186

١٨٦

لَتُبْلَوُنَّ فى اَمْوَالِكُمْ وَاَنْفُسِكُمْ وَلَتَسْمَعُنَّ مِنَ الَّذينَ اُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَمِنَ الَّذينَ اَشْرَكُوا اَذًى كَثيرًا وَاِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا فَاِنَّ ذلِكَ مِنْ عَزْمِ الْاُمُورِ

(186) le tüblevünne fi emvaliküm ve enfüsiküm ve le tesmeunne minellezine utül kitabe min kabliküm ve minellezine eşraku ezen kesira ve in tasbiru ve tetteku fe inne zalike min azmil ümur

muhakkak imtihan olunacaksınız mallarınızla ve nefislerinizle işiteceksiniz sizden önce kendilerine kitap verilenlerden şirk koşanlardan çok incitici eza veren sözleri eğer sabreder ve sakınırsanız işte bu azim olunacak işlerdendir

(186) Ye shall certainly be tried and tested in your possessions and in your personal selves and ye shall certainly hear much that will grieve you, from those who received the book before you and from those who worship many gods. But if ye persevere patiently, and guard against evil, then that will be a determining factor in all affairs.

1. le tublevunne : elbette, mutlaka imtihan olacaksınız, deneneceksiniz
2. fî emvâli-kum : kendi mallarınız konusunda, hususunda
3. ve enfusi-kum : ve nefsleriniz, kendiniz, canlarınız
4. ve le tesmeunne : ve elbette işiteceksiniz
5. min ellezîne : onlardan
6. ûtû el kitâbe : kitap verilenler
7. min kabli-kum : sizden önce
8. ve min ellezîne : ve onlardan
9. eşrakû : Allah’a şirk koşanlardan
10. ezen : eziyetli, incitici
11. kesîran : çok
12. ve in tasbirû : ve eğer siz sabrederseniz
13. ve tettekû : ve takva sahibi olun
14. fe inne zâlike : ki bu muhakkak
15. min azmi el umûri : işlerin “âzim” olanlarından

لَتُبْلَوُنَّ andolsun ki imtihan edileceksinizفِي hususundaأَمْوَالِكُمْ mallarınızوَأَنْفُسِكُمْ ve canlarınızوَلَتَسْمَعُنَّ ve kesinlikle duyacaksınızمِنْ الَّذِينَ أُوتُوا verilen kimselerdenالْكِتَابَ kitapمِنْ قَبْلِكُمْ sizden önceوَمِنْ الَّذِينَ أَشْرَكُوا ve şirklerinde bilinçli olarak ısrar edenlerdenأَذًى eziyetكَثِيرًا çokوَإِنْ تَصْبِرُواsabrederوَتَتَّقُوا ve sakınırsanızفَإِنَّ doğrusuذَلِكَ bunlarمِنْ عَزْمِ azmedilmesi gerekenالْأُمُورِ işlerdendir


SEBEB-İ NÜZUL

Yahya ibn Fâris kanalıyla Ka’b ibn Mâlik’ten o da babasından rivayet eder ki Ka’b ibnuM-Eşref, Hz. Peygamber (sa)’i hicveder ve Kureyş müşriklerini a-leyhine tahrik ederdi. Hz. Peygamber (sa) Medine-i Münevvere’ye geldiğinde oranın ahalisi müslumanlardan, puta tapanlardan ve yahudilerden olmak üzere karışıktı. Yahudiler, Hz. Peygamber (sa) ve ashabına eziyet ederlerken Allah Tealâ Rasûlü’ne sabır ve affı emretmişti. İşte onlar hakkında “sizden önce ken­dilerine kitab verilenlerden ve müşriklerden de herhalde incitici birçok şey işite­ceksiniz..” âyetini indirdi de Ka’b ibnu’l-Eşref, Hz. Peygamberce eziyetinden vazgeçmeyince Efendimiz (sa), Sa’d ibn Muâz’a “Ka’b’ı öldürmek üzere bir grubun gönderilmesini” emretti. O da Muhammed ibn Mesleme’yi gönderdi ve onlar da Ka’b ibnu’l-Eşref i öldürdüler. Ka’b ibnu’l-Eşref in öldürülmesi üzeri­ne yahudiler ve müşrikler korkup Hz. Peygamber (sa)’e geldiler ve “Arkadaşımızın kapısı çalındı ve hile ile öldürüldü-” dediler. Efendimiz de onlara, daha önceki sözünü hatırlattı ve müslümanlara eziyetten vazgeçmelerine, yahudîlerle müslümanlar arasında bir antlaşma yapmaya davet etti. Kabul etmeleri üzerine bir sayfaya yahudiler ve müslümanları bağlıyacak bir antlaşma yazıldı.

