122

    RevelationCuzPageSurah
    92 597Nisa(4)

١٢٢

وَالَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ خَالِدينَ فيهَا اَبَدًا وَعْدَ اللّهِ حَقًّا وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّهِ قيلًا

(122) vellezine amenu ve amilus salihati senüdhilühüm cennatin tecri min tahtihel enharu halidine fiha ebeda va’dellahi hakka ve men asdeku minellahi kiyla

iman edip salih amel işleyenlere (gelince) onları cennete koyacağız altından akan nehirlere sonu gelmeyen orada ebedi (hayat vardır) Allah’ın hak olan vaadidir kim olabilir Allah’tan daha doğru sözlü

(122) But those who believe and do deeds of righteousness- We shall soon admit them to Gardens, with rivers flowing beneath- to dwell therein forever. Allah’s promise is the truth, and whose word can be truer than Allah’s?

1. ve ellezîne : ve onlar, …olanlar
2. âmenû : îmân ettiler, yaşarken Allah’a ulaşmayı dilediler
3. ve amilû es sâlihâti : ve salih amel, nefsi tezkiye edici amel işlediler
4. se-nudhilu-hum : onları dahil edeceğiz, koyacağız
5. cennâtin : cennetler
6. tecrî : akar
7. min tahti-hâ : onun altından
8. el enhâru : nehirler
9. hâlidîne : devamlı kalacak olanlar
10. fî-hâ : orada
11. ebeden : ebediyyen
12. va’de allâhi : Allah’ın vaadi
13. hakkan : hak, gerçek
14. ve men : ve kim (vardır)
15. asdaku : daha sadık, daha doğru
16. min allâhi : Allah
17. kîlen : söylenen söz, söz

وَالَّذِينَ آمَنُوا iman edipوَعَمِلُوا işleyenleriالصَّالِحَاتِ salih amelسَنُدْخِلُهُمْ yakında onları koyacağızجَنَّاتٍ cennetlereتَجْرِي akanمِنْ تَحْتِهَا altındanالْأَنْهَارُ nehirlerخَالِدِينَ kalıcıdırlarفِيهَا oradaأَبَدًا ebediوَعْدَ bu bir va’didirاللَّهِ Allah’ınحَقًّا dosdoğruوَمَنْ kim olabilirأَصْدَقُ daha doğruمِنْ اللَّهِAllah’danقِيلًا sözlü


AÇIKLAMA

Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını ve şirk koşan kimseyi asla affetmez. Fakat O, şirkin dışındaki günahları affedebilir, onlara azap etmeye­bilir.

Kim Allah’a bir şeyi ortak koşarsa o kimse sapıtır ve hidayet yolundan uzaklaşıp azgınlık uçurumuna düşer, hak yoldan başka bir yola girer, hidayet­ten sapar, doğruluktan uzaklaşır. Nefsini helak eder, dünya ve ahirette nefsini kaybeder, iki cihanda saadetten mahrum kalır. Zira şirk sapıklık olup aklı ifsat eder, ruhun safiyetini bulandırır, müşrik evhamların ve hurafelerin kulu olur. Dolayısıyla şirk ruhun bozukluğunun ve akılların sapıklığının son noktası, hu­rafe ve batılların yuvasıdır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: “İnsanlardan bir kısmı Allah’tan başka eş edinen kimselerdir. Onlar bu eşleri Allah’ı sevdiği gibi severler, iman edenler ise en çok Allah’ı severler.” (Bakara, 2/165).

Bu ayetin zikri daha önce geçmişti. Burada da hasta gönüllerden şirkin tesirlerini kökünden yok etmek, şirki ortadan kaldırmak ve İslâm’ın asıl maksadına aykırı esaslarını yıkmak için bu ayet tekit olarak tekrar edildi.

Şirk İslâm inancına, tevhid akidesine son derece zıt bir husustur. Allah’a imanı aşılamak için, şirk bataklığından, tehlikesinden sakındırmak için, şirkin fıtrat esasına ve akl-i selimin (bozulmamış aklın) gereklerine aykırı oluşunu bir defa daha tekit etmek için tekrar edilmesinde hiçbir kusur yoktur.

Tirmizî Hz. Ali (r.a.)’nin şu sözünü rivayet etmektedir: Kur’an’da bana bu ayetten daha hoş gelen bir ayet yoktur: “Şüphesiz ki Allah kendisine şirk koşul­masını affetmez.”  Tirmizî diyor ki: Bu hadis “hasen-garib” bir hadistir.

Şirkin dışındaki günahların affedilmesi iman nurunun baki kalması sebe­biyledir. Bu mağfiret Allah’ın dilemesi şartına bağlıdır. Allah kullarından dile­diği kimseleri affeder. Nitekim O, tevbe ve kendisine yönelmek sebebiyle mağ­firet eder. Bu, günahların silinmesinin yoludur.

