90

٩٠

اُولءِكَ الَّذينَ هَدَى اللّهُ فَبِهُديهُمُ اقْتَدِهْ قُلْ لَا اَسْلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرى لِلْعَالَمينَ

(90) ülaikellezine hedellahü fe bi hüdahümuktedih kul la es’elüküm aleyhi ecra in hüve illa zikra lil alemin

işte bunlar Allah’ın hidayete eriştirdiği kimselerdir hidayet yolunda, (gidenlerin) yanında yer al de ki buna karşılık sizden bir ücret istemem bu (kur’an) ancak alemler için bir öğüttür

(90) Those were the (prophets) who received Allah’s guidance: copy the guidance they received Say: no reward for this do I ask of you: this is no less than a message for the nations.

1. ulâike ellezîne : işte onlar
2. hedâ allâhu : Allah hidayete erdirdi
3. fe bi hudâyu-hum ıktedih : öyleyse onların hidayetine tâbî ol
4. kul : de
5. lâ es’elu-kum : sizden istemiyorum
6. aleyhi : ona (karşılık)
7. ecren : bir ücret
8. in huve : o ise
9. illâ : ancak
10. zikrâ : bir zikirdir, hatırlatmadır, bir öğüttür
11. li el âlemîne : âlemlere, âlemler için

أُوْلَئِكَ işte bunlarالَّذِينَ هَدَى hidayet ettiği kimselerdirاللَّهُ Allah’ınفَبِهُدَاهُمْ o halde sen de uyاقْتَدِهِ onların doğru yolunaقُلْ de kiلَا أَسْأَلُكُمْ ben sizden istemiyorumعَلَيْهِ bunun içinأَجْرًا bir ücretإِنْ هُوَ oإِلَّا ancakذِكْرَى öğüttürلِلْعَالَمِينَ alemler için


AÇIKLAMA

Yüce Allah peygamberi İbrahim (a.s.)’e, yaşı ilerlediği için kendisi ve ha­nımı Sâre çocuk sahibi olmaktan ümid kesmiş oldukları halde ona lütufta bu­lunarak İshâk’ı bağışladı. Melekler Lût kavmine azap üzere giderken, onun yanına gelerek her ikisine İshâk’ın doğacağı müjdesini verdiler. Hanımı bu iş­ten hayrete düştü ve şöyle dedi: “Vay! Kendim yaşlanmış bir kadın ve şu eşim de bir ihtiyar iken ben mi doğuracakmışım? Bu gerçekten pek şaşılacak bir şey­dir. Dediler ki: Allah’ın işine mi hayret ediyorsun ey Ehl-i Beyt, Allah’ın rah­met ve bereketi sizin üzerinizedir. Şüphe yok ki O Hamîd’dir, Mecîd’dir.” (Hûd, 11/72-73)

Aynı şekilde onlara Hz. İshak’ın peygamber olacağını, onun soyunun zürriyetinin devam edip gideceğini de Yüce Allah’ın şu buyruğunda ifade edildiği gibi- müjdelediler: “Ve biz ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshâk’ı müjdeledik.” (Sâffât, 37/112). Böylesi, müjdenin en mükemmeli ve nimetin en büyüğüdür. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Biz ona İshâk’ı, İshak’ın ardın­dan da Ya’kub’u müjdeledik.” (Hûd, 11/71)

Bu ise kavmini terk edip onlardan uzaklaşınca, ülkesinden yeryüzünde Allah’a ibadet etmek üzere hicret edip uzaklaştığında Hz. İbrahim’e verilen bir mükâfattı. Yüce Allah kavmi ve aşireti yerine sulbünden ve dini üzere gelecek salih nesiller verdi. Ta ki gözleri onunla aydın olsun. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onları ve Allah’tan başka taptıklarını terk edip uzaklaşınca, biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık ve onların her birini peygamber kıl­dık.” (Meryem, 19/49). Burada da şöyle buyurmaktadır: “Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık; her birine hidayet verdik.” Yani biz ona İshak ve Ya’kub’u salih iki evlat ve peygamber olarak bağışladık. İbrahim’i peygamberlik, hikmet ve susturucu delili bulup ortaya koyma kabiliyetini vermek suretiyle hidayete ilettiğimiz gibi, onların her birini de hidayete ilettik.