Taberî’nin tefsirinde Ka’b ibnu’l-Eşref in öldürülüşü ile ilgili Zuhrî’den rivayetle tahric olunan haberde bazı ayrıntılara da yer verilmektedir. Buna göre son derece zeki ve ihtiyatlı olan Ka’b ibnu’l-Eşref i, onu Öldürmeye giden sahabîler ancak hile ile yanlarına gelmesini sağlıyarak öldürebilmişlerdir. Gönderilenlerden birisi kaçmasını önlemek üzere ona sarılmış, Ebu tsa böğrüne ilk darbeyi vurmuş arkasından Muhammed ibn Mesleme de tepesine binerek kılıcıyla işini bitirmiştir.  Ka’b ibnu’l-Eşref in öldürülmesi hadisesi Bedr Gazvesinden kısa bir süre sonradır ve öldürülmesi ile ilgili birçok ayrıntı ile onun şiirinden, öldürülmesi üzerine söylenen şiirlerden örnekler İbn Hişâm’ın Sîre’sinde yer almaktadır. Buradaki çarpıcı ayrıntılardan biri, onu öldürmeye giden sahabîlerin içinde Ka’b’in bir süt kardeşinin de yer almasıdır. Silkân ibn Selâme ibn Vakş adındaki bu sahabînin hey’ette yer alması Ka’b’m bu hey’etin yanına gelmeye razı olmasında büyük rol oynamış görünüyor.

İbn Abbâs’tan rivayetle Bu sûrenin 181. âyetinin nüzul sebebi olarak anla­tılan ve Hz. Ebu Bekr ile Yahudi Finhâs arasında geçen hadisenin aynı zamanda bu âyet-i kerimenin de nüzul sebebi olduğu biraz Önce geçmişti. Taberî bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi sadedinde olmak üzere hadiseyi İkrime’den rivayetle şöyle zikrediyor: Bu âyet-i kerime Hz. Peygamber (sa), Hz. Ebu Bekr ve Kaynukâ oğulları’nın efendisi yahudi Finhâs hakkında nazil olmuştur. Şöyle ki: Hz. Peygamber (sa), Ebu Bekr’i yardım istemek üzere Finhâs’a göndermiş, bu hususta yazdığı bir mektubu da ona vererek: “Bana dönüp istişare etmeden sa­kın bir şey yapma.” diye de tembihlemişti. Hz. Ebu Bekr kılıcını kuşanmış ola­rak Finhâs’a gidip Hz. Peygamber (sa)’in mektubunu verdi. Finhâs mektubu okuyunca: “Demek Rabbınız bizim kendisine yardım etmemize muhtaç oldu” dedi. Hz. Ebu Bekr, kılıcıyla ona vurmaya niyyetlendiyse de Hz. Peygamber sa’in “benimle istişare etmeden bir şey yapma.” tenbihini hatırlayarak vazgeçti ve “Allah’ın, lûtfundan kendilerine verdiğinde cimrilik edenler sakın bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Tam tersine bu onlar için bir ser­dir. Onların cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır…” (Al-i İmrân, 3/180) âyeti, bir de bu âyet-i kerime ile onun arasındaki âyetler na­zil oldu.  Ayet-i kerime ister Ka’b ibnu’l-Eşref, isterse Finhâs ibn Azûrâ hakkında gelmiş olsun neticede ikisi de yahudilerin bu âyet-i kerime karşısındaki tavrını temsil etmektedirler.

