlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: ‘Yüz üstü, düşe kalka yürümekte olan kimse mi daha çok hidayete erendir. Yok­sa doğru bir yol üzerinde dümdüz yürüyen mi?” (Mülk, 67/22). “Allah onları ka­zandıkları yüzünden tepesi aşağı getirdi” cümlesinin manası şudur: Allah Te­âlâ onları daha önceden oldukları hâle, müşriklerin hükmüne döndürdü. Sebep ise irtidat edip müşriklere katılmaları ve Resulullah (s.a.) aleyhine komplo düzenleyip hilekârlık yapmalarıdır.

“Allah’ın saptırdığını siz mi doğru yola getirmek istiyorsunuz?” Yani kendi istek ve fiilleriyle dalâlete düşmüş, sapıtmış olanları İslâm’a hidayet etmeyi mi istiyorsunuz? Hak yoldan sapıtmış olan kişiyi ona geri çevirmek için bir yol bu­lamazsın ki. Çünkü hakkın yolu açıktır: O da fıtratın çizdiği, selim aklın götür­düğü ve hayır ile şer, faydalı ile zararlı, hak ile batıl hakkında tarafsızca edile­cek tefekkürün yolunu izlemek, o kadar.

Daha sonra Allah Teâlâ münafıkların garip bir tavrını zikrediyor: “Onlar sizin de dalâlete düşmenizi, sapıtmanızı arzu ediyorlar. Ta ki dalâlet bakımın­dan siz de onların haline düşesiniz ve islâm dini tamamen yok edilsin.” Bu şe­kilde temenni etmeleri ise sadece size şiddetli düşmanlık ve buğuzlarından, küfürdeki devamlı azgınlıklarından kaynaklanmaktadır. Zira kendi dalâlet ve kâfirlikleri, taşkınlıkları yetmiyor, başkalarını da sapıtmaya düşürüyorlar.

O yüzden Allah Teâlâ münafıkların hilelerinden ve bu türlü entrikaların­dan sakındırmaktadır. İman ettiklerine dair açık bir delil bulununcaya, Medi­ne’ye hicret etmelerine kadar putperest müşriklere karşı size yardım edecek diye münafıklardan dostlar, yardımcılar edinmeyin. Çeşitli dava ve meseleleri­nizde sadakatle size yardımcı olduklarını görürsen ve diğer şartları yerine geti­rirlerse o zaman imanlarında sadık olduklarını anlarsınız.

Fakat Allah yolunda hicret etmek gibi zahirî imandan yüz çevirip Medine dışındaki yerlerinde kalmaya devam edecek olurlarsa, nerede ve ne zaman, is­ter Harem sınırları içinde, isterse Harem dışında onları yakalayın ve öldürün; onlarla dostluk ve ittifak kurmayın ve hiçbir önemli işin başına da onları getir­meyin. Aynı halde devam ettikleri müddetçe Allah düşmanlarına karşı onlar­dan yardım da talep etmeyiniz.

Sonra Allah Teâlâ onlardan iki sınıfı bu hükmün dışında tutmuştur:

Birincisi, Müslümanlarla aralarında antlaşma bulunan bir kavime sığınan­lardır. Sizinle sulh veya zimmîlik antlaşması ile antlaşma yapmış olan bir kav­me, ahit ve antlaşma müddeti esnasında iltica edenlerin hükmünü de antlaşma­nız bulunanlarınki gibi kabul edin. Bu hüküm, Buharî’de de zikredilen Hudeybiye sulhuna uygun düşmektedir. “İsteyen Kureyş’in sulh ve antlaşmasına girer, isteyen de Muhammed ile ashabının sulh ve antlaşmasına girer.” Ebu Bekir er-Râzî diyor ki: İmam, kendisiyle kâfirlerden bir kavim arasında bir antlaşma ak­dederse, şüphesiz bu antlaşmaya her iki tarafa rahm (akrabalık), ittifak ve velâ yoluyla mensup olup taraftar ve destekçi durumunda bulunanlar da dahil olur­lar. Ama başka bir kavimden olan kimse, şart koşulmadıkça antlaşmaya dahil değildir. Başka bir kabileden olup antlaşma yapan tarafların akdine girmesi şart koşulan kişi ise, andlaşma buna göre akdolunmuş ise dahil olur. Nitekim Hudeybiye’de Kinâneoğulları Kureyş’in ahit ve tarafına dahil olmuş idi.

