227

    RevelationCuzPageSurah
    47 19375Shu’ara(26)

٢٢٧

اِلَّا الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللّهَ كَثيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذينَ ظَلَمُوا اَىَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ

(227) illellezine amenu ve amilus salihati ve zekerullahe kesirav ventesaru mim ba’di ma zulimu ve seya’lemüllezine zalemu eyye münkalebiy yenkalibun
Ancak iman edip salih amel işleyenler Allah’ı çok ananlar yardım edilenler (hariç). Zulme uğramalarından sonra zulmedenler ilerde bilecekler hangi akıbet ile döndürüleceklerini

(227) Except those who believe, work righteousness, engage much in the remembrance of Allah, and defend themselves only after they are unjustly attacked. And soon will the unjust assailants know what vicissitudes their affairs will take!

1. illellezîne (illâ ellezîne) : onlar, o kimseler hariç
2. âmenû : âmenû olanlar, Allah’a ulaşmayı dileyenler
3. ve amilu es sâlihâti : ve salih amel işleyenler, nefs tezkiyesi yapanlar
4. ve zekerû : ve zikrettiler
5. allâhe : Allah
6. kesîran : çok
7. ventesarû (ve intesarû) : ve yardım alanlar, yardım edilenler
8. min ba’di : ondan sonra
9. mâ zulimû : (kendilerine) zulüm yapıldılar
10. ve se ya’lemu : ve bilecekler
11. ellezîne : o kimseler
12. zalemû : zulmettiler
13. eyye : hangi
14. munkalebin : döndürülen yer, dönüş yeri
15. yenkalibûne : dönecekler


SEBEB-İ NÜZUL
Temîm ed-Dârî’nin kölesi Ebu’l-Hasen Salim el-Berrâd’dan rivayette o şöyle anlatıyor: “Şairlere gelince; onlara da ancak azgınlar tabi olurlar.” âyet-i kerimesi nazil olunca Hassan ibn Sabit, Abdullah ibn Revana ve Ka’b ibn Mâlik, Hz. Peygamber (sa)’e ağlıyarak geldiler ve: “Ey Allah’ın elçisi, elbette Allah, bu âyet-i kerimeyi indirirken bizim şair olduğumuzu biliyordu.” diye sızlandılar da bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi ve Hz. Peygamber de onları çağırarak kendisine inen “Ancak iman etmiş, salih ameller işlemiş olanlar müstesnadır…” âyet-i kerimesini tilâvet buyurdular.

Nevfel oğulları kölesi Ebu’l-Hasen’den gelen bir rivayette de “Şairlere gelince; onlara da ancak azgınlar tabi olurlar.” âyet-i kerimesinin nüzulü üzerine ağlıyarak Hz. Peygamber (sa)’e gelenler Hassan ibn Sabit ve Abdullah ibn Revâha olarak verilmekte, Ka’b ibn Mâlik’in ismi zikredilmemekte ve Hz. Peygamber (sa)’in, âyet-i kerimenin: “Ancak iman etmiş, salih ameller işlemiş, Allah’ı çokça zikretmiş ve zulme uğratıldıktan sonra zafer kazanmış olanlar müstesnadır…” kısmını okuduktan sonra “İşte bunlar sizsiniz.” buyurduğu ayrıntısına da yer verilmektedir.


AÇIKLAMA
Bu ayetler Kur’an ve Rasulullah (s.a.) hakkındaki iki iftirayı reddetme manasını ihtiva etmektedir. Bu iki iftira “kâhinlik” ve “şairlik” suçlamalarıdır.

Kur’an-ı Kerim kâhinlerin şeytanlardan telakki ettikleri sözlerin cinsinden veya şiir cinsinden değildir. Rasulullah da (s.a.) kâhin veya şair değildir.

