26

    RevelationCuzPageSurah
    102 18351Nur(24)

٢٦

اَلْخَبيثَاتُ لِلْخَبيثينَ وَالْخَبيثُونