184

١٨٤

فَاِنْ كَذَّبُوكَ فَقَدْ كُذِّبَ رُسُلٌ مِنْ قَبْلِكَ جَاؤُ بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ وَالْكِتَابِ الْمُنيرِ

(184) fe in kezzebuke fe kad küzzibe rusülüm min kablike cau bil beyyinati vez zübüri vel kitabil münir

seni şimdi yalanladılarsa da kesinlikle yalanladılar senden önce açık mucizelerle gelen resulleri de (hikmetli) sayfalar ve nurlu kitabı da (getiren)

(184) Then if they reject thee, so were rejected messengers before thee, who came with Clear Signs, and the Scriptures, and the Book of Enlightenment.

1. fe in kezzebûke : artık seni yalanlarlarsa
2. fe kad kuzzibe : oysa, halbuki, öyle ki yalanlanmıştı
3. rusulun : resûller, elçiler
4. min kabli-ke : senden önce
5. câû bi : getirdiler
6. el beyyinâti : beyyineler, açık deliller
7. ve ez zuburi : ve yazılı sahifeler
8. ve el kitâbi el munîri : ve aydınlatıcı (hak yola) ışık tutan nurlu Kitap

فَإِنْ كَذَّبُوكَ buna rağmen seni yalanlarsaفَقَدْ elbetteكُذِّبَ yalanlanmışlardıرُسُلٌ rasuller deمِنْ قَبْلِكَ senden önceجَاءُوا gelenبِالْبَيِّنَاتِ açık delillerوَالزُّبُرِsahifelerوَالْكِتَابِ ve kitap ileالْمُنِيرِ aydınlatıcı


AÇIKLAMA

Bu ayet-i kerimeler Yahudilerin bir takım suçlarını tescil etmektedir. Yüce Allah onların oldukça çirkin sözlerini işitmiştir. Bu sözlerine karşılık onları en ağır bir şekilde cezalandıracaktır. Bu, onların bu sözlerine karşı bir tehdittir, bir korkutmadır. Onların sözleri ise Yüce Allah’a fakirliği, kendilerine de zen­ginliği nispet etmeleridir. Fakat Yüce Allah bu sözlerinin karşılığını onlara ve­recektir. Zira günahın yazılması ve gereken şekilde muhafaza edilmesi, buna karşılık cezanın verilmesini gerektirir.

Yahudilerin işledikleri çirkin ve ağır suçlar arasında eskiden beri haksız ve günahsız yere peygamberleri öldürmeleri de vardır. Peygamber (s.a.)’in dö­neminde yaşayan, ona çağdaş olan Yahudilere -asıl öldürenler onların ataları olmakla birlikte- bu öldürmenin nispet edilmesinin sebebi çağdaşlarının da bu işe razı olmaları ve atalarının suçlarını benimsemeleri, kendi soydaşlarına karşı samimi bir bağlılık hissetmeleridir. Bu ise bir ümmetin genel meselelerde kendi arasında dayanışma ve yardımlaşma içerisinde olduğunu, ümmetin fert­lerinin işledikleri suç ve günahlar dolayısıyla -onların fiillerini kabul edip red­detmiyor iseler- sorgulanacaklarını göstermektedir.

İşte bundan dolayı Yüce Allah, “Ve, o yakıcı azabı tadınız, diyeceğiz.” Yani “ateş azabını tadınız, diyeceğiz” diye buyurmaktadır. Yani Yüce Allah bu du­rumlarına karşılık onları en kötü bir şekilde cezalandıracaktır. Dünyadaki bu işleriniz ile peygamberleri öldürmek gibi geçmiş günahlarınız, Allah’ı fakir ol­makla nitelemeniz, küfre yardımcı ve destek olmanız ve benzeri türden amelle­riniz sebebiyledir bu can yakıcı ateş azabı. Yapılan işlerin ellere izafe edilmesi­nin sebebi ise, amellerin çoğunlukla eller vasıtasıyla yapılması dolayısiyledir. Ayrıca bu, azabın gerçek manasıyla kendilerinden sadır olan amelleri ve öyle bir işi bizzat yapıp fiilen işlemeleri dolayısıyla olduğunu göstermektir. O kadar ki Medine’de üzerine duvarı yıkmak istemişler, HayberMe koyuna zehir kat­mak suretiyle Peygamber (s.a.)’i öldürmeye dahi kalkışmışlardı.

Onlar hakkındaki bu azap yersiz değildir. Böyle bir azap son derece ada­letli ve hikmetlidir. Çünkü Yüce Allah kimseye zulmetmez ve çünkü isyankâr ile itaatkârın, kâfir ile müminin birbirine eşit olması düşünülemez. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yoksa kötülükleri kazananlar kendilerini iman edip salih amel işleyenler gibi kılacağımızı ve hayatlarıyla ölümlerinin bir olacağını mı zannettiler? Hükmettikleri şey ne kadar da kötüdür?” (Câsiye, 45/21); “Biz o Müslümanları günahkârlar (müşrikler) gibi mi kılarız? Ne oldu size, nasıl da hüküm veriyorsunuz?” (Kalem, 68/35-36); “İman edip salih amel işleyenleri yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi kılarız? Yahut takva sahiplerini facirlergibi mi kılarız?” (Sâd, 38/28).