Hz. İsmail anılmaksızın Hz. İshak’tan söz edilmesi, yüce Allah’ın onu ken­dinden bir ayet (mucize) olmak üzere yaşının ilerlemiş olmasından, hanımının da kısırlığından sonra bağışlamış olması dolayısıyladır. Allah Hz. İshak’ı ona imanının, ihsanının, eksiksiz teslimiyetinin ve ihlâsının karşılığı olmak üzere bağışlamıştır. Yüce Allah Hz. İbrahim (a.s.)’e oğlu İshak’ı, ileri yaşına rağmen, başka hiç bir çocuğu yokken oğlu İsmail’i kesmekle denenmesinden sonra ver­miştir. İşte iyilik yapanlar bu şekilde mükâfat görürler. Hz. İsmail’in anılmayıp Hz. İshak’ın anılmasının bir diğer sebebi daha vardır: Burada maksat İsrail oğullarının peygamberlerinin anılmasıdır. Onlar ise hepsi Hz. İshak ve Hz. Yakub’un soyundan gelenlerdir. Hz. İsmail’in sulbünden ise Muhammed (s.a.) dışında başka bir peygamber gelmemiştir.

Hz. İbrahim, Hz. Nuh’un soyundan gelir. Allah Hz. İbrahim’i hidayete ilet­tiği gibi, ondan önce atası Nuh’a da hidayet vermiştir. Ona peygamberlik ve hikmeti bağışlamıştır. Bu ise en büyük nimetlerden bir nimettir. O hem bir peygamber soyundan gelmektedir ve hem onun çocukları arasında peygamber­ler vardır. Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun (hepsine selâm ol­sun) onun soyundan gelmiştir. Bu gerçekten temiz ve güzel bir zürriyettir: “Hepsi birbirinden gelen bir zürriyetti…” (Âl-i İmran, 3/34).

Hz. Nuh’un söz konusu edilmesinin sebebi, az önce de geçtiği gibi Hz. İbra­him’in büyük atası oluşundandır. Bu da Yüce Allah’ın Hz. İbrahim’in usul ve fürû’unda (geçmiş atalarında ve ondan gelen soyda) olan lûtfunu ifade etmek­tedir. O ataları itibariyle kerimdir, çocukları itibariyle de çok şereflidir. Çünkü Yüce Allah, her ikisinin soyunda hem Kitabı, hem peygamberliği ihsan buyur­muştur. Nitekim şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Nuh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik, onların nesilleri arasında peygamberliği ve Kita-b’ı (emanet) kıldık.” (Hadîd, 57/26).

Yüce Allah aynı şekilde Hz. İbrahim’in soyundan gelenler arasında Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas’ı da peygamberlikle taltif etmiştir. Bunların her birisi sözüyle ve ameliyle salih kimselerdi. Ayet-i kerimede zamir Hz. İbrahim’e ait­tir. Çünkü kendisi dolayısıyla daha önce de söz açılan kişi odur. Hz. Nuh’a ait olması da mümkündür, çünkü zamirin kendisine döneceği en yakın kişi odur.

Yüce Allah aynı şekilde onun soyundan ve sulbünden oğlu olan Hz. Muhammed’in atası İsmail’i de, Yunus ve Lût’u da hidayete iletmiştir. Bunların her birisini âlemlere üstün kılmıştır.

Fakat burada açıklanması gereken bir husus vardır. Lût (a.s.) Hz. İbra­him’in soyundan değildir. O Azer”in oğlu olan kardeşi Hârân’ın oğludur. Hz. Lût’un Hz. İbrahim’in soyundan gelenler arasında olması tağlîb yoluyladır. Ni­tekim Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Yoksa siz ölüm Yakub’a gelip çattığı zaman orada hazır mıydınız? Hani o oğullarına, Benden sonra siz neye ibadet edeceksiniz” dediğinde onlar, “senin ilâhına ve babaların İbrahim, İsma­il ve İshak’ın bir tek olan ilâhına ibadet edeceğiz. Biz ona teslim olmuşuzdur, demişlerdi.” (Bakara, 2/133). Görüldüğü gibi Hz. İsmail Hz. Yakub’un amcası olduğu halde onun babaları arasına tağlîb yoluyla girmiştir. Nitekim Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Meleklerin tümü hep birlikte sec­de ettiler, İblis müstesna.” (Hicr, 15/30; Sad, 38/73). Burada İblis de meleklere verilen secde emrinin muhatapları arasına girmekte ve bu emre itaat etmedi­ğinden dolayı da yerilmektedir. Çünkü İblis de meleklere benzemeye çalışıyor­du. O bakımdan onlara yapılan muameleye tabi tutuldu ve tağlîb yoluyla onlar arasına katılmış oldu. Yoksa o cinlerdendir, tabiatı itibariyle ateşten yaratıl­mıştır, melekler ise nurdan yaratılmışlardır.

