58

٥٨

وَالَّذينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَااكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَاِثْمًا مُبينًا

(58) vellezine yü’zunel mü’minine vel mü’minati bi ğayri mektesebu fe kadihtemelu bühtanev ve ismem mübina
O kimseler ki eziyet ederler erkek ve kadın mü’minlere yapmadıkları şeyden dolayı kesinlikle bunlara yüklenmişlerdir bir bühtan ve açık bir günah

(58) And those who annoy believing men and women undeservedly, bear (on themselves) a calumny and a glaring sin.

1. ve ellezîne : ve onlar, o kimseler
2. yu’zûne : eziyet eder
3. el mu’minîne : mü’min erkekler
4. ve el mu’minâti : ve mü’min kadınlar
5. bi gayri : olmaksızın, olmadığı halde
6. mektesebû (mâ iktesebû) : kazandıkları şey
7. fe : bu taktirde
8. kad : oldu, olmuştur
9. ihtemelû : yüklendiler
10. buhtânen : buhtan, iftira
11. ve ismen : ve günah
12. mubînen : apaçık


SEBEB-İ NÜZUL

l. İbn Abbâs’tan rivayetle Atâ der ki: Bir gün Hz. Ömer’den Ansardan bir kızı açık saçık bir halde görüp onun zinetlerini görmekten hoşlanmıyarak döv­müş. Kızın, ailesine gidip Hz. Ömer’i şikâyet etmesi üzerine de ailesi gelip söz­leriyle Hz. Ömer’i incitmiş, üzmüşlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.

2. Mukatil der ki: Bu âyet-i kerime Hz. Ali hakkında nazil oldu. Bazı müna­fıklar ona küfrederek incitmişlerdi. Ayet bunun üzerine indi.

3. Süddî ve Kelbî burada çok daha farklı ve âyet-i kerimenin siyakına daha uygun bir nüzul sebebi rivayet ederler. Şöyle ki: Medine sokaklarında bazı zinakâr erkekler geceleyin sokağa çıkarak defi hacette bulunmaya giden kadın­lara lâf atarlar, tacizde bulunurlar; eğer kadın cevap vermezse daha ileri gider­ler, yok kadın onları bundan men ederse onu bırakıp bir başka kadının peşine düşerler; bunu daha ziyade cariyelere yaparlardı. O günlerde henüz hicâb âyeti nazil olmadığı için cariyelerle hür kadınları birbirinden ayırmak mümkün değil­di dolayısıyla hür kadınlar da bu arada tacize uğrıyabiliyordu. Bütün kadınlar aynı şekilde bir gömlek ve hımâr giyerek çıkarlardı. Hür ve evli kadınlar bu tacizden rahatsız olarak kocalarına şikâyette bulununca onlar da gelip Rasûlullah (sa)’a şikâyette bulundular ve işte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu. O zamanda evlerde tuvaletler olmadığını ve insanla­rın defi hacette bulunmak üzere meskûn mahallerin dışına, kırlara çıktıklarını da unutmamak gerekiyor.


AÇIKLAMA

“Şüphesiz ki Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”

Allah, Peygamber’ine rahmet ve rıza ile salât eder. Melekler de mağfi­ret ve şanının yüceliği için ona dua eder. Bunun için, ey Allah’a ve Rasulüne iman edenler, siz de: “Allahümme salli ve sellim alâ Muhammed” deyin. Yani, onun için rahmet, daha ziyade şereflilik ve yüksek derece için dua edin.

Bu ayetin “inne” ile te’kidli gelmesi ve süreklilik ifade etmesi için isim cümlesi ile gelmesi bu hükme verilen önemi göstermektedir. Bu cümlenin, başında “innallahe” şeklinde isim cümlesi şeklinde gelip, sonunda “yusallû-ne” şeklinde fiil cümlesi olarak gelmesi, Allah’ın Rasulüne senasının sürek­li olarak yenilendiğini göstermek içindir.

