77

٧٧

حَتّى اِذَا فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَابًا ذَا عَذَابٍ شَديدٍ اِذَا هُمْ فيهِ مُبْلِسُونَ

(77) hatta iza fetahna aleyhim baben za azabin şedidin iza hüm fihi müblisun
Hatta üzerlerine açtığımız zaman şiddetli azap kapılarını o zaman onlar o azaptan dolayı ümitsizliğe düşmüşlerdir

(77) Until We open on them a gate leading to a severe Punishment: then lo! They will be plunged in despair therein!

1. hattâ : hatta, nihayet, oluncaya kadar
2. izâ fetahnâ : açtığımız zaman
3. aleyhim : onlara
4. bâben : kapı
5. zâ azâbin : azap sahibi
6. şedîdin : şiddetli
7. izâ : olduğu zaman
8. hum : onlar
9. fîhi : içinde
10. mublisûne : ümitsizliğe düşenler, umutlarını kaybedenler


AÇIKLAMA
“Fakat kâfirlerin kalpleri bundan gaflet içindedir.” Yani kâfirlerin ve müş­riklerin kalpleri Kur’an’da şifa veren bu beyandan, en sağlam yolu gösterme­sinden, insanları dünya ve ahiretlerinde saadete eriştirmesinden gafildirler ve sapıklık içindedirler.

“Onların bunun dışında yapmakta oldukları başka işler de vardır.” Yani kâfirlerin gaflet ve bilgisizlik dışında Allah’a şirk koşma, Kur’an’a, Peygamberimiz’e (s.a.) ve müminlere dil uzatma gibi kesin olarak gelecekte yapacakları o aşka kötü ve çirkin işler de vardır. Bunu zikretmesinin sebebi bu amellerin Allah’ın ilminde ve Levh-i Mahfuz’da tespit edilmiş olması ve Allah’ın ilmi bun­ları kuşattığı ve Allah’ın ilmi değişmeyeceği için, geçmişte onlar adına yazılıp tescil edilmiş olmasıdır.

“Sonunda sefahat içinde olanlarını azapla yakaladığımız zaman da hemen feryat ederler.” Yani sonunda sefahat içinde olanlarını (dünyada nimet içinde şı­marmış olan kimseleri) şiddetli azap, sıkıntı ve musibet içinde bıraktığımız za­man hemen bağırır, imdat isterler.

Nitekim Cenab-ı Hak bir başka ayette şöyle buyurmaktadır: “Hakkı ya­lanlayan o varlık sahiplerini bana bırak. Ve onlara mühlet ver. Çünkü bizim ya­nımızda eziyetler ve yakıcı bir ateş var.” (Müzzemmil, 73/11-12).

“Biz onlardan önce nice ümmetleri helak ettik. O zaman çığlıklar kopardı­lar. Halbuki o vakit kurtulma vakti değildi.” (Sad, 38/3).

“Bugün feryat etmeyin. Çünkü siz bizden hiç yardım görmeyeceksiniz.” Ya­ni feryat etmenin hiç bir faydası ve yararı yoktur. Bu feryadınız size indirilme­si murad edilen azabı engelleyecek değildir. Bu durum kesinleşmiş ve azap va­cip olmuştur. Siz asla size yardımcı olacak ve sizinle acıklı azap arasında perde olacak hiçbir kimse bulamayacaksınız.Allah’ın yardımının onlara ulaşmamasının ve bu cezanın meydana gelme­sinin sebepleri üçtür.

1- “Size benim ayetlerim okunuyordu da, siz arkanızı dönüyordunuz.” Yani size ne zaman Kur’an ayetleri okunursa siz bu ayetlerden nefret ediyorsunuz, bunları dinlemekten ve bu ayetleri okuyan kimseden yüz çeviriyorsunuz. Tıpkı geriye dönerken topukları üzerinde kaçan kimse gibi haktan kaçıyorsunuz. Ayette murad edilen mana şudur: Onlar haktan, gerçeklerden yüz çeviriyorlar. Çağırıldıkları zaman ayak diretirler. Talep edildikleri zaman gitmekten vazge­çerler.

2- “(Ayetlerime karşı) böbürlenerek…” Yani onlar haktan yüz çevirerek ve hakka karşı ayak direterek hakka karşı böbürlenerek, hakkı ve hak ehlini kü­çümseyerek kibirleniyorlar.

