50

٥٠

اَوْ يُزَوِّجُهُمْ ذُكْرَانًا وَاِنَاثًا وَيَجْعَلُ مَنْ يَشَاءُ عَقيمًا اِنَّهُ عَليمٌ قَديرٌ

(50) ev yüzevvicühüm zükranev ve inasa ve yec’alü mey yeşaü akiyma innehu alimün kadir
Yahut onları erkekli dişili ikizler (yaratır) dilediğini de kısır bırakır şüphesiz o, bilendir, (her şeye) gücü yetendir

(50) Or He bestows both males and females, and He leaves barren whom He will for He is full of knowledge an power.

1. ev : veya
2. yuzevvicu-hum : onları çift, ikili yapar
3. zukrânen : erkekler olarak
4. ve inâsen : ve kızlar (dişiler) olarak
5. ve yec’alu : ve kılar, yapar
6. men : kimse
7. yeşâu : diler
8. akîmen : kısır
9. inne-hu : muhakkak ki o
10. alîmun : en iyi bilen
11. kadîrun : kaadir olan (herşeye gücü yetendir)

أَوْ veyaيُزَوِّجُهُمْ çift verirذُكْرَانًا erkeklerوَإِنَاثًا ve dişiler olarakوَيَجْعَلُ bırakırمَنْ يَشَاءُ dilediğini deعَقِيمًا kısırإِنَّهُ gerçekten Oعَلِيمٌ Alîm’dirقَدِيرٌ Kadîr’dir


AÇIKLAMA

“Allah’tan geri çevrilmesi imkânsız bir gün gelmeden önce Rabbinize uyun.” Rabbinizin kendisine, kitaplarına ve Rasullerine iman davetine uyunuz ve Allah Rasulü (s.a.)’nun size getirdiklerine kıyamet günü gelmeden önce tabi olunuz. O gün geldiğinde, onu engelleyecek ve geri çevirecek kim­se bulunmayacaktır. Yahut, Allah o gün hakkında hükmünü verdikten son­ra bu hükmünden geri dönmeyecektir. O gün kıyamet günüdür. “Çünkü o gün, hiçbiriniz sığınacak bir yer bulamazsınız, itiraz da edemezsiniz.” Yani, o gün geldiğinde sizin içinde korunacağınız bir kaleniz veya sığınacağınız bir barınağınız olmayacaktır. O gün başınıza gelen azabı pretosto edecek kimseyi bulamayacasınız ve amel defterlerinizde yazılı bulunduğu ve azala­rınız şahitlik edeceği için, yaptığınız kötülüklerden hiçbir şeyi de inkâr ede­meyeceksiniz. O halde Allah’ın azabından yine ancak Allah’a sığınmak mümkündür. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “O gün insan kaça­cak yer neresi, diyecektir. Hayır, hayır! (kaçıp) sığınacak yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinizin huzurudur.” (Kıyame, 75/10-12).

“Eğer yüz çevirirlerse, bilesin ki biz seni onların üzerine bekçi gönder­medik, sana düşen sadece uyarmaktır.” Müşrikler Allah ve Rasul’ünün da­vetini kabul etmek istemezler ve yüz çevirirlerse, ey Rasul! Seni onlara ve­kil olarak göndermedik. Sen onları hesaba çekmek için, amellerini kayde­den, onların murakıbı olan bir insan da değilsin. Sana düşen ancak seninle gönderdiğimiz dini onlara tebliğ etmendir; başka bir şey değil.

Bu ayetin benzerleri çoktur, meselâ: “Sen onların üzerinde bir zorba değilsin.” (Gaşiye, 88/22), “(Ya Muhammed) onları doğru yola iletmek sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Bakara, 2/272), “Sa­na ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir.” (Ra’d, 13/40).

Bütün bunlar Allah’tan Rasul’üne (s.a.) bir tesellidir. Sonra yüce Allah kâfirlerin batıl mezhepleri üzerindeki ısrarlarını beyan etmiştir ki bu du­rum bazı insanların tabiatıdır. Allah şöyle buyurdu: “Biz insana katımız­dan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür.” Yani biz insana kendimizden bir nimet verdiğimiz ve onu sağlık, güven, bol rızık vb. rahatlıklara garkettiğimiz zaman buna sevinir. İşlemiş olduğu kö­tülük ve günahlar sebebiyle kıtlık, felâket, belâ, şiddet, hastalık ve fakirlik gibi bir musibete uğradığında insanoğlu daha önceki nimetleri gerçekten inkâr eder, unutur; başına gelen zarar dolayısıyla o nimeti hatırlamaz, sa­dece içerisinde bulunduğu anı bilir. Kendisine bir nimet verilse şımarır, meşakkat ve zorluğa düşse, ümidini keser. Ayette geçen “kefûr” nimetleri inkâr etmekte ve nankörlükte aşırı giden kimse demektir. Bu hüküm ka­dın erkek herkesi kapsamakla birlikte kadınlarla ilgili olarak Müslim ve İbni Mace’nin İbni Ömer’den rivayet ettikleri bir hadiste Peygamberimiz (s.a.) kadınlara şöyle demiştir: “Ey kadınlar cemaati! Tasaddukta bulunu­nuz (sadaka veriniz.) Çünkü ben, cehennem ehlinin çoğunun sizler olduğu­nu gördüm. Bunun üzerine bir kadın: “Niçin ey Allah’ın Rasulü!” diye sor­du. Allah Rasulü (s.a.)’de: “Çünkü siz çok şikâyet edersiniz ve kocalarınıza nankörlükte bulunursunuz” şeklinde cevap verdi. Siz, onlardan birine ha­yatınız boyunca iyilikte bulunsanız da sonra bir gün bu iyiliği yapmasanız, kadın “Senden zaten hiçbir hayır görmedim ki! der.”