Buharı*de Urve ibnu’z-Zubeyr’den rivayetle tahric olunan bir haberde Üsâme ibn Zeyd şöyle anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (sa) Bedr gazvesinden önce bir gün, hasta olan Sa’d ibn Ubâde’yi el-Hâris ibnu’l-Hazrec oğullan içinde zi­yarete gitmek üzere üzerinde bir Fedek kadifesi olan bir merkebe binmiş, terki­sine de Üsâme ibn Zeyd’i almıştı. Yolda içinde Abdullah ibn Übeyy ibn Selûî’un da olduğu bir meclise uğradı. Abdullah ibn Übeyy o sırada henüz müslüman olmamıştı. Meclis müslümanlar, yahudiler, puta tapan müşrikler ol­mak üzere karışık kimselerden oluşuyordu. Abdullah ibn Revâha da meclistey­di. Efendimizin binitinin tozu meclise ulaşınca Abdullah ibn Übeyy burnunu elbisesinin ucuyla kapatarak: “bizi tozutma.” dedi. Allah’ın Rasûlü (sa) onlara selâm vererek durdu, binitinden indi, onları Allah’a çağırdı, onlara Kur’ân oku­du. Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl: “Behey adam, bunları söylemekle iyi yapmı­yorsun; eğer söylediklerin hak ise meclisimizde bize eziyet verme, git evine, sana gelenlere bunları anlat.” dedi. Abdullah ibn Revâha: “Evet ey Allah’ın el­çisi, bizim meclislerimize gel, biz bunu seviyoruz.” dedi. Müslümanlar, müşrik­ler, yahudiler birbirlerine sövmeye ve ağız dalaşına başladılar. Neredeyse birbir­leri üzerine atılacaklardı ki Allah’ın Rasûlü (sa) onları sakinleştirdi, kavga bi­tince de Efendimiz (sa) hayvanına bindi ve yoluna devam edip Sa’d ibn Ubâde’nin yanına geldi. Ona, Abdullah ibn Übeyy’i kastederek: “Ey Sa’d, Ebu Hubâb’ın ne dediğini duymaz mısın? şöyle şöyle söyledi.” dedi. Sa’d: “Ey Allah’ın elçisi, onu affet, onu hoşgör, Sana kitabı indiren Allah’a yemin ederim ki Allah sana indirdiği hakkı gönderdiğinde bu belde (Medine’yi kastediyor) halkı onu başa geçirmek başına krallık sarığını giydirmekte anlaşmışlardı. Allah seni hak ile gönderip onun krallığı suya düşünce çok üzüldü, yeryüzü adeta ona da­raldı, nefes alamaz hale geldi, herhalde bu yaptıkları ondandır.” dedi. Alalh’ın Rasûlü (sa) de Abdullah ibn Übeyy’in bu davranışını affetti. Bu hadise üzerine “sizden önce kendilerine kitab verilenlerden ve müşriklerden de herhalde inciti­ci birçok şey işiteceksiniz…” âyet-i kerimesi nazil oldu. Allah’ın Rasûlü (sa) ve ashabı, kıtal âyetinin nüzulünden önce müşriklerden ve ehl-i kitabdan gördükle­ri bu nevi eziyetlerden dolayı onları, emrolundukları üzere affederlerdi.


AÇIKLAMA

Bu Yüce Allah tarafından verilen genel bir haberdir. Bütün yaratıkları kapsamaktadır: Her can ölümü tadacaktır; Yüce Allah’ın şu buyruğunda oldu­ğu gibi: “Onun üzerindeki her canlı fanidir, celâl ve ikram sahibi Rabbinin vec-hi (zatı) ise baki kalır.” (Rahman, 55/26-27). Bütün cinler, insanlar, melekler, Arşın yüklenicileri ölürler. Ölmeyen Hayy ve Kayyûm olan tek Allah’tır. Ebedî ve baki kalan yalnızca O’dur. Evvel O olduğu gibi ahir de O kalacaktır.

Ayet-i kerime bütün insanlara yönelik bir tesellidir. Yeryüzünde olsun gök­yüzünde olsun ölmedik kimsenin kalmayacağını, her bir nefsin ruhun beden­den aynlımasınm tadını duyacağını ifade etmektedir. Sonra kıyamet gününde her bir kişi yaptığının karşılığını -hayır ya da şer türünden- alacaktır. Güzel amellerinin karşılığı herkese tam ve eksiksiz olarak verilecektir. Kötülük işle­yen de en uygun ve eksiksiz bir şekilde cezasını görecektir. Hiç bir kimseye en ufak bir şekilde zulmedilmeyecektir. Zerre ağırlığı kadar dahi.

İtaat ve masiyetlere ecirlerinin eksiksiz verileceğinin söz konusu edilmesi, hayır veya şer kabilinden bir takım karşılıkların dünyada veya kabirde insan­lara verileceğine bir işarettir. Buna delil ise Tirmizî ve Taberanî’nin merftı ola­rak rivayet ettikleri Resulullah (s.a.)’ın şu buyruğudur: “Şüphesiz kabir ya cen­net bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

Ateşten uzaklaştırılan ve cennete sokulan bir kimse en yüce maksada, en kâmil ve üstün amaca ulaşmış, nail olmuş demektir. Peygamber (s.a.)’in şöyle buyurduğu varittir: “Her kim ateşten uzaklaştırılıp cennete koyulmayı arzuluy­or ise Allah’a ve ahiret gününe iman etmiş olarak ölüm gelip onu bulsun. Bir de kendisine yapılmasını istediği şeyi başkalarına yapsın.”