Ayette “bihi” nin zamiri Beyt-i Atik veya Harem’e racidir. Çünkü onunla gurur duyuyorlar ve Harem’e lâyık olmadıkları halde kendilerinin Harem’in muhibbi olduğuna inanıyorlardı. Ya da bu zamir Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e (s.a.) racidir. Çünkü onlar Kur’an’ı sihir, şiir veya kâhinlik olarak niteliyorlar ve Peygamberimiz (s.a.) hakkında: “Sihirbaz, şair, kâhin, yalancı veya mecnun” diyorlardı. Bütün bunlar batıldır, Kur’an haktır. Hz. Muhammed (s.a.) hak pey­gamberdir. Haktan yüz çevirip böbürlenmek hiç de iyi bir davranış değildir.

3- “Geceleyin saçma sapan konuşuyorsunuz.” Beytullah’ın etrafında gecele­yin konuşarak Kur’an’ı terk ediyorsunuz. Ya da hezeyanlar savuruyorsunuz. Kur’an’ı anarak ve ona dil uzatarak gece sohbeti yapıyorsunuz. Buna göre “bi­hi” kelimesinin muallakı “Sâmiran” kelimesidir.

Cenab-ı Hak onların durumunu tavsif ettikten sonra onların bu işlere te­şebbüs etmelerinin şu dört sebepten birine bağlı olduğunu beyan etti.

a) “Onlar hâlâ Kur’an’ı düşünmüyorlar mı?” Müşrikler hâlâ bu yüce Kur’an’ı anlamaya çalışmıyorlar mı? Halbuki bu kitap özellikle onlara indiril­mişti. Kur’an beyanı, fesahati, belagatı ve yüce muhtevası ile gayet iyi bilini­yordu. Hiçbir peygambere ondan daha mükemmel ve daha şerefli bir kitap indirilmemişti. Onlara lâyık olan kendilerine verilen Allah’ın nimetini kabul et­mek, o nimete karşı şükretmek ve onu anlamaya gayret etmek ve onun gere­ğiyle amel etmektir.

b) “Yoksa onlara geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?” Yoksa on­lar önceki ümmetlere peygamberlerin mucizelerle desteklenerek peş peşe gel­diklerini tevatür yoluyla bilmelerine rağmen Peygamberin gelişinin normal şartlara aykırı, olağanüstü bir durum olduğuna mı inanıyorlar? Bu bilgi onla­rın bu peygamberi tasdik etmelerine sebep olmuyor mu?

c) “Yoksa kendi peygamberlerini tanımadıkları için mi onu inkâr ediyor­lar?” Yani belki de onlar peygamberlerini peygamberlikten önceki yüksek hasletleriyle tanımıyorlar da onun için mi inkâr ediyorlar? Halbuki onlar onun doğru sözlü ve güvenilir olduğunu, yalandan ve kötü ahlâktan kaçtığını gayet iyi biliyorlardı. Onun “el-Emin (Güvenilir)” olarak adlandırılmasında görüşbirliğine vardıktan sonra onu nasıl yalanlarlar?

Bu sebeple Ca’fer Ebî Talib (r.a) Habeşistan kralı Necaşı’ye:  Ey Melik! Allah bizim içimizden soyunu, doğruluğunu ve güvenilirliğini bildiğimiz bir rasul gönderdi, demişti.

Yine Mugire b. Şu’be (r.a.) Kisra’nın vekiliyle mübareze ettiği zaman bu­nun benzeri bir söz söylemişti. Bizans kralı Herakl, Ebu Süfyan Sahr b. Harb ve arkadaşlarına Peygamberimiz’in (s.a.) vasıfları, soyu, dürüstlüğü ve güveni­lirliği hakkında sorular sorduğu zaman Ebu Süfyan ve arkadaşları kâfir olup henüz müslüman olmamışlardı ama onun doğrulukla muttasıf olduklarını iti­raf etmişlerdi.

ç) Yoksa “onda delilik var” mı diyorlar? Yani onlar peygamberin akıl ve dü­şünce bakımından insanların en üstünü olduğunu bilmelerine rağmen onda ne dediğini bilmeyecek derecede delilik mi var, diyorlar?

Daha sonra Allah Tealâ onların iman etmemelerinin hakiki sebebini şöyle beyan etti:

“Hayır, o onlara hakkı getirmiştir. Ama onların çoğu haktan hoşlanmaz­lar. ” Hayır o doğru sözlü ve güvenilir peygamber hiç değişmeyen ve başka çıkış yolu olmayan hakkı getirmiştir. Bu hak Allah’ın birliği ve gerçek saadeti temin edecek şeriatıdır. Fakat kalplerinde şirk kökleştiği için, babalarını ve dedeleri­ni taklit yoluna sarıldıkları için mevkilerini, liderlik ve başkanlık makamlarını korumak için onların çoğu bu gerçekten hoşlanmazlar.