Birinci iftirayı Allah Tealâ önce tavsif etmekte sonra da bunu reddetmek­tedir:

“(De ki:) Şeytanların kimlere indiklerini (ve vesvese verdikerini) size haber vereyim mi?” Yani size ilim ve irfan yönünden fayda veren hakiki bir haberi bildireyim mi? Şeytanlar kâhinlere ve benzeri yalancı ve fasık kimselerden kimlere inmektedirler? Haber vereyim mi?

Cahiliyette kâhinlerin Araplar arasında büyük bir tesiri vardı. Çekişmeleri kaldırmak ve problemleri çözmek için Muaviye ve Ebu Süfyan’ın annesi Hind bt. Utbe ve Fatıma el-Has’amiyye gibi Arap kâhinlerinin önemli bir yeri vardı.

Bu ayetler müşriklerin Rasulullah’ın (s.a.) getirdiği kitabın hak olmadığı, bunu kendiliğinden uydurduğu ve cinlerden birinin ona getirdiği iddialarına cevap niteliğindedir. Ayrıca Peygamberin (s.a) getirdiği kitabın Allah tarafından olduğuna, Allah’ın indirdiği vahyi olduğuna, şeytanlar tarafından olmadığına bunu güvenilir, büyük ve değerli bir melek indirdiğine kesin bir beyan niteliğindedir. İki açıdan cevap verilmiştir:

1- “Onlar her iftiracı günahkârın üzerine inerler.” Yani şeytanlar Şıkk b. Rehm, Satıyh b. Rabîa, Müseylime ve Tuleyha gibi peygamberlik iddia eden, kâhinler gibi ve şeytana itaat etmeye davet eden kâfirler gibi fiillerinde fasık, facir ve yalancı kişiler üzerine inerler. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.) şeytana lanet etmeye ve ondan beri olmaya davet etmekteydi. Kâhinlere gelince onlara hakim olan husus yalancılıktır. Hz. Muhammed’in (a.s.) haber verdiği gaybî haberlerde ise sadece doğru sözlülüğü ortaya çıkmıştır.

2- “İftiracı günahkârlar da onlara kulak verirler. Onların çoğu da yalancı­dırlar. ” Yani iftiracılar kulaklarını şeytanlara verirler. Şeytanlar da boş ilhamlarını onlara verirler. İftiracılar da onlardan çoğu yalancılık ve asılsız kuruntu­lar olan ifadeleri onlardan alırlar. Şeytanların çoğu da iftiracılara verdikleri il­hamlarda yalancıdırlar. Çünkü şeytanlar onlara duymadıkları şeyleri duyur­maktadırlar. Nitekim iftiracıların çoğu da yalancıdırlar. Onlar da şeytanlara kendilerine ilham etmedikleri şeyleri iftira ederler. Hükmettikleri şeyin çoğun­luğu batıl ve yalancılık olmaktır.

Denilmiştir ki: Burada zamir şeytanlara raci olmaktadır. Yani şeytanlar yıldızlarla taşlanıp menolunmadan ve mele-i a’lâ’dan sözü almaktan uzaklaştı­rılmadan önce meleklere bildirilen gaybî haberlerden çaldıkları bazı haberleri dostları olan kâhinlere (falcılara) bildirirler. Bu duydukları haberlere pek çok yalan ilâve ederek onlara ilham ederler.

Kısaca: Görünen durum en hayırlı şahittir. Peygamberimiz (s.a.) ile kâhinler (falcılar) arasındaki fark güneş gibi açığa vurmaktadır. Hz. Peygamber’in (s.a) haber verdiği her şey doğru olup gerçeğe uygundur. Onun uzun sîretinde ondan sadece doğruluk görülmüştür. Kâhinlerin verdikleri haberlerin çoğunluğu gerçekle uyuşmayan yalan haberlerdir. Kâhinlerden sadece yalancılık görülmüştür. Bu sebeple tarih onları ayıplamıştır. Akıl onları reddetmiştir. Falcıların batıl sözlerini ve uydurma haberlerini ancak küçük çocuklar, bilgisiz kadınlarla sathî düşünen bazı yaşlılar gibi basit kimseler doğrulamaktadırlar.