Bu ayet daha önce zikredilen Rasulullah (s.a.)’ı incitmemek müminle­rin şanındandır, şeklindeki hükmün sebebi yerindedir. Sanki şöyle denil­mektedir: Onu incitmeniz size yaraşan bir davranış değildir. Zira Allah da, melekler de ona salât eder. Durum böyle olunca o sadece saygı ve ikrama lâyıktır, demektir. Ayet devamlılık ifade etmek için isim cümlesiyle başla­makta, bu ikram ve tazimin zamanla birlikte devamlı bir şekilde yenilendiğine işaret etmek için isim cümlesiyle sona ermektedir.

Ayette anlatılmak istenen mana şudur: Allah Tealâ mukarrabîn me­lekleri nezdinde Peygamber’ine sena ettiğini ve meleklerin de ona salâtta bulunduğunu ifade etmek suretiyle kullarına, kulu ve Peygamber’inin mele-i a’lâdaki makamını bildirmektedir.

“Salât” daha önce açıkladığımız gibi, Allah tarafından olursa rahmet, meleklerden olursa istiğfar, müminlerden olursa mağfiret ve Hz. Peygam­ber (s.a.)’in şanının yüceltilmesi niyazında bulunmak manasındadır. Bu­nun için Allah Tealâ hem ulvî, hem de süflî her iki âlemde bulunanların onun için yaptıkları senalarının birleşmesi için dünyevî âlemde bulunanla­rın da ona salât ve selâmda bulunmalarını emretti.

Ona salâtta bulunmak mütevatir hadislerle bilinmektedir. Bu hadis­lerden biri; Buhari, Müslim ve Ahmed’in Kab b. Ücra (r.a.)’den rivayet et­tikleri şu hadis-i şeriftir: Bir adam:

– Ya Rasulallah! Sana selâm vermeyi öğrendik. Peki, sana salâtta bu­lunmak nasıldır? dedi. Peygamberimiz (s.a.):

– Şöyle de: Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kema salleyte alâ İbrahim. İnneke Hamîdün Mecid. Allahümme barik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kema bârekte alâ İbrahim. İnneke Ha­mîdün Mecld.” buyurdu.

İmam Malik, Ahmed, Buhari ve Müslim’in Ebu Humeyd es-Sâidî’den rivayet ettiklerine göre sahabe-i kiram:

– Ya Rasulallah! Sana nasıl salât edelim, diye sordular. Peygamberi­miz (s.a.) şöyle buyurdu:

– Şöyle deyin: “Allahümme salli alâ Muhammedin ve ezvâcihi ve zürriyetihi kemâ salleyte alâ âli İbrahim. Ve bârik alâ Muhammedin ve ezvâcihi ve zürriyyetihi kemâ bârekte alâ âli İbrahim. İnneke Hamîdün Mecid.”

Kütüb-i Sitte müelliflerinin Ebu Said el-Hudrî’den rivayet ettikleri bir hadis-i şerif şöyledir: Biz dedik ki:

– Ya Rasulallah! Biz sana selâm vermeyi öğrendik. Peki sana salâtta bulunmak nasıldır? Peygamberimiz (s.a.):

– Şöyle deyin: “Allahümme salli alâ Muhammedin abdike ve rasûlike kemâ salleyte alâ İbrahim. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed kemâ bârekte alâ âli İbrahim.” buyurdu.

Selâm verme: Esselâmü aleyke ya Rasulallah, şeklindedir. “Esselâmü aleyke” ifadesinin manası, onun afetlerden ve noksanlıklardan selâ­mette olması için Allah’a niyazda bulunmaktır.

Rasulullah (s.a.)’a salât ve selâm vermenin fazileti hakkında pek çok hadis-i şerif varid olmuştur. Bunlardan biri İmam Ahmed ve İbni Mace’nin Amir b. Rabia’dan rivayet ettikleri Peygamberimiz (s.a.)’in şu hadis-i şerifi­dir: “Kim bana salâtta bulunursa, bana salâtta bulunduğu müddetçe me­lekler ona dua etmeye devam ederler. Kul isterse az salât getirsin, isterse çok salât getirsin.”