Hz. İsa’nın, Hz. İbrahim’in ya da diğer görüşe göre Hz. Nuh’un soyu ara­sında anılması kızların çocuklarının, kişinin soyundan gelenler arasında yer aldığını göstermektedir. Çünkü Hz. İsa’nın nesebi Hz. İbrahim’e annesi Mer­yem yoluyla ulaşır. Çünkü Hz. İsa’nın babası yoktur. Aynı şekilde Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in de Hz. Fatıma’nın çocukları olmalarına rağmen Peygambe­rin soyundan gelenler arasına girmeleri böyledir. Çünkü Sahih-i Buharî’de sa­bit olduğuna göre Resulullah (s.a.) Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’a şöyle demiştir: “Şüphesiz benim bu oğlum bir seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük kesimin arasında barışı gerçekleştirir.” Böylelikle bu, Hz. Hüseyin’in (Hz. Peygamberin) oğulları arasına girdiğini göstermekte­dir.

Dikkat edilecek olursa Yüce Allah önce Nuh, İbrahim, İshak, Yakub olmak üzere dört peygamberi söz konusu etmiştir. Daha sonra onların soyundan gelen şu on dört peygamberi anmaktadır: Davut, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa, Harun, Zekeriya, Yahya, İsa, İlyas, İsmail, el-Yesâ’, Yunus ve Lût. Toplam on sekiz kişidir. Buradaki sıralanışın itibara alınması söz konusu değildir, çünkü vav harfi belli bir tertibi gerektirmez.

Ayet-i kerimede Peygamberlerin şu şekilde üç kısma ayrılmalarının hik­metine gelince:

1- Davud, Süleyman, Eyyub, Yusuf, Musa ve Harun (hepsine selâm olsun). Bunlar bir arada hem nübüvvete hem risalete, hem mülk, emirlik ve yönetime sahip olan peygamberlerdir. Hz. Davud ile Hz. Süleyman iki hükümdardı. Hz. Eyyub emirdi. Hz. Yusuf vezir, yönetici ve dilediği gibi tasarrufta bulunan bir peygamberdi. Hz. Musa ve Hz. Harun hükümdar olmamakla birlikte iki yöneti­ci idiler. Kur’an-ı Kerim bunları dine hidayet mertebesinde ilerleme yoluna uy­gun olarak söz konusu etmiştir. Onların en faziletlileri Hz. Musa ve Hz. Harun, sonra Hz. Eyyub ile Hz.Yusuf, sonra da Hz. Davud ile Hz. Süleyman gelir. Yüce Allah’ın “Biz iyi hareket edenleri işte böyle mükâfatlandırırız” buyruğunun an­lamı, dünya ve başkanlık nimetleriyle dine hidayet ve insanları doğruya iletme nimetlerini birlikte veririz, demektir.

2- Zekeriya, Yahya, İsa ve İlyas (hepsine selâm olsun). Bunlar ise ne birin­ci kısımdakiler gibi hükümdar ve yönetici, ne de ikinci kısımdakiler gibi züht sahibi kimselerdi. O bakımdan Yüce Allah onları salihler olmakla nitelendirdi.

3- İsmail, el-Yesâ, Yunus ve Lût (hepsine selâm olsun). Bunlar ise ne birin­ci kısımdakiler gibi hükümdar ve yönetici, ne de ikinci kısımdakiler gibi zahit kimselerdi. Bunların kendi çağdaşlarındaki âlemler üzerinde üstünlük ve fazi­letleri vardı. Onlardan tek herhangi bir kimse, bütün kavimden daha faziletliy­di. Onlardan iki ve daha fazla kişi bulunuyor ise, bunlar da kendi kavimlerin­den daha faziletli idi. Yine bunların biri ötekinden daha faziletli olabilir. Mese­lâ Hz. İbrahim çağdaşı olan Hz. Lût’tan, Hz. Musa kardeşi ve veziri (yardımcı­sı) olan Hz. Harun’dan, Hz. İsa teyzesinin oğlu Hz. Yahya’dan daha faziletli idi (hepsine selâm olsun).

