1

    RevelationCuzPageSurah
    111 26510Fath(48)


بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ

١

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُبينًا

(1) inna fetahna leke fetham mübina
Muhakkak biz sana açtık apaçık bir zafer (verdik)

(1) Verily We have granted thee a manifest Victory:

1. innâ : muhakkak
2. fetahnâ : biz fetih açtık, fetih verdik
3. leke : sana, senin için
4. fethan : fetih
5. mubînen : apaçık

إِنَّا şüphesiz bizفَتَحْنَا verdikلَكَ sanaفَتْحًا bir fetihمُبِينًا apaçık


SEBEB-İ NÜZUL

Vahidî’nin el-Misver ibn Mahrame ve Mervân ibnu’l-Hakem’den rivayetine göre Fath Sûresinin tamamı (başından sonuna kadar) Mekke-Medine arasında ve Hudeybiye musalahası hakkında nazil olmuştur. İbn Kesîr de bu Sûre’nin nüzul vaktini Hicretin altıncı senesi Zilkade ayı olarak tesbit etmiştir (İbn Kesîr, age. vn,307). Sûrenin nüzulü Cum’a Sûresinden sonradır. Sûrenin indiği yer hakkında da rivayetler muhteliftir. Kimisi Hudeybiye’den sonra Medine-i Münevvere’ye dönüş yolunda geceleyin nazil olduğunu söylerken Hudeybiye’de, Kürâ’u’l-Gamîm’de, Dacnân (Mekke yakınlarında bir dağ)’da nazil olduğu rivayetleri vardır.

Ahmed ibn İshâk es-Sülemî kanalıyla Hubeyb ibn Ebî Sabit’ten rivayette o şöyle anlatıyor: Ebu Vâil’e sormak için gelmiştim, şöyle dedi: Biz Sıffîn’de iken bir adam: “Allah’ın kitabına çağrılanları görmedin mi?” dedi. Hz. Ali: Evet, dedi. Sehl ibn Huneyf de: “Eğer birini itham edecekseniz, önce kendinizi itham edin. Ben şu anda sanki kendimizi Hudeybiye’de görür gibiyim.” dedi. Hudeybiye ile elbette Hz. Peygamber (sa)’le müşrikler arasında yapılan barışı kastediyordu, şöyle devam etti: Şayet savaş görseydik (Allah’ın Rasûlü savaşı gerekli görseydi) elbette orada savaşırdık (fakat Allah’ın Rasûlü (sa) barışı uygun buldu da bildiğiniz şartlarla barış yapıldı). Ömer: “Biz hak üzere, onlar bâtıl üzere değiller mi? Bizim ölülerimiz cennette, onlarınki cehennemde değil mi?” dedi. Rasûlullah (sa): “Elbette öyle.” buyurdu. Ömer yine: “O halde neden dinimizi bu alçak dünya ile değiştik ve Allah aramızda hükmünü vermeden (savaşla ya onlar, ya biz zafere ermeden) dönüyoruz?” dedi. Rasûlullah: “Ey Hattab’ın oğlu, hiç şüphesiz ben Allah’ın Rasûlü’yüm ve Allah beni asla zayi etmiyecektir.” buyurdu. Ömer öfkeli bir şekilde döndü, sabredemedi bu sefer Ebu Bekir’e vardı ve ona: “Ey Ebu Bekir, biz hak üzere, onlara bâtıl üzere değiller mi?” dedi. Hz. Ebu Bekir: “Ey Hattab’ın oğlu, elbette o, Allah’ın Rasûlü’dür ve Allah onu asla, ebediyyen zayi etmiyecektir.” dedi ve işte bunun üzerine Fath Sûresi nazil oldu.

Hadisi Tirmizî de kendi isnadıyla Hz. Ömerden rivayetle benzer ifadelerle tahric etmiş ve hasen sahih olduğunu kaydetmiştir.