İkincisi, tarafsızlardır: Baştan darılmış olarak gelen ve sizinle savaşmayı istemeyen, kendi kavimlerine karşı savaşmak da kendilerine kolay gelmeyen­ler. Bunlar sizin ne lehinize ve ne de aleyhinize bulunmaktalar. Bugünkü de­yişle tarafsız durumdadırlar. Onlar antlaşma icabı Müslümanlara karşı savaş­madıkları gibi ırk ve cins gibi köklü irtibatlarını korumak için kendi kavimle­riyle de savaşmazlar. Ne de olsa kendi kavimleridir, karşılarına çıkmak isteme­mekte mazurdurlar.

Her iki sınıfa Allah Teâlâ’nın şu ayeti ile muamele olunur: “Size harp açanlarla, Allah yolunda siz de savaşın. Fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190).

Allah Teâlâ’nın size bir lütfu keremi ve rahmeti neticesi onlar sulh yap­mışlardır. Böylece de Allah onların zararını sizden defetmiştir. Allah dileseydi, size karşı savaşa girmelerini ilham ederek onları size musallat kılardı ve sizin­le onlar da savaşırlardı.

Eğer bunlar ve benzerleri sizi bırakıp geri çekilir de savaşmazlarsa ve size barış teklif ederlerse, onlar bu halde devam ettiği sürece sizin onlarla savaşma­ya hakkınız yoktur. Bedir savaşma istemeye istemeye müşriklerle birlikte çık­mak zorunda kalan Abbas ve emsali, Haşimoğullarından bir grup böyleydi. O yüzdendir ki Peygamberimiz (s.a.) Abbas’ın öldürülmesini yasaklamış, esir edilmesini emreylemişti.

Zer-ahşerî diyor ki: Allah Teâlâ’nın o insanları Müslümanlara karşı savaş­tan çevirmiş olması onlara taarruz etmeme ve öldürülmekten kurtulma sebep­lerinden biridir.

Daha sonra Allah Teâlâ görünüşte yukarıda anlatılan zümreye benzeyen bir başka cemaatin hükmünü beyan eyliyor. Fakat bunların niyetleri ötekilerinki gibi değildir. Bunlar münafık bir kavimdir, Resulullah (s.a.) ve ashabına karşı müslüman gözüküyorlar ki o yönden canlarını, mallarını, çoluk çocukları­nı emniyet altına almış olsunlar. Fakat alttan alta da kâfirlere yardakçılık ya­pıyorlar, onların ibadet ettiklerine ibadet ediyorlar. Müslümanlardan emin ol­mak istiyorlar ama kalben içten kâfirlerle birliktedirler  Allah Teâlâ’nın şu ayetinde belirttiği bir halde bulunuyorlar: “Şeytanlarıyla başbaşa olunca, emin olun, biz sizinle beraberiz, derler.” (Bakara, 2/14). Burada da halleri şöyle tasvir ediliyor: “Ne zaman fitneye döndürülürler ise onun içine baş aşağı atılırlar.” Yani kavimleri onları ne zaman Müslümanlara karşı savaşmaya çağırırsa, en çirkin, azgın bir şekilde o çağrıya uyarlar ve savaşa tepe takla atılır ve diğer bütün düşmanlardan daha şiddetli bir şekilde harbe katılırlar. Zemahşerî diyor ki:  Süddî dedi ki: Fitne, burada şirk manasınadır. Yani münafıklar ne zaman şirke davet edilirler ise en kabih ve çirkin bir dönüşle ona dönerler. Onlar mü­nafıklık üzerinde idman yapmışlardır. İbni Cerir ise ayetin Esed oğulları ve Gatafan kabilesi hakkında indiğini hikâye eder. Başka kimseler hakkında indi­ği de söylenmiştir.

Bunların hükmü şudur: Eğer sizi bırakıp bir tarafa çekilmezler, size barış teklif etmezler ve tarafsız kalmazlar, müşriklerle birlikte olurlar ve sizinle sa­vaştan uzak kalmazlarsa onları esir edin, nerede karşılaşırsanız onları öldü­rün. Onlar aleyhinde size apaçık bir delil, düşmanlıkları ortaya çıktığı için öl­dürülmeleri hakkında gayet kesin bir ferman verdik.

Bu hükümler, İslâm’ın barışa, güvenliğe, ahde, antlaşma ve sulha ne ka­dar çok önem verdiğini göstermektedir. Razî diyor ki: Ekseri alimler “Bu da gösteriyor ki onlar bize karşı savaşı bırakıp bizden sulh talebinde bulunurlar ve savaştan ellerini tamamen çekecek olurlarsa, bizim de onlarla savaşmamız ve onları öldürmemiz caiz olmaz” demişlerdir.

Advertisements