İşte böylelerine “O yakıcı azabı tadınız. Bu ellerinizin önden gönderdiğinin karşılığıdır. Şüphesiz Allah kullarına zulmedici değildir.” şeklindeki sözler, on­lara azarlamak, sitemde bulunmak, tahkir etmek, küçültmek, suçlarının ağır ve çirkin olduğunu açıklamak için söylenecektir. Bu sözler onlara ya cehen­nemde ya ölüm esnasında veya hesap vaktinde söylenecektir. Bu sözleri söyle­yecek olan da ya Yüce Allah ya da melekleridir.

Daha sonra Yüce Allah, getireceği mucizeler arasında ümmetinden her­hangi bir kimse bir sadaka yani bir kurban verecek olur da, onun bu sadakası­nın kabul edildiğine dair gökten onu yiyip bitirecek bir ateşin de olacağı muci­zeler göstermedikçe, hiçbir peygambere iman etmemelerini, Allah’ın kitapla­rında emretmiş olduğunu söyleyen Yahudileri yalanlamaktadır.

Kurban, Yüce Allah’a yaklaşmak için gerçekleştirilen bir ibadettir. Bu bo­ğazlamak suretiyle davarların kanlarını akıtmak, sadaka veya salih bir amel­dir.

Onların böyle bir iddiada bulunmaktan kasıtları Allah’ın Rasulüne iman etmemektir. Çünkü Hz. Peygamber onların dedikleri bir şekilde mucize getir­medi. İddialarına göre böyle bir mucize getirse güya iman edeceklerdi.

İbni Abbas der ki: Bu ayet-i kerime Ka’b b. el-Eşref, Mâlik b. es-Sayf, Fin-hâs b. Âzurâ ile birlikte bir topluluk hakkında nazil olmuştur. Bunlar Resulullah (s.a.)’ın yanına gelerek şöyle dediler: “Ey Muhammed, sen Allah’ın Rasulü olduğunu, Yüce Allah’ın sana bir kitabı vahiy ile bildirdiğini iddia edi­yorsun. Allah ise Tevrat’ta bizlere ateşin yediği bir kurban getirmedikçe ve ge­len bu ateşin semadan nazil olacağı vakit hafif bir uğultusu işitilmedikçe, iman etmememizi emretmiştir. Şayet sen bize böyle bir mucize getirirsen senin doğ­ruluğunu kabul ederiz.” Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Fakat böyle bir iddia onların iftiraları ve batıl kanaatleri cümlesindendir. Bundan dolayı Yüce Allah onları azarlayarak ve yalanlayarak, böyle bir ateşin inmesinin mucize olduğunu belirterek cevap vermektedir. Mucize ise risaleti desteklemek ve gönderilen peygamberin doğruluğunu ispat etmek içindir. Siz­lere ise Zekeriya gibi Yahya gibi ve başka peygamberler gibi pek çok peygam­berler mucizelerle veya peygamberliklerini açıkça ortaya koyan belgelerle gel­diler. Neden onları yalanladınız, neden onları tasdik etmediniz ve niçin onları öldürdünüz? Gerçekten siz peygamberlerin izinden itaatle gittiğiniz iddianızda doğru söyleyen kimseler iseniz, söyleyin.

Bu fiil Kur*an-ı Kerim’in nüzulü döneminde yaşayan Yahudilere nispet edilmektedir. Halbuki bu suçlan onların geçmişleri işlemişti. Buna sebep önce­den de açıkladığımız gibi, Kur’an-ı Kerim’in nüzulü çağında yaşayanların da geçmişlerinin yaptıkları işlere razı olmaları ve bu hususta geçmişlerinin hak üzere olduklarına inanmalarıdır. Bir ümmet yahut bir kabile âdeten fertlerin­den bazılarının yaptıkları işlerden etkilenir. O ferdin işlediği suç ve sapma bağ­lı olduğu cemaatten dolayı o ümmet için bir ayıptır.

Daha sonra Yüce Allah Yahudilerin ve onlar gibi kavminin takındıkları kötü tavrı ve her iki kesimin de onu yalanlamasını hafifletmek, teselli etmek, gönlünü hoş etmek üzere şunu bildirmektedir: Sen kendilerine delilleri -ve mu­cizeleri getirdikten sonra- eğer seni yalanlayacak olurlarsa şunu bil ki, senden önceki pek çok peygamber de yalanlanmıştır. O peygamberler de senin getirdi­ğin apaçık delil ve mucizelerin benzerlerini getirdiler. Peygamberlere indirilen sahifeler gibi İlâhî menşeli kitaplar getirdiler. Apaydınlık ve net bir kitabı da getirdiler. Burada sözü geçen apaçık kitap Tevrat, İncil ve Zebur’dur. Buna rağ­men bu peygamberler kendilerine yapılan eziyetlere, kendileriyle alay edilme­sine, kendilerine muhalefet edilmesine, inatla karşı konulmasına sabrettiler. Böyle bir tutum her dönemdeki insanların tabiatı gereğidir. Onlardan kimisi hakka kulak verir, kimisi hakka karşı direnir, hak sahibi ile alay eder. O ba­kımdan senin davetine karşı konulmasına hayret etme. Onların ruhları hakka ulaşmayı arzu etmemekte, onlar hayırlı olanı aramamaktadır.

Advertisements