Salih mümin tavrı ise Ahmed b. Hanbel ve Müslim’in Suhayb’den riva­yet ettiği hadiste Peygamberimiz (s.a.)’in söylediği gibidir: “Mümine sevindirici bir şey gelse, şükreder, bu onun için hayır olur; zararlı bir şey isabet etse sabreder, bu da onun için hayırlıdır. Bu durum sadece mümine hastır.”

Sonra Allah Tealâ kişiyi dünya, mal ve makam ile gururlanmaktan sa­kındırdı ve her şeyin, nimetlerin, Allah’ın mülkü ve nimeti olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” Yani göklerin ve yerin yaratıcısı, maliki (sahibi) ve bu ikisinde dilediği tasarrufu yapacak olan Allah’tır. Allah’ın dilediği olur, dilemediği olmaz. İstediğine verir, istedi­ğine vermez. Allah’ın verdiğini engelleyecek, vermediğini de verecek yoktur. “Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bah­şeder. Yahut onları hem erkek hem de kız çocukları olmak üzere çift yaratır. Dilediğini de kısır kılar. O her şeyi bilendir, her şeye gücü yetendir.” Yani Allah Tealâ dilediğini yaratır. Dilediğine sadece kız çocukları, dilediğine sadece erkek çocukları nasip eder, dilediği insanlara da her iki sınıftan, hem erkek ve hem de kız evlâtları verir. Dilediğini kısır kılar, onun çocuğu olmaz. Çün­kü mülk Onun mülküdür. O hikmet ve maslahata uygun olarak verir. İlmine veya hikmetine göre, insanlarda dilediği farklılığı yapmaya gücü yeter. “Akim” hem erkek, hem de kadın için kullanılır ve kısır manasındadır.

Allah Tealâ, erkeklere göre daha zayıf ve narin yaratılmış olmaları se­bebiyle kendilerine itina ve ihtimam gösterilmesi gereken kız çocuklarını önce zikretti. Ayrıca aynı zamanda erkek çocukları olduğunda sevinen, kız çocukları olduğunda üzülen ve kızlardan nefret eden Araplara da böylece cevap vermiş oldu. Bir kısım insanlara sadece kız çocukları bir kısımlarına da yalnızca erkek çocukları verilmesinde hibe lafzı “Yehebu” (bağışlar) kullanılmış; her iki cinsten birlikte verilmesi ifade edilirken de bir araya gel­meyi ifade eden “ev yüzevvicühüm” (onlar çift kılar) kelimesi kullanılmıştır. Yani Allah Tealâ kız ve erkek çocuklarını birlikte verir ve onları çift kılar. Biri diğeri ile beraber olan iki şey bir birine eş sayılır.

Kısırlık tabiri, zahiri sebepler eksiksiz olmakla birlikte Allah’ın çocuk vermemekteki kudretini gösterir.

Müfessirlerin çoğuna göre bu hüküm, tüm insanlar hakkında geçerlidir. Çünkü bu hali bir kısım insanlara tahsis etmenin anlamı yoktur. Zaten bun­dan maksad da, dilediği ve istediği gibi eşyayı yaratmakta Allah’ın kudreti­nin geçerli olduğunu, beyan etmektir. Ancak müfessirler, üzülen ve zorda ka­lan kimselere teselli olması için her bir hale birtakım misaller vermişlerdir:

Birinci duruma misal Lût ve Şuayb (a.s.)’dir. Her ikisinin de sadece kızları, Lût (a.s.)’un iki kızı vardı.

İkinci duruma misal İbrahim (a.s.)’dir. Onun sadece erkek evlâtları vardı. Bunların sayısı sekiz idi.

Üçüncü duruma misal Muhammed (s.a.)’dir. Onun da dört oğlu dört kızı vardı. Oğulları: Kasım, Tahir, Abdullah ve İbrahim’dir. Kızları: Zey­nep, Rukayye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma’dır. İbrahim hariç çocuklarının hepsi Hz. Hatice’den, İbrahim ise Mısırlı (kıbti) Mariye’dendir. Dördüncü duruma misal İsa ve Yahya (a.s.)’dır.

Vasile b. el-Eska şöyle demiştir: Allah’ın bir kadına erkek evlâttan ön­ce kız evlât vermesi o kadının hayrı ve bereketidir. Çünkü Allah “… diledi­ğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.” diyerek önce kız çocuklarla başlamıştır.