Ama o müşriklere gelince onlar ihtiyaçlarını görmek için sadece hiçbir fay­dası ve zararı dokunmayan ölülere yönelirler, yahut Lat, Uzzat ve Menat gibi dişi putlara   yönelir, onlara tapınırlar. Her kabilenin, “Falan oğullarının dişi­si” diye adlandırılan o kabileye has putu vardı. Yahut onlar müşriklerin kendi­leri hakkında “Allah’ın kızları” dedikleri meleklere yönelirler: “Onlar Rahma­nın kulları olan melekleri dişi olarak kabul ettiler.” (Zuhruf, 43/19).

Onlar gerçekte sadece eziyet vermek için inatçılık yapan, pis şeyler üzeri­ne alışkanlık yapan isyankâr şeytana tapıyorlar. Zira bu putlara tapınmayı emreden o şeytandır. Ona (şeytana) itaat etmek demek ona tapınmak demek­tir.

Allah o şeytana lanet etmiştir. Yani onu zelil kılmak ve horlamakla birlik­te rahmetinden ve lütfundan kovmuştur. Zira o insanın göğsüne verdiği vesve­selerle şerrin, fesatçılığın ve batılın davetçisidir.

Şeytanın azgınlığının ve bozgunculuğa davetinin örneklerinden biri şu şe­kilde yemin etmesidir: “Yemin olsun ki kullarından belirli bir kısmını mutlaka elde edeceğim.” Yani insanlardan belirli bir miktarını, bir grubunu kendime ta­lebe olarak alacağım. Bu ayet yine şeytanın sözünü nakleden şu ayete benze­mektedir: “Yemin olsun ki ben onların hepsini saptıracağım. Ancak içlerinden kendilerine ihlâs verilen kulların müstesna onlara dokunamam.” (Hicr, 15/39-40).

Onları mutlaka saptıracağım. Yani onları haktan ve doğru inançtan çevireceğim.

Onları boş kuruntulara sokacağım, yani geçici dünya lezzetlerini ve tevbeyi terk etmeyi onlara süslü göstereceğim, ve onlara bazı kuruntular vaad ede­ceğim. Onlara ileri erteleme ve geciktirmeyi emredeceğim ve onları nefsî arzularına tabi olmaya teşvik edeceğim.

Onlara sapıklığı emredeceğim. Onlar da hayvanların kulaklarını kesecekler, yani kulaklarını yarıp işaretleyecekler ve bu hayvanları putlara has kıla­caklar. Tıpkı üzerine binmeyi terk ettikleri “bahîra”, dişi on yavru doğuran ve binilmeyip putlara tahsis edilen, yavrusu veya fakirlerden başkası tarafından sütü içilmeyen “sâibe”, bir erkek bir dişi yavru dünyaya getiren, dişisi erkek kardeş ile irtibat kurdu diyerek dişisi sebebiyle erkeği kesilmeyen, sütü sadece erkeklere ait olup kadınlar tarafından içilmeyen şaibe gibi kabul edilen “vasile” develeri gibi…

Onlara emir vereceğim. Onlar da hayvanları iğdiş yapmak, yüze dövme yapmak gibi fıtratı bozup Allah’ın yaratışını değiştirecekler.

İmam Ahmed ve Kütüb-i Sitte müelliflerinin rivayet ettikleri sahih hadis-i şerifte İbni Mes’ud şöyle diyor: “Allah dövme yapan ve yaptıran kadına, kaş aldıran ve aldırtan kadınlara, güzellik için dişlerini seyrekleştiren kadınlara, Allah’ın yarattığı şekli değiştiren kadınlara lanet etmiştir.” İbni Mes’ud devam ediyor: Dikkat ediniz! Ben de Resulullah (s.a.)’ın lanet ettiklerine lanet ediyo­rum. Bu Allah’ın kitabında şu ayette yer almaktadır: “Rasul size neyi verdiyse onu alın. Sizi neden nehyettiyse onu bırakın.” (Haşr, 59/7).

Müfessirlerden bir grup alim demişlerdir ki: Allah’ın yarattığını değiştirmek Allah’ın dinini değiştirmek demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

‘Yüzünü bir tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah’ın fıtrî dini­dir ki, Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah’ın yaratışın­da hiçbir değişiklik yoktur.” (Rum, 30/30).

Yine Buharî ve Müslim’in den sabit olan hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: “Her doğan çocuk fıtrat üzerine (Hak dini kabule meyyal ola­rak) dünyaya gelir. Onu anne ve babası Yahudi, yahut Hristiyan, ya da Mecusî kılar. Tıpkı bir hayvan yavrusunun sağlam doğduğu gibi doğar. Siz hiç burnu, kulağı, eli veya dudağı kesik olarak doğan bir hayvan yavrusu gördünüz mü ?”