Daha sonra Yüce Allah bu peygamberlere olan lütfunu söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır: “Onların babalarından, zürriyetlerinden…” yani biz onla­rın babalarından bazılarını, zürriyetlerinden, kardeşlerinden bazılarını hepsi­ni değil hidayete erdirdik. Çünkü bu zürriyet ve kardeşlerinin hepsi hayra ulaştırılmış kimseler değildi. Hz. İbrahim’in babası Hz. Nuh’un oğlu gibi. Yüce Allah bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki biz Nuh’u ve İbra­him’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı onların soyu ara­sında bıraktık. Kimisi hidayet bulmuş (ise de) onların çoğu fasıklardı.” (Hadîd, 57/26).

Daha sonra Yüce Allah, bu peygamberleri sahip kıldığı özelliklerle nitelen­direrek şöyle buyurmaktadır: “Onları seçtik…” yani andolsun ki biz onları seç­tik ve bir çok meziyetlere sahip kıldık; onları dosdoğru yola ilettik. Bu yol ise dosdoğru bir hak dindir.

Yüce Allah’ın peygamberleri ve rasulleri hak dine sahip olma hidayeti, işte Allah’ın mutlak hidayeti ve tevfiki budur. Başkasının hidayeti kişiyi hakka gö­türemez.

Hidayet iki türlüdür: Birincisi, çalışma ve gayretle elde olunamayan Allah’tan gelen mutlak hidayet ki bu peygamberliktir. İşte Yüce Allah’ın peygam­berine, “Ve seni şaşkın buldu da hidayet vermedi mi?” (Duhâ, 93/7) buyruğunda işaret olunan hidayet budur. İkincisi ise ilâhî tevfikin maksadı elde etmeye yardımcı olmasıyla birlikte, çalışıp kazanmakla nail olunan hidayet.

Eğer fazilet ve derecelerinin yüksekliğine rağmen bu hidayete iletilenler Rablerine ortak koşacak olurlarsa, diğerleri gibi bunların da amellerinin ecirleri batıl olur, amelleri boşa çıkar. Bu ifadeler ise şirkin büyük bir iş ve oldukça ağır bir vebal olduğunu ifade etmektedir. Yüce Allah’ın şu buyruklarında oldu­ğu gibi: “Andolsun ki sana da senden öncekilere de “Eğer (Allah’a) ortak koşar­san hiç şüphesiz amelin boşa çıkacaktır…” diye vahyolundu.” (Zümer, 39/65). İş­te bu, bir şarttır. Şart ise böyle bir şeyin vukuunun caiz (mümkün) oluşunu ge­rektirmez. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “De ki: Eğer Rahman’ın çocuğu olsaydı, işte ben (O’na) ibadet edenlerin ilkiyim.” (Zuhruf, 43/84); “Eğer biz bir eğlence edinmek isteseydik evet böyle bir şey yapacak olsaydık andolsun ki onu kendi katımızdan edinirdik.” (Enbiyâ, 21/17); “Eğer Allah evlat edinmek isteseydi, yarattıklarından dilediğini seçerdi. Münezzehtir O. O bir ve tek, Kahhâr olan Allah’tır.” (Zümer, 39/4).

İşte sözü geçen bu peygamberlerin risaleti (mesajı) birdir. Bu da Yüce Allah’ı birleme yani tevhid çağrısıdır. Bunlar kendilerine kitap (burada cins ola­rak kitap kastedilmiştir) verdiğimiz kimselerdir. Bundan kasıt da Kur’an-ı Kerim’de sözü geçen İbrahim ve Musa sahifeleri, Hz. Davud’un Zebur’u, Hz. Mu­sa’nın Tevrat’ı, Hz. İsa’nın İncil’idir. Onlara hikmeti de verdik. Yani faydalı bil­giyi ve dinde fakih olmayı (derinliğine ve incelikli bilgiyi ve anlayışı) ihsan et­tik. Anlaşmazlıkların çözümü için insanlar arasında hükmetme yetkisi de bu­nun bir çeşididir. Peygamberlik de verdik. Yani biz onları Allah’ın hükmü, emir ve dini kendilerine vahiy yoluyla bildirilen peygamberler kıldık. Bazılarına, Hz. Yahya ve Hz. İsa gibi, daha çocuk yaşta peygamberlik verilmiştir. Kimileri­ne de üç çeşit ihsan ve bağış bir arada verilmiştir: Hz. ibrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Davud gibi. Yüce Allah Hz. İbrahim’den şöyle buyurduğunu naklet­mektedir: “Rabbim bana bir hüküm (hikmet) bağışla.” (Şuarâ, 26/83). Hz. Mu­sa’dan da şöyle dediğini nakletmektedir: “Rabbim bana bir hüküm bağışladı ve beni rasul bir peygamber kıldı.” (Şuarâ, 26/21). Hz. Davud’dan da şöyle söz et­mektedir: “Ey Davud, şüphesiz biz seni yeryüzünde halife kıldık. Artık insanlar arasında hak ile hükmet.” (Sad, 38/26). Hz. Davud ile Hz. Süleyman hakkında da şöyle buyurmaktadır: “Biz onların her birisine de hüküm (hikmet) ve ilim verdik”. (Enbiyâ, 21/79).