İşte bu hem Yüce Allah’ın, hem de kulların haklarını korumayı kapsamak­tadır, îbni Ebî Hatim de Ebu Hureyre (r.a.)’den şöyle dediğini rivayet etmekte­dir: Resulullah (s.a.) buyurdu ki: “Cennette sizden herhangi birisinin kamçısı kadar bir yer, dünyadan ve dünyanın içindeki her şeyden hayırlıdır. Arzu eder­seniz de Yüce Allah’ın, “Kim ateşten uzaklaştırılır da cennete sokulursa muhak­kak ki o kurtulmuştur” buyruğunu okuyunuz.”

Allah’ım, kendisi sebebiyle cennete nail olacağımız, ateşten kurtulacağı­mız şeylere karşı bizleri muvaffak kıl!

İçinde yaşadığımız, yemek içmek gibi bedenî, makam, mevki, üstünlük gi­bi manevî lezzetleriyle yararlandığımız dünya hayatı, ancak aldanış ile ve kan­dırılarak satın alınan, sonra da bozukluğu, bayağılığı açıkça ortaya çıkan bir mala benzer. Çünkü dünyaya sahip olan bir kimse her zaman dünyaya karşı bir aldanış içerisindedir. Yahut da dünya hakir, terk edilmiş, fani ve zeval bulu­cu olduğu için böyledir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Halbuki siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Alâ, 87/16-17); “Size verilen her şey dünya hayatının bir metaı ve bir süsüdür. Allah’ın yanında olan ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Kasas, 28/60). Hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmuştur: “Allah’a yemin ederim, ahiretegöre dünya an­cak sizden herhangi birinizin parmağını denize daldırması gibidir. Bir baksın o (parmağını geri çekince) ne ile geri döner.”

Bu şekilde dünya hayatının basit gösterilmesi onu ahirete tercih eden kimse içindir. Saîd b. Cübeyr der ki: “Şüphesiz bu, dünyayı ahirete tercih eden kimse için böyledir. Dünya ile ahireti isteyene gelince dünya onun için maksa­dına ulaşmak için bir metadır.”  Dünyayı ahirete üstün tutan bir kimse, satı­cının kendisini aldattığı ve kusurlarını gizlediği, daha sonra da aldığı malın bo­zukluğunu ve bayağılığını açıkça gören, zararlı bir alışverişte bulunan kimseye benzer.

Daha sonra Yüce Allah, Uhud gazvesi sonrası türlü sıkıntı, musibet ve zorluklara katlanmak için ruhu alıştırmak ve eğitmek istediğinden Muham-med Mustafa (s.a.) ve müminlere şu haberi vererek hitap etmektedir: Dünya canlarda ve mallarda bir imtihan ve bir sınav yurdudur. Öldürülmek, esir alın­mak, yaralanmak, türlü korku ve musibetlerle karşı karşıya kalmak suretiyle canlarda, hayır yollarında infak ve türlü afet ve musibetlere maruz kalmak su­retiyle de mallarda olan bir imtihan. Bu Yüce Allah’ın, “Andolsun sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve mahsullerden eksiklikle imtihan edece­ğiz. Sabredenlere müjdele!” (Bakara, 2/155) buyruğunu andırmaktadır.

Müslümanlar ve peygamberleri Yahudilerden, Hristiyanlardan ve Arap müşriklerinden kendilerine çokça rahatsızlık ve eziyet veren şeyler işitecekler­dir. Bu eziyet kimi zaman dini, Kur’anı ve Peygamberi dahi kapsayabilir. Fakat Yüce Allah, Bedir gazasından önce Medine’ye dönüşleri sırasında müminleri böylelerinden görecekleri eziyetlere karşı teselli ederek ve bu konuda fayda ve­recek ilaç ve tedaviyi belirterek, izlemeleri gereken yolu göstermiştir. Bu ise affetmek, sabretmek, bağışlamak, emrolunan şeyleri yerine getirmek, yasak­lardan kaçınmak suretiyle Allah’tan korkmaktır. Eğer onlar bunu yerine geti­recek olurlarsa, kendi rahmetinden onlara iki kat ecir verecektir. Çünkü sabır ve takva azmedilmeye değer olan işlerdendir. Yani herkesin azim ve kararlılık­la yerine getirmesi gereken işler arasındadır.

Advertisements