59

٥٩

بَلى قَدْ جَاءَتْكَ ايَاتى فَكَذَّبْتَ بِهَا وَاسْتَكْبَرْتَ وَكُنْتَ مِنَ الْكَافِرينَ

(59) bela kad caetke ayati fe kezzebte biha vestekberte ve künte minel kafirin
Hayır benim sana ayetim gelmişti sen onu yalanladın büyüklendin ve kâfirlerden oldun

(59) (The reply will be:) Nay, but there came to thee my Signs, and thou didst reject them: thou wast haughty, and became one of those who reject Faith.

1. belâ : hayır, bilâkis, fakat
2. kad : olmuştu
3. câet-ke : sana geldi
4. âyâtî : âyetlerim
5. fe : o zaman
6. kezzebte : sen yalanladın
7. bihâ : onu
8. ve : ve
9. istekberte : kibirlendin, büyüklük tasladın
10. ve kunte : ve sen oldun
11. min : den
12. el kâfirîne : kâfirler


AÇIKLAMA

“De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, Gafûr’dur, Rahîm’dir.” Yani Ey Peygamber! De ki: Ey Allah’ın masiyet işlemekte aşırı gi­den ve çok günah işleyen kulları! Allah Tealâ’nın bağışlamasından ye’se düşmeyin. Allah Tealâ, sahibinin tevbe etmediği şirk dışındaki bütün gü­nahları bağışlar. Zira Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır: “Allah, kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (Ni­sa, 4/48). Kuşkusuz Allah, rahmet ve bağışlaması çok olandır. Tevbe ettik­ten sonra kuluna azap etmez. İbni Kesîr şöyle demiştir: “Bu ayet, kâfir ol­sun, isyankâr mümin olsun, bütün kullar için tevbe ve Allah’a yönelmeye çağrı ve Allah Tealâ’nın, ne günah işlemiş ve ne kadar işlemiş olursa -ister­se deniz suyunun köpükleri kadar- olsun, tevbe eden ve günahlardan dönen kimselerin bütün günahlarını bağışlayacağının haber verilmesini ihtiva et­mektedir. Ancak bu ayetin, tevbe olmadan bağışlanma olacağı şeklinde yo­rumlanması doğru değildir. Çünkü şirk, tevbe olmadıkça bağışlanmaz.

Şevkânî şöyle der: “Bu ayet, Kur’an’daki en ümit verici ayettir. Çünkü müjdelerin en büyüğünü ihtiva etmektedir. Zira bu ayette ilk olarak Allah Te­alâ kulları kendine nispet ederek anmıştır. Burada kulları şereflendirme ve müjdeleme kastı vardır. Ardından da onları masiyet işlemekte aşırı gitmek ve çok günah işlemekle vasfetmiştir. Bunun akabinde de, o çok günah işleyen kimseleri, Allah’ın rahmetinden ümitlerini kesmekten nehyetmektedir. Şu halde günahkâr olduğu halde aşırı gitmeyen kimselerin Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeleri öncelikle daha gereklidir. Hitabın taşıdığı anlam da bunu gerektirmektedir. Sonra da ardında şüphe bulunmayan bir cümle gelmektedir ki o da “Allah bütün günahları bağışlar…” kavl-i ilâhisidir.

Bağışlanmanın tevbe, Allah’a yönelme ve amelde ihlâsla kayıtlanma­sı, “Size azap gelip çatmadan Rabbinize dönün…” ayetinden ve yukarıda nüzul sebebi konusunda zikredilen hadislerden anlaşılmaktadır. Rahmet kapısı geniştir. Nitekim Allah Tealâ şöyle buyurmuştur: “Bilmediler mi ki, kullarından tevbeyi kabul eden… Allah’tır.” (Tevbe, 9/104), “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah ‘tan mağfiret dilerse, Allah ‘ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.” (Nisa, 4/110).

Taberani, Süneyd b. Şekel’den şöyle rivayet etmiştir: “İbni Mesud (r.a)’un şöyle dediğini işittim: “Muhakkak ki Allah’ın Kitabı’ndaki en büyük ayet, “Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur, daima diri ve yaratıklarını koruyup yöneticidir” (Bakara, 2/255, Âli İmrân, 3/2) ayetidir. Kur’an’da ha­yır ve şer konusunda en kapsamlı ayet, “Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsa­nı… emreder…” (Nahl, 16/90) ayetidir. Kur’an’da ferahlığı en çok ihtiva eden ayet, Guraf (yani Zumar) süresindeki “De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin.” ayetidir. Allah’ın Kitabı’nda, kulun sıkıntılarını gidermeyi Allah’ın üstlendiğini en vurgulu an­latan ayet ise “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu yaratır ve onu, ummadığı yerden rızıklandırır.” (Talâk, 65/2-3) ayetidir.” Bunun üzeri­ne Mesrûk ona “Doğru söyledin.” dedi.”