Bir diğeri İmam Ahmed ve Neseî’nin Abdullah b. Ebî Talha’nın baba­sından rivayet ettiği şu hadis-i şeriftir: Rasulullah (s.a.) bir gün yüzünde sevinç alâmeti görüldüğü halde geldi. Sahabe-i Kiram:

– Ya Rasulallah! Biz senin yüzünde sevinç alâmeti görüyoruz, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdu:

– Bana melek geldi ve şöyle dedi: Ya Muhammed! Rabbin buyuruyor ki: Ümmetinden bir kimse sana salat ederse, ben ona on misliyle karşılık veri­rim. Ümmetinden biri sana selâm ederse, ben ona on defa selâm ederim. Rabbinin böyle buyurması seni memnun etmiyor mu? Ben de: Evet, dedim.”

Bir diğeri Müslim, Ebu Davud, Tirmizî ve Neseî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri şu hadis-i şeriftir: “Kim bana bir defa salât getirirse Allah ona on misliyle karşılık verir.”

Bunun için Şafiî, Rasulullah (s.a.)’e salat getirmeyi “vacib” kabul et­miş, namazın son teşehhüdündeki salâtı “rukün” saymıştır. Şafiî’ye göre bi­rinci teşehhüddeki salât “müstehap”tır.

Âlimler “Sallû aleyhi ve sellimû” ayetindeki emrin vücûb ifade ettiği, kaidesiyle amel ederek Peygamberimiz (s.a.)’e salât ve selâmda bulunma­nın ömürde bir defa farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Bu hususta salât ve selâm kelime-i tevhid gibidir. Çünkü doğru olan görüşe göre emir tekrar ifade etmez. Bu sadece mahiyet içindir. Tekrar etmek kaydından mutlaktır. Onun bir defa meydana gelmesi mücerret mahiyetin gerçekleştirilmesi için zarurettir

Peygamberimiz (s.a.)’in adının geçtiği her zaman ya da her mecliste bir defa vacip oluşu yahut sayı ile sınırlamaksızın çokça salevatta bulun­mak, salevat getirmeyi teşvik eden ve salevatı terketmekten sakındıran hadisleri delil olarak kabul etmektir. İyilikte bulunmayı teşvik eden: “Kim bir kasene getirirse, ona on misliyle karşılık vardır.” (En’am, 6/160) ayeti bu delillerden biridir.

Cuma gününde, Peygamberimiz (s.a.)’in kabrini ziyaret etme esnasın­da, namaz için ezan okunduktan sonra ve cenaze namazında Rasulullah (s.a.)’a çokça salât ve selâm getirmek sünnettir.

İmam Ahmed, Ebu Davud, Neseî ve İbni Mace’nin Evs b. Evs es-Sekafî (r.a.)’den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle bu­yurmaktadır: “En faziletli günlerinizden biri cuma günüdür: Âdem o gün yaratıldı. O gün ruhunu teslim etti. Sur’a üfürülme o gündür. Bütün insan­ların bayılıp helak olmaları o gündür. O halde o gün bana çok salevat geti­rin. Zira sizin salevatınız bana arzolunur.” Sahabe-i Kiram dediler ki:

– Ya Rasulallah! Bizim salevatımız nasıl sana arzolunur? Halbuki sen çürümüş olacaksın. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurdu:

– Şüphesiz ki Allah yeryüzüne, peygamberlerin cesetlerini yemesini ha­ram kıldı.

İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud ve Tirmizî’nin Abdullah b. Amr b. As (r.a.)’den rivayet ettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle bu­yurmaktadır: “Müezzini işittiğiniz zaman onun söylediği gibi söyleyin. Son­ra bana salevat getirin. Zira kim bana salevat getirirse, Allah ona on mis­liyle karşılık verir. Sonra Allah’tan benim için “vesile” isteyin. Çünkü o cen­nette bir makam olup Allah’ın kullarından bir kuldan başkasına ait değil­dir. Ben kendimin o kul olacağını ümid ediyorum. Kim benim için “vesileyi isterse, şefaatim ona helâl olur.”