Onlardan kimine de Tevrat ile hükmeden peygamberler gibi hüküm ve peygamberlik bir arada verilmiştir. Kimisine de yalnızca peygamberlik veril­miştir.

Eğer Mekke halkından olan bu müşrikler, Kitab’ı, hüküm ve peygam­berliği inkâr ederek kâfir olurlarsa, biz bunları korumaya, bunlara gereken itinayı göstermeye, bunları inkâr etmeyen şerefli bir kavmi vekil kıldık ve onlara bunlara iman etme kabiliyetini ve başarısını verdik. Onlar da bunla­ra iman ettiler, hükümleri gereğince amel ettiler, insanları bunlara çağırdı­lar. Kimisi derhal iman etti, onların bir kısmı da bir süre sonra iman edecek­tir.

İbni Cerir et-Taberî ile İbni Ebi Hâtim’in, İbni Abbas’tan rivayetlerine gö­re Yüce Allah’ın, “Şimdi bunlar onu inkâr ederlerse” buyruğundaki “bunlar” Mekkeliler demektir. Yüce Allah şunu söylemek istiyor: Eğer bunlar Kur’an-ı Kerim’i inkâr edecek olurlarsa, biz onu inkâr etmeyecek kimseleri ona vekil ta­yin ederiz. Bundan kasdı ise Medineliler ve Ensar’dır.

Daha sahih olan, “Ona vekil kılınanlar” var, mutlak olarak Peygamber (s.a.)’in ashabı olduğudur. Daha sonra Yüce Allah bu peygamberler ile son pey­gamberi şu buyruğu ile birbirine bağlamaktadır: “Onlar Allah’ın hidayete iletti­ği kimselerdir…” Yani Yüce Allah’ın kendilerine kitabı, hikmet ve peygamberli­ği vermiş olduğu bu sözü geçen sekiz peygamber ve onlara ilâve edilen babalar, zürriyetleri ve kardeşleri Allah’tan gelmiş mutlak hidayet ehli kimselerdir. Başkalarının değil, sen de onların hidayetine uy! Yani Allah’ı tevhide, ona iba­dete ve övülmeye değer ahlâka davet hususunda onların hidayetlerini izle, on­lara tabi ol.

Bu Resulullah (s.a.)’a verilen bir emir olduğuna göre onun ümmeti teşrî’ buyurulan hususlarda ve verilen emirlerde ona tabidir. Buharı bu ayet ile ilgili olarak senedini kaydederek Mücahid’den şunu zikreder: Mücahid İbni Abbas’a, “Sâd” suresinde secde var mıdır? diye sormuş, o, “Evet” dedikten sonra, “Biz ona İshak ile Yakub’u bağışladık…” buyruğundan itibaren, “O halde sen de on­ların hidayetlerine uy” buyruğuna kadar olan ayetleri okudu. Sonra da, “O da onlardandır.” (Yani Sâd suresinde secde ettiğinden söz edilen Hz. Davud, hida­yetine uyması emrolunduğu kimseler arasındadır.

Ve ey peygamber! Seni kendilerine peygamber olarak gönderdiğimiz kimse­lere de ki: Bu Kur’an’ı tebliğ karşılığında sizden mal veya ondan başka herhangi özel bir menfaat istemiyorum. Aynı şekilde benden önceki bütün peygamberler de tevhid ve hidayeti tebliğlerine karşılık hiç bir ücret istememişlerdi. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “De ki: Buna karşılık sizden hiç bir ücret iste­mem. Ancak yakınlık hususunda (bana) sevgi (besleyiniz).” (Şûra, 42/23) Bu Kur*an-ı Kerim bütün âlemlere bir hatırlatma, bir öğüttür, Takva sahiplerini de doğruya, hidayete götüren bir kitaptır. İşte bu da Resulullah (s.a.)’ın istisnasız bütün insanlara peygamber gönderilmiş olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Advertisements