İbni Ebî Hatim de Ebu’l-Kenûd’dan şöyle rivayet etmiştir: “Abdullah -yani İbni Mesud (r.a)- bir keresinde kadıya uğramıştı. Kadı o esnada in­sanlara va’zu nasihat ediyordu. Ona, “Ey vaiz! Niçin insanları Allah’ın rah­metinden ümit kestiriyorsun?” dedi, sonra da “Ey nefislerine karşı aşırı gi­den kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” ayetini okudu.”

Daha sonra Allah Tealâ, bağışlanmayı iki şarta bağlamakta ve şöyle buyurmaktadır:

1- “Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun. Sonra size yardım edilmez.” Yani tevbe, taat, masiyetlerden kaçınmak, em­rine teslim olmak ve hükmüne boyun eğmek suretiyle, ölümle dünya azabı size gelmeden önce Allah’a dönün. Aksi halde, O’nun azabını sizden men edecek bir yardımcı bulamazsınız.

2- Kur’an’a bütünüyle tabi olma: “Ansızın ve hiç farkına varmadığınız bir sırada size azap gelmezden önce Rabbinizden size indirilenin en güzeli­ne uyun.” Yani Kur’an’a tabi olun. Onun helâl dediğini helâl, haram dediği­ni haram kabul edin. Ona taate devam edin ve masiyetten kaçının. Yani Allah’ın emirlerine uyun ve yasaklarından kaçının.

Bu, azabın, siz habersizken ve onu hissetmeden, aniden gelmesinden önce olmalıdır. Bu, çok şiddetli bir tehdit ve uyarıdır.

Daha sonra Allah Tealâ, boş şeylerle oyalanmaktan ve tahassürün hiç­bir fayda sağlamadığı bir vakitte geride bırakılan hayata hasret çekme­mekten sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır:

1- Nefsin şöyle demesinden sakının: “Allah’ın yanında kusur edişim­den dolayı vah bana. Hakikaten ben alay edenlerdendim.” Yani bir an önce tevbe etmeye ve amel-i salih işlemeye bakın. Ve günahkâr nefsin şöyle de­mesinden sakının: “Vah bana! Allah’a iman, Ona itaat ve Kur’an’a iman ile onun emrettiklerini yerine getirme konusunda gösterdiğim kusur dolayı­sıyla pişmanım. Ben ancak dünyada, Allah’ın dini ve Onun kitabı ile alay edenlerin yaptığını yapmış, bunların hiçbirisine inanıp, bunları tasdik et­memiştim.”

2- Yahut şöyle demesinden: “Allah bana hidayet etseydi, elbet ben de korunanlardan olurdum.” Yahut da nefsin şöyle demesinden sakının: “Eğer Allah beni dinine irşad etmiş olsaydı, elbette ben de Allah’tan sakınanlar­dan ve O’na şirk koşup masiyet işlemekten uzak dururdum.”

3- Yahut azap gördüğü zaman, “Keşke benim için bir kez dönüş olsaydı da, güzel hareket edenlerden olsaydım.” demesinden. Yani yahut da nefsin, azabı bizzat müşahede edip tattığı zaman, “Keşke ben dünyaya bir kez da­ha dönebilseydim. O zaman mutlaka Allah’a iman edenlerden, Onu birleyenlerden ve amellerinde güzel davrananlardan olurdum. Kısacası: Nefis, güzel amel işlemek için dünyaya geri gönderilmeyi arzu edecektir. Fakat artık iş işten geçmiştir.

Onun bu doğrultuda söylediklerini Allah Tealâ, şöyle buyurarak red­detmektedir:

“Evet! Sana ayetlerim gelmişti de sen, onları yalanlamış, büyüklük taslamış, kâfirlerden olmuştun.” Ey pişman kul! Şüphesiz sana dünya hayatındayken, Kur’an indirilmiş, ayetlerim gelmiş ve hüccetim sana açık­lanmıştı. Sen ise onu yalanlamış ve ona ittiba etmekten büyüklenerek uzak durmuştun. Böylece onu bilerek inkâr edenlerden olmuştun. Buradan şu mana çıkmaktadır: Sen dünyadayken, benim ayetlerimi tasdik ve onla­ra uygun davranma imkânına sahip idin. Böyleyken şimdi niçin dünyaya geri dönmek istiyorsun? Kaldı ki dönüşün sana bir faydası yoktur. Zira Yü­ce Allah şöyle buyurmuştur: “Geri gönderilselerdi, yine men olundukları şeyleri yapmaya dönerlerdi.” (En’âm, 6/28).

Advertisements