Nitekim her kâhinin ve şairin bir şeytanı vardır şeklindeki âdet haline gelen anlayışa uyarak: “Şeytanlar falcılara ve şairlere gelirler de niçin Kur’an’ı şeytanlar Muhammed’e indirir demek caiz olmasın?” şeklinde söyleyen kâfirlere cevap vermek üzere Allah Tealâ Hz. Muhammed (s.a) ile falcılar ve şairler arasındaki farkları beyan ettikten sonra şöyle buyurdu:

“Şairlere gelince onlara sapık kimseler uyarlar.” Yani şairlere insan ve cinlerin sapıkları hak ve istikamet yolundan sapanlar ve delâlette olan kimseler uyarlar. Hz. Muhammed’e (s.a.) tabi olanlar ise hidayete eren, doğru çizgide yürüyen, hak olan Allah’a iman, O’na kulluk ve O’nun emrine binaen yolda yü­rümeye devam edenlerdir.

Allah Tealâ daha sonra bu sapıklığın iki hususta olduğunu beyan etmiştir:

1- “Görmüyor musun ki onlar her vadiye dalıp çıkarlar.” Yani bilmiyor mu­sun ki şairler sözün her sanatına dalarlar ve kendileriyle çelişkiye düşerler. Bazan bir şeyi kötüledikten sonra överler yahut aksini yaparlar. Bazan bir şeyi küçümsedikten sonra onu alabildiğine büyütürler yahut aksini yaparlar. Bu onların hakkı ortaya koyma ve doğruluğu duyurma amacı taşımadıklarına de­lâlet etmektedir. Dolayısıyla şairler hayalî ve duygu yüklü (romantik) kimse­lerdir.

Hz. Muhammed (s.a.) ise sadece hakkı söyler, sadece doğruluğu emreder ve tek bir yola davet eder. O da Allah Tealâ’ya davet, ahirete teşvik ve faydasız dünyadan yüz çevirmektir.

2- “… ve yapmayacakları şeyi söylerler.” Yani şairlerin sözlerinin çoğu yalandır. Zira onlar kendilerinden sadır olmayan söz ve davranışlarla böbürlenirler. Bu da sapıklık alâmetlerindendir.

Meselâ: Şairler cömertliğe teşvik ederler, ama kendileri cömertlik yap­maktan kaçınırlar. Cimrilikten sakındırırlar, ama kendileri cimrilik yapmakta ısrar ederler. En basit bir sebeple insanların şeref ve itibarlarını lekelerler. Sa­dece hayasızlık irtikap ederler.

Hz. Muhammed (s.a.) ise bundan tamamen farklıdır. O sadece yaptığı bir şeyi emreder, yalnız sakındığı bir şeyden nehyeder. Rabbi ona ilk olarak sadece kendisine ibadet etmesini emreder:

“Sakın Allah’la birlikte başka ilâh edinme, yoksa azaba uğrayanlardan olursun.”

O’nun yakınları şer’î, medenî ve siyasî yükümlülüklerin hiçbirinden istisna edilmez: “Sen (önce) yakın akrabalarını uyar.”

Şairlerin metodu peygamberlerin durumundan farklıdır. Çünkü peygamberlerin yolu tek yoldur. Bu yola sadece hidayette olanlar uyar. Peygamberlerin daveti hep aynıdır. Bu da Allah’ın birliğine, Ona ibadet etmeye davet etmek, ahirete ve doğruluğa teşvik etmektir.

Cenab-ı Hak daha sonra şairler arasından şu dört sıfatı taşıyanları -överek- istisna etti:

1- İmanlı olmak,

2- Güzel ameller işlemek,

3- Allah’ı zikretmek ve O’nun birliğini tanımak,

4- Hakkı ve hak yolda olanları desteklemek.

Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Ancak iman edenler, salih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve haksızlığa uğratıldıktan sonra hakkını alanlar bun­dan müstesnadır.” Yani Allah’ı ve Rasulü’nü tasdik edenler, güzel ameller işleyenler, sözlerinde veya şiirlerinde Allah’ı çok ananlar ve Peygamberimiz’i (s.a.) ve onun getirdiği dini müdafaa edenler, şirke ve şirk ehline karşı çıkanlar, müminleri hicveden kâfirlere cevap veren Hassan b. Sabit, Abdullah b. Ravaha, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr bu çeşit şairlerden müstesna kimselerdir.

Bunlardan çok sonra gelen Bûsayri ve Peygamberimiz’i (s.a.) medh ü sena eden Ahmed Şevki de bu cümleden sayılabilir.

Denilmiştir ki: Bu istisnadan murad Abdullah b. Ravaha, Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik ve Ka’b b. Züheyr’dir. Çünkü bunlar Kureyş’i hicvediyorlardı.

Ka’b b. Malik’ten rivayete göre Rasulullah (s.a.) ona şöyle demişti: “Onları hicvet. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin olsun ki hicvetmen onları ok yağ­muruna tutmaktan daha şiddetlidir.”

Yine Peygamberimiz (s.a.) Hassan b. Sabit’e şöyle diyordu: “Söyle, Ruhü’l-Kudüs seninle beraberdir.”

Cenab-ı Hak daha sonra sureyi şiddetli tehdit ve kuvvetli vaîd ile sona erdirdi: “O zalimler pek yakında nasıl bir darbe ile altüst olacaklarını gayet iyi bileceklerdir.” Yani küfür sebebiyle nefislerine zulmedenler ve bu ayetlerin manalarını düşünmekten, Hz. Peygamberin peygamberliği ile kâhinlerin falcılığı ve şairlerin şiirleri arasındaki açık farkları incelemekten yüz çevirenler ölümden sonra varacakları yeri gayet iyi bileceklerdir. Zira varacakları makam cehennemdir. Bu çirkin makamdır. Dönecekleri yer azaptır. Bu da en kötü mercidir.

Cumhur bu ayetten muradın Allah Tealâ’nın kendilerini tavsif ettiği vasıflardan şairleri menetmek olduğunu zikretmişlerdir. Razî diyor ki: Birincisi -ya­ni bu görüş- surenin başından sonuna kadar olan nazmına daha yakındır.

İbni Kesir diyor ki: Sahih olan görüş bu ayetin -İbni Ebî Hatim’in dediği gibi- her zalim hakkında genel hüküm olduğudur.

Bu ayeti şahit getirmek hakkındaki meşhur olaylardan biri Hz. Aişe’nin şu sözüdür: “Bismillâhirrahmanirrahîm. Bu kâfirin mümin olduğu, facirin fücurunu terk ettiği, yalancının artık doğru söylemeye başladığı dünyadan çıktığı anda Ebubekr b. Kuhafe’nin yaptığı vasiyetidir: Ben size Ömer b. Hattab’ı halife olarak bıraktım. Eğer o adaletle davranırsa bu benim onun hakkındaki hüsnü zannım ve umudumdur. Eğer zulmeder ve değişirse ben gaybı bilmem: Zalimler pek yakında nasıl bir darbe ile altüst olacaklarını gayet iyi bileceklerdir. “

Kurtubî diyor ki: “Münkaleb” ile “mercil kelimeleri arasındaki fark şudur: Münkaleb, insanın içinde bulunduğu durumun zıddına intikal etmesidir. Merci se içinde bulunduğu durumdan üzerinde bulunduğu duruma dönmesidir. Dolayısıylala her merci münkalebdir. Ama her münkaleb merci değildir. Bunu Maver-i; zikretmiştir.

Advertisements