İmam Ahmed de hadiseyi bizzat Hz. Ömer’den şöyle nakleder: Biz, Rasûlullah (sa) ile birlikte bir seferde idik. Hz. Peygamber (sa)’e bir şeyi üç kere sordum. Bana cevap vermedi. Kendi kendime: “Ey Hattab’ın oğlu, annen senin ölümünü görsün. Rasûlullah’ı rahatsız ederek üç kere sordun, sana cevap vermedi.” deyip binitime bindim ve hakkımda bir vahy nazil olur korkusuyla uzaklaştım. Birden birisinin beni çağırdığını ve: “Ey Ömer, Ömer nerede?” dediğini işittim. Benim hakkımda bir şey nazil olduğunu sanarak geri döndüm. Hz. Peygamber (sa) buyurdu ki: “Bu gece bana öyle bir sûre nazil oldu ki bana göre dünya ve içindekilerden daha sevgilidir. O: “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik. Tâ ki Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlasın, sana olan nimetini tamamlasın ve seni hidayete eriştirsin.” süresidir.

Bu hadiseyi Buhârî de İsmail kanalıyla Zeyd ibn Eşlem’den rivayetle şöyle zikreder: Rasûlullah (sa) seferlerinden birisinde geceleyin yürürken (yol alırken) Ömer ibnu’l-Hattâb da onunla birlikte yürüyormuş. Ömer, Hz. Peygamber’e bir şeyi sormuş, Allah’ın Rasûlü cevap vermemiş, sonra tekrar sormuş, yine cevap vermemiş. Üçüncü kez sorduğunda da cevap alamamış ve kendi kendine: “Annen senin ölümünü görsün ey Ömer, Rasûlullah’ı üç kere sorularınla rahatsız ettin ve her seferinde de sana cevap vermedi.” dedim ve devemi hızlandırıp öne geçtim. Çok geçmeden birisinin yüksek sesle beni çağırdığını duydum ve: “Benim hakkımda Kur’ân’dan bir şeyler nazil olmuş olmasından korkmuştum.” dedim. Rasûlullah (sa)’a geldim, selâm verdim. “Bu gece bana öyle bir sûre nazil oldu ki bana, üzerine güneş doğan her şeyden daha sevgilidir.” buyurdu ve okudu: “Hiç kuşkusuz Biz Azîmüşşan sana apaçık bir fetih bahşeyledik… “

Taberî’nin Muhammed ibn Abdullah kanalıyla Abdullah ibn Mes’ûd’dan rivayetinde ise o şöyle anlatıyor: Hudeybiye’den dönüşümüzde gecenin bitimine doğru konakladık ve uyuduk. Uyandığımızda güneş doğmuştu. Biz uyandığımızda Allah’ın Rasûlü (sa) de uyumaktaydı. Biz: “Yüksek sesle konuşun ki sesinize uyansın.” dedik. Rasûlullah (sa) uyanıp: “Uyuyan veya unutan kimseye bu yaptığınız gibi yapın.” buyurdular. Rasûlullah (sa)’ın devesini kaybetmiştik. Arayıp bulduk. Yuları bir ağaca takılmıştı. Ben, Rasûlullah (sa)’ın devesini getirdim, bindi. Biz yürüdüğümüz esnada Rasûlullah (sa)’a vahy gelmeye başladı. O’na vahy geldiği zaman üzerine bir ağırlık gelirdi. Vahyin gelmesi tamamlanıp o açılınca bize: “Doğrusu Biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” Sûresinin indiğini haber verdi


AÇIKLAMA

Rasulullah (s.a.) Medine-i Münevvere’de iken Mekke’ye girdiğini ve Kabe’yi tavaf ettiğini rüyasında görmüştür. Bunu ashabına haber verdiğin­de onlar buna çok sevinmişlerdi.

Hicretin altıncı senesi Zilkade ayında Rasulullah (s.a.), harp maksadı olmaksızın Kabe’yi ziyaret için yola çıktı. Beraberinde Muhacir, Ensar ve müslüman Araplardan bin beş yüz kişi bulunuyordu. Peygamberimiz (s.a.) yanında kurbanlık (hedy) götürüyordu. Zulhuleyse denen mevkide umre için ihrama girdi. Mübarek hanımlarından Ümmü Seleme (r.a.) da onunla beraberdi.