Neseî’nin rivayetinde Ebû Ümame diyor ki: Cenaze namazında sünnet olan; imamın tekbir getirmesi, sonra ilk tekbirin ardından gizlice kendi kendine Fatiha’yı okuması, daha sonra Peygamberimiz (s.a.)’e salevat ge­tirmesi, cenaze için halisane dua etmesi, tekbirlerde hiçbir şey okumaması, sonra da gizlice kendi kendine selâm vermesidir.

Ebu Davud’un Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet ettiği Nevevî’nin Ezkâr’da, bir önceki hadis gibi “sahih” kabul ettiği hadis-i şerifte Peygamberi­miz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Sizden biriniz bana selam verdiğinde Allah bana ruhumu iade eder, ben de onun selâmını alırım.”

Kuşkusuz Rasulullah (s.a.)’a çok salât ve selâmda bulunmak hayır ve sevap getirir, cennete girmeye sebeptir, endişe ve üzüntüyü giderir, unutkanlığı kaldırır.

Tirmizî’nin Ebu Hureyre (r.a.)’den riveyet ettiği hadis-i şerifte Pey­gamberimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: ‘Yanında ismim geçtiği halde bana salevat getirmeyen adamın burnu yerde sürünsün. Ramazan ayı girip de mağfirete nail olmayan adamın burnu yerde sürünsün. Yanında ana babası yaşlılığa erişip de kendisini cennete sokamayan adamın burnu yerde sü­rünsün. “

Peygamberimiz (s.a.)’e salât ve selâmın emredilmesinden sonra Allah’ın emirlerine aykırı davranmak ve nehiylerini işlemek suretiyle Allah’ı incitmekten; Rasulullah’ı bir ayıp ve kusurla niteleyip incitmekten nehiy konusuna dönüldü. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu:

“Allah ve Rasulünü incitenlere Allah dünyada ve ahirette lanet etmiş ve onlar için horlayıcı bir azap hazırlamıştır.”

Allah ve Rasulünün razı olmadıkları küfür ve isyanı irtikâp etmek su­retiyle Yahudilerin “Allah’ın eli dardır.” (Maide, 5/64) ve “Üzeyir Allah’ın oğludur.” (Tevbe, 9/30) sözü; Hristiyanların “Mesih Allah’ın oğludur” (Tevbe, 9/30) sözü; müşriklerin, “Melekler Allah’ın kızlarıdır. Putlar Allah’ın or­takları olan tanrılardır.” şeklindeki sözleriyle, Peygamberimiz (s.a.) hakkın­da: O şairdir, sihirbazdır, kâhindir ve mecnundur, sözleriyle Allah ve Rasulünü incitici ifadeler kullanarak Allah ve Rasulüne eziyette bulunan bu kimseleri Allah dünya ve ahirette rahmetinden kovmuştur, onlar için ce­hennem ateşinde horlayıcı, küçümseyici ve acı verici bir azap hazırlamıştır.

Bu ayet Allah Tealâ’nın, onları ilâhî rahmetten uzaklaştırma şeklinde­ki cezalandırma ile kalmayıp bilakis onları acıklı cehennem azabı ile de tehdit ettiğine delildir. Ayet Peygamberimiz (s.a.)’i herhangi bir şeyle inci­ten herkes için umumi bir ifadedir. İmam Ahmed’in dediği gibi, kim onu in­citirse, Allah’ı incitmiş olur. Nitekim ona itaat eden kimse de Allah’a itaat etmiş olur.