Kim şeytanı kendi işini üstlenecek bir dost veya itaat edilecek bir önder olarak kabul ederse dünya ve ahirette apaçık hüsrana uğramış olur, hatta ger­çekte hem dünyayı hem de ahireti kaybetmiş olur. Bu tekrar elde edilmesi mümkün olmayan, bunu kaçıranın tekrar kavuşamayacağı bir kayıptır. Kur*an hidayetini terk etmekten ve şeytanın üslûp ve metodlarına uymaktan daha bü­yük kayıp ne olabilir?

Şeytan kendi dostlarına batıl vaadlerde bulunmakta ve yalan kuruntular vermektedir. Mallarını Allah yolunda harcadıkları zaman fakirlik, hastalık ve kalkınma kervanından geri kalmakla onları korkutmakta, meselâ kumar oyna­makla onlara zenginlik ve servet vaadinde bulunmakta ve kendilerinin dünya ve ahirette kazanacakları temennisinde bulunmakta, bu hususta yalan ve iftira uydurmaktadır.

Şeytan onlara sadece aldatıcı vaadlerde yani aldanacakları batıl vaadlerde bulunmaktadır. Bu vaadleri zina, kumar ve içki içmek gibi bazı şeylerde fayda­larla süslemektedir. Halbuki bunlar pek çok zararlı şeyler, kötülükler ve elemlerle doludur. Nitekim Cenab-ı Hak kıyamet gününde İblis’in durumunu anla­tırken şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın emri yerine gelince şeytan dostlarına şöyle der: Şüphesiz Allah si­ze gerçek bir vaadde bulunmuştu. Ben de size bir vaadde bulunmuştum. Fakat ben size olan vaadimi bozdum. Benim sizin üzerinizde hiçbir nüfuzum, tesirim yoktu. Ben sadece sizi (sapıklığa) davet ettim. Siz de benim bu davetimi kabul ettiniz…” (İbrahim, 14/22).

İşte şeytanın yaptığı vaadleri ve ortaya koyduğu kuruntuları güzel gören­lerin varacağı ve ulaşacağı yer kıyamet gününde cehennemdir. Onlar orada ka­çacakları bir yer bulamazlar. Yani onların ayrılacakları, sığınacakları hiçbir yer yoktur, hiçbir kurtuluş yoktur, hiçbir sığınak yoktur. Onlar ateş üzerine yaygı serip oturan kimsenin sıçraması gibi cehennemde sıçrayıp dururlar.

Cenab-ı Hak bundan sonra saadete erenlerin ve takva sahiplerinin durumunu ve verilen tam ikramı anlatarak şöyle buyurdu: İman edenler Allah’ı, peygamberlerini, kitaplarını, ahiret gününü tasdik edip O’nun kaza ve kaderine razı olanlar, salih ameller işleyenler yani güzel amelleri ve kendilerine em­redilen hayırlı amelleri işleyenler, nehyedildikleri çirkin amelleri terk edenler… İşte bunları Allah ihtiva ettiği çeşitli ebedî nimetlerle birlikte altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Onlar orada diledikleri şekilde ve nereye isterlerse gideceklerdir. Onlar orada devamlı bir şekilde hiçbir zeval ve yer de­ğiştirme olmaksızın ebedî olarak kalacaklardır. İşte bu, gönüllerin arzuladığı en büyük, en yüce kazançtır.

Bu vaad hiçbir şüphe olmayan gerçek bir vaaddir. Yani bu Allah tarafından bir vaaddir. Allah’ın vaadi ise hiç şüphesiz meydana gelecektir.

Bu sebeple bu ifadeyi haberin gerçekleşeceğine delâlet eden bir mastarla yani “hakkan” (gerçekten) ifadesiyle vurgulamıştır.

Her şeye kadir olan O’dur. O ikramı, rahmeti ve lütfü geniş olandır. Şeytanın vaadi ise aldatmacı bir söz ve yalandır. Bundan sonra Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Allah’tan daha güzel sözlü kim olabilir?” Yani Allah’tan daha doğru sözlü, haberi daha doğru hiçbir kimse olamaz. O’ndan başka ilâh yoktur. O’ndan başka rab da yoktur.

Resulullah (s.a.) Tirmizî’nin rivayet ettiği hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Sözlerin en doğrusu Allah kelâmıdır. Hidayetin en hayırlısı Muhammed (s.a.)’in hidayetidir. İşlerin en kötüsü sonradan çıkanlardır. Her sonradan çıkan şey bidattir. Her bidat de sapıklıktır. Her sapıklık da cehenneme lâyıktır.”

Advertisements