Cenab-ı Hak “Onların çoğu” buyurdu. Çünkü onlardan bir kısmı haktan hoşlanmadıkları için değil, Ebu Talib hakkında anlatıldığı gibi onurları ve gu­rurları sebebiyle kendi kavimlerinin tenkit ve ayıplamalarından korkmaları sebebiyle imanı terk ettiler.

“Eğer hak onların heva ve heveslerine uysaydı hiç şüphesiz gökler, yeryüzü ve bunların içinde bulunan kimseler fesada uğrardı.” Hak batılın zıttı olan her şeydir. O değişmeyen, doğru olan, gerçek ve doğru yoldur. Hak insanların heva ve heveslerine uysaydı batıla çevrilir, bütün kâinatın sistemi bozulurdu. Bir başka görüşe göre hak, İslâm demektir. İslâm onların heva ve heveslerine uysa ve şirke çevrilse Allah kıyameti getirir ve bütün âlemi helak ederdi. Kata-de’den: “Hak, Allah Tealâdır” görüşü nakledilmiştir. Buna göre ayetin manası şöyledir. Allah onların heva ve heveslerine tabi olan, şirk ve masiyetleri emre­den bir ilâh olsaydı gerçek ilâh olmaz, şeytan olurdu.

Umumî mana şöyledir: Hak heva ve hevese uymaz. Bilakis insanın üzeri­ne vacip olan heva ve hevesi terk edip hakka uymaktır. Çünkü heva ve hevese uymak büyük fesada, bozgunculuğa sebep olmaktadır. Dolayısıyla Kur’an, zulmün mubah sayılması, adaletin terk edilmesi, yağmacılık, soygunculuk ve hır­sızlığın normal sayılması, zinanın ve adam öldürmenin caiz sayılması, ahlâkî değerlerin ihmal edilmesi gibi anarşi ve haktan sapmanın bulunduğu kanunla­rı kabul ederek, Allah’a şirk koşma ve putperestliği onaylayarak gelseydi dün­yanın düzeni tamamen bozulur ve çelişki meydana gelirdi. Medeniyet geriler, gökler ile yeryüzü ve bunların içinde bulunan varlıklar hepsinin heva ve heves­leri bozuk ve farklı olduğu için tamamen fesada uğrardı. Eğer tecavüz normal sayılsaydı güvenlik ortadan kalkardı. Zulüm mubah görülseydi medeniyet yıkı­lırdı. Zina caiz olsaydı soy-sop birbirine karışır, aileler yıkılırdı…

Onların düşünceleri ve sözlerinden biri de Kur’an’ın anlattığı şu husus idi: “Bu Kur’an şu iki kasabadan büyük bir adama indirilseydi ya!” (Zuhruf, 43/31).

Buna şu şekilde cevap verilmişti: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırı­yorlar?” (Zuhruf, 43/32); “De ki: “Eğer Rabbimin rahmetinin hazinelerine sizler sahip olsaydınız o takdirde harcama korkusuyla mutlaka cimrilik yapardınız.” (İsra, 17/100); “Yoksa onların bu mülkten bir hisseleri mi var? O takdirde onlar insanlara hurma çekirdeğinin zarını bile vermezlerdi.” (Nisa, 4/53).

Ayette geçen “Ve-men fîhinne” kelimesinin zamiri gökyüzündeki melekler, yeryüzünün insanları ve cinleri gibi akıl sahiplerine işaret etmektedir. Akıl sa­hibi olmayan varlıklar ise akıl sahibi varlıklara tabidirler.

Daha sonra Allah Tealâ hak, hidayet ve hayır alâmetlerinden yüz çevir­dikleri için onları ayıplayarak şöyle buyurdu: “Hayır, biz onlara şeref kaynağını getirdik. Fakat onlar kendileri için şeref vesilesi olan bu kitaptan yüz çeviriyor­lar. ” Yani biz onlara öğüt olan ya da içinde onların şerefi, övüncü ve itibarlarını yüceltme bulunan Kur’an’ı getirdik. Nitekim Cenab-ı Hâk bir başka ayette şöy­le buyurmaktadır: “Şüphesiz ki O (Kur’an) senin ve kavmin için bir öğüt ve şe­reftir. ” (Zuhruf, 43/44). Fakat onlar, kendileri için ebediyet ve şeref olan bu zi­kirden yüz çevirmektedirler.