Rasulullah (s.a.) ve ashabın yanında yolcu silâhı olan kınından çekil­memiş kılıçlar dışında başka bir silâh yoktu. Rasulü Ekrem (s.a.) Kureyş hakkında bilgi toplaması için bir casusunu, Huzaa kabilesine gönderdi. Mekke ile Medine arasında, Mekke’den iki konak uzakta bulunan “Usfan”a yaklaşınca Rasulü Ekrem’in (s.a.) casus olarak gönderdiği Bişr b. Süfyan el-Kabi “Ey Allah’ın Rasulü! Kureyş sizin geldiğinizi öğrenmiş! Yanlarına sütlü ve yavrusu olan develeri alarak yola çıktılar. (Uzun müddet seferde olmak için hazırlandılar.) Mekke’den çıkıp Zituva’da konakladılar. Seni Mekke’ye asla sokmayacaklarına dair yemin ediyorlar. Sana karşı koymak için değişik kabilelere mensup insanları topladılar, sana karşı savaşacak ve Mescid-i Haram’a gitmene engel olacak toplulukları bir araya getirdi­ler.” diyerek Rasulü Ekrem’e (s.a.) geldi.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.) asıl maksadını, yani umre yapmak dı­şında bir şey istemediğini haber vermesi için Kureyş’e Hz. Osman’ı gönder­di. Bir müddet sonra Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi Rasulü Ekrem’e (s.a.) ulaşınca hemen müminleri biate çağırdı.

Rıdvan ağacının altında toplanıp savaşmak ve asla kaçmamak üzere Rasulullah’a (s.a.) biat ettiler. İşte buna Bey’atü’ş-Şecera veye Bey’atü’r-Rıdvan denir. Seleme b. Ekva (r.a.) demiştir ki; biz Rasulullah’a (s.a.) kaç­mamak üzere biat ettik. Artık ya fetih veya şehadet vardı. Bu durum müş­rikleri korkuttu. Hemen anlaşma yapmak için elçi gönderdiler. Daha sonra da Rasulullah’a (s.a.) Hz. Osman hakkındaki haberin yalan olduğu ulaştı.

Allah Tealâ bu biat hakkında şu ayeti indirdi: “Andolsun ki Allah Tealâ ağacın altında sana biat ediyorlarken müminlerden razı olmuştur.” Asıl fetih Hudeybiye anlaşması olmuştur. Rasulullah’ın (s.a.) Medine’ye dönmesinen sonra ise Allah Tealâ Hayber’in fethini nasip etmiş, Hz. Peygamber (s.a.) burada elde edilen ganimetleri sadece Hudeybiye de bulunanlara tak­sim etmiştir. Said b. Müseyyeb’in ifadesine göre Hudeybiye’de bulunanlar üç yüzü süvari olmak üzere bin beş yüz kişi idi. Meşhur olan görüşe göre ise onların sayısı bin dört yüz idi.

Kureyş durumu öğrenince Süheyl b. Amr’ı anlaşma yapması için gön­derdi. Rasulullah (s.a.) Süheyl’in geldiğini görünce “Bu adamı gönderdikle­rine göre Kureyş kabilesi anlaşma yapmak istemektedir.” buyurdu. Sonra “Sizinle bizim aramızda bir anlaşma metni yaz.” dedi ve hemen Ali b. Ebi Talib’i kâtip olarak çağırdı. Süheyl’in anlaşma metnine “Bismillahirrahmanirrahim” yazılmasını kabul etmeyip onun yerine “Bismikellahümme” yaz­masını istedi ve imza yerinde Hz. Muhammed’in (s.a.) peygamberlikle tav­sif edilmesini (Muhammedün Rasulullah: Allah’ın peygamberi Muhammed, yazılmasını) reddedip yerine “Muhammed b. Abdillah: Abdullah’ın oğlu Muhammed” yazdırdı ve ancak bundan sonra anlaşmanın diğer mad­deleri üzerinde fikir birliğine varıldı.

Hudeybiye anlaşması şu şartlar kabul edilerek imzalanmıştır:

Taraflar on yıl boyunca birbirleriyle savaşmayacak, bu süre zarfında savaş ve saldırı olmadan insanlar güven içinde bulunacaklardı. Şu kadar var ki Kureyş’ten bir şahıs velisinin izni olmaksızın Muhammed’e (s.a.) ge­lirse onlara geri verilecek, Muhammed’in (s.a.) ashabından biri Kureyş’e gelecek olursa geri verilmeyecektir. Kim Muhammed (s.a.) tarafında anlaş­maya girmek ister onunla ahit yaparsa onun tarafında anlaşmaya girmiş olur. Kim de Kureyş’le anlaşma yapar ve onun tarafında anlaşmaya girmek isterse bunu yapar.