Allah ve Rasulünü incitenlerin durumunu beyan ettikten sonra Allah Tealâ buna uygun olarak müminleri incitenlerin hükmünü beyan etmek üzere şöyle buyurdu:

“Mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”

Kadın ve erkek iman ehlini söz ve fiilden eziyet şekillerinden biriyle -ister bu eziyet ırza yönelik, ister şeref veya mala yönelik olsun- kendileri­nin beri oldukları, yapmadıkları ve işlemedikleri bir şeyi kendilerine nis­pet etmek suretiyle mümine sövmek, onu dövmek veya öldürmek gibi ezi­yette bulunmak gerçekten haksız yere eziyet olup bunu yapanlar katıksız bir yalan ve büyük bir bühtan işlemiş olurlar. Bühtan, kişilere bilmedikleri ve yapmadıkları bir şeyi ayıplama ve küçültme yoluyla nisbet etmektir. Bunlar açık seçik bir günah işlemiş olurlar.

Bu ayetin benzeri şu ayet vardır: “Kim bir hata yapar veya günah işler de, sonra onu suçsuz birinin üzerine atarsa, şüphesiz o iftira etmiş ve apa­çık bir günah yüklenmiş olur.” (Nisa, 4/112).

En kötü eziyet çeşitleri arasında sahabeye dil uzatma, gıybet etmek ve müslümanın ırzına söz ve fiille saldırıda bulunmaktadır.

İmam Ahmed ve Tirmizî’nin Abdullah b. Mugaffel el-Müzenî’den nak­lettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: “Ashabım hakkında Allah’tan korkun. Benden sonra onları hedef saymayın. Kim on­ları severse, beni sevdiği için onları sevmiş olur. Kim onlara buğzederse, ba­na buğzetmiş olur. Kim onları incitirse, beni incitmiş olur. Kim beni incitir­se, Allah’ı incitmiş olur. Kim Allah’ı incitirse, pek yakında Allah onu ceza­landırır. “

Ebu Davud ve Tirmizî’nin Ebu Hureyre’den rivayet ettiklerine göre Peygamberimiz’e:

– Ya Rasulallah! Gıybet nedir? diye soruldu. Peygamberimiz,

– Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır, dedi. Denildi ki:

– Ne dersin, eğer kardeşimde söylediğim şey varsa? Peygamberimiz:

– Eğer kardeşinde söylediğin şey varsa, onun gıybetini yapmış olursun. Eğer onda söyledeğin şey yoksa, ona iftirada bulunmuş olursun, dedi.

İbni Ebî Hatim ve Beyhakî Şuabü’l-İman’da Hz. Âişe (r.a.)’den rivayet ediyorlar: Rasulullah (s.a.) ashabına:

– Faizin hangi çeşidi Allah nezdinde en kötüsüdür? diye sordu. Ashab-ı Kiram:

– Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dediler. Peygamberimiz (s.a.):

– Allah nezdinde faizin en kötüsü müslüman kişinin ırzını helâl say­maktır” dedi ve sonra da şu ayeti (Ahzab, 38/58) okudu: “Mümin erkeklere ve mümin kadınlara yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.”

Kütüb-i Sitte sahiplerinin Ebu Hureyre’den rivayet ettikleri: “Ben in­sanlarla “La ilahe illallah” deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bu­nu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. An­cak hakkıyla verilen ceza müstesna.” şeklindeki mütevatir hadis-i şerife gö­re; kısas sebebiyle yapılan eziyet, hırsızlık dolayısıyla elin kesilmesi sebe­biyle yapılan eziyet, çeşitli tazirler dolayısıyla yapılan eziyet ve mürtedlerle çarpışma gibi haklı sebeplerle yapılan eziyet ise haram değildir.

Hz. Ebu Bekir (r.a.) bu hadisten, zekâtın, malın hakkı olduğu manasını anlamış ve zekât vermeyenlere bu sebeple savaş açmıştı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) şöyle demişti: “Allah’a yemin olsun ki Rasulullah (s.a.)’e verdikleri bir oğlağı zekât olarak vermezlerse, onlarla bu sebeple çarpışırım.” Buna Hz. Ömer (r.a.) karşı çıkmış ve “Ancak hakkıyla verilen hüküm müstesna.” de­mişti. Zekât ise malların hakkıdır. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir bunu görünce gönlü rahatlamıştı.

Advertisements