Sonra Peygamberimizin (s.a.) davetindeki ihlâsını açıklayarak şöyle buyurdu:

“Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun? Rabbinin ücreti daha hayırlı­dır. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.” Yani sen bu ilâhî mesajı tebliğ etmek, hi­dayete davet etmek ve şanı yüceltmek üzere ücret mi istiyorsun ki onlar sana iman etmiyorlar, senden usanç duyup sana buğzediyorlar? Burada anlatılmak istenen husus bu suçlamanın ondan uzak olması ve peygamberimizin bu görevi yerine getirmek için bir bedel istememesidir. Dolayısıyla onların peygamberin sözünü kabul etmekten uzak kalmaları caiz değildir. Allah’ın nezdindeki sevap dünyanın ücretinden daha hayırlıdır. Allah nimet verenlerin, mükâfat verenle­rin en faziletlisi, en üstünüdür.

Kur’an’da bu ayetin benzerleri çoktur. Meselâ: “De ki: Sizden isteyeceğim ücret sizin olsun. Benim ecir ve ücretim Allah’a aittir.” (Sebe, 34/47); “De ki: Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ben size kendiliğinden bir şey yükleyenler­den değilim.” (Sad, 38/86); “De ki: Ben sizden buna karşılık bir ücret istemiyo­rum. Ancak yakın akrabamı sevmenizi istiyorum.” (Şûrâ,42/23).

Özetle: Onlar Peygamberimiz’in (s.a.) davetine icabet etmemekte mazur değildirler. Allah onu insanlık hayatı için yüksek bir düstur ile te’yit etmiştir. Onun mal, mülk ve mevki olarak maddi hiçbir tamahkârlığı yoktur.

Allah Tealâ Rasulünün (s.a.) getirdiği kitabın doğruluğunu beyan ederek şöyle buyurdu:

“Gerçekten sen onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun.” Yani Ey Muhammed! Sen bütün insanları ve bu arada Kureyş müşriklerini dosdoğru yola, doğ­ru sağlam dine, izzet ve şerefin yoluna, hayra, doğruluğa ve orta yola davet ediyorsun.

Bu yol dinî ve dünyevî proplemlerin çözümü ve insanlığın dertleri için şifa verici ilâç olan İslâm’dır. Nitekim bozulmamış selim akıl sahipleri ile ilim ve kültür adamlarının yaptıkları İslâm düşmanlığından uzak tarafsız araştırma­ları buna tanık olmuştur.

“Ama ahirete iman etmeyenler o doğru yoldan mutlaka sapmaktadırlar.” Yani öldükten sonra dirilmeyi tasdik etmeyen, ahireti yalanlayanlar bu yoldan uzak, sapmış ve zulme düşmüş kimselerdir. Çünkü doğru yol birdir. Bu yola karşı olan yollar pek çoktur.

“Biz onlara merhamet edip başlarındaki sıkıntıyı gidersek bile, onlar yine azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.” Yani bu kâfirlere geniş rahmetimizden bol bol versek, onlardan sıkıntıyı gidersek ve Kur’an’ı onlara anlatsak bile on­lar Kur’an’a iman etmeyecek ve ona boyun eğmeyeceklerdir; sapıklıkları içinde devam edecekler, inatçılıkları ve azgınlıklarında devam edecekler, şaşkın ve te­reddüt içinde kalacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmakta­dır: “Eğer Allah onlarda bir hayır görseydi elbette onlara duyururdu. Onlara duyursa bile yine onlar muhakkak ki yüz çevirdikleri halde arkalarına döner­di.” (Enfal,8/23).

“Andolsun biz onları azapla yakalamıştık ama onlar yine de Rablerine bo­yun eğmemişlerdi. Zaten onlar Allah ‘a yalvarmazlar.” Yani biz onları musibet­ler ve zorluklarla imtihan ettik. Bu durum onları içinde bulundukları inkarcı­lık ve hakka muhalefetten çevirmedi. Bilakis azgınlıkları ve sapıklıkları üzeri­ne devam ettiler. Rablerine boyun eğip ürpermediler. Dua edip huzurunda eğil­mediler. Nitekim Cenab-ı Hak bu çeşit kimseler hakkında şöyle buyurmakta­dır: “Onlara azabımız geldiği zaman yalvarmak değil raiydiler. Fakat kalpleri katılaştı.” (En’am, 6/43).

Cenab-ı Hak daha sonra onların sonunun ne olacağını haber verdi: “Niha­yet üzerlerine şiddetli bir azap kapısı açtığımız zaman derhal o azabın içinde ümitsizlikle donakalırlar.” Yani onlara Allah’ın emri gelip de kıyamet ansızın gelince ve hiç ummadıkları şekilde onlara azap gelince bütün hayırlardan ve her çeşit rahattan ümitsizliğe düşer, umutları kesilir, hayalleri yıkılır.