Bunun üzerine Huzaa kabilesi hemen Hz.Muhammed (s.a.) tarafında anlaşmaya girdi ve Rasulullah ile anlaşma yaptı, Bekir oğulları kabilesi de Kureyş kabilesinin emanına girerek onların tarafında anlaşmaya dahil oldu.

Müslümanlar anlaşmanın yapıldığı sene Mekke’ye girmeden geri dö­necek, ertesi yıl Kureyş Mekke’den çıkacak ve müslümanlar üç gün Mek­ke’de kalacaklar, ibadetlerini yerine getireceklerdi. Yanlarında sadece yol­cu silahı olan kınından çekilmemiş silahlar bulunabilecekti.

Ömer (r.a.) gibi müslümanlarm büyüklerinden bazıları eşit şartları ta­şımadığı ve müslümanlara zarar verdiği için bu anlaşmaya itiraz etmişler­di. Ancak gerçekte bu anlaşma büyük bir fetihti. Zira Kureyş bu anlaşma ile müslümanların varlığını kabul etmiş, kendilerini sürekli meşgul eden ve zayıflatan harplerden müslümanları kurtaran sükûnet ortamı sağlan­mış, müslümanlar emniyet ve güven ortamında İslâm davetini yerine geti­rebilmişlerdir. Bu sayede Arapların çoğu İslâm’a girmişlerdir.

Bundan dolayıdır ki bu olayın kendisi apaçık bir fetihtir veya Mekke fethi için ilk adımdır. Zühri demiştir ki: Hudeybiye’den önce ondan daha büyük bir fetih gerçekleşmemiştir. Anlaşma yapıldığı esnada müslümanla­rın sayısı bin beşyüz veya bin dört yüz civarındaydı. İki sene sonra Mek­ke’nin fethedildiği sene müslümanlar on bin kişi oldular. Onların içinde Halid b. Velid ve Amr b. Ass da vardı. İbni Mesud, Cabir ve Berea (r.a.) de­mişlerdir ki: “Siz Mekke’nin fethini fetih olarak kabul ediyorsunuz. Halbu­ki biz Hudeybiye anlaşmasını fetih sayıyoruz.”

Rasulullah (s.a.) Kabe’ye gidemeyip geri döndüğü için kurbanını kes­tikten ve oradan ayrıldıktan sonra Mekke ile Medine arasında yoldayken gece bu sure nazil olmuştur.

Ebu Davud, Ahmed, Nesai ve İbni Cerir Abdullah b. Mesud (r.a.)’un şöyle dediğini rivayet etmişlerdir:

“Hudeybiye’den Medine’ye yöneldiğimizde gece yarısı uyumak ve isti­rahat etmek için bir yerde konakladık ve bir müddet sonra uyuduk. Gü­neş iyice doğmadan uyanamadık. Biz uyandığımızda Rasulullah (s.a.) halâ uyuyordu. “Onu uyandırın” dedik. Rasulullah (s.a.) uyandı ve “Yapmanız gerekeni yapın. Uyuyan veya unutan kimse işte böyle yapar, yani namazı kaza eder.” buyurdu. İbni Mesud demiştir ki: Rasulullah’ın (s.a.) devesini kaybettiğimiz için onu aramaya çıktık, deveyi yuları bir ağaca dolaşmış bir halde bulduk. Onu Rasulullah’a (s.a.) getirdim, Rasulullah (s.a.) deveye bindi. Biz böyle yürürken birden O’na vahiy geldi.

İbni Mesud demiştir ki: Rasulullah (s.a.) vahiy geldiğinde dayanılmaz derecede sıkıntı ve zahmet çekerdi. Bu seferde bu sıkıntıdan kurtulunca “Muhakkak ki biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik” ayetinin nazil olduğunu haber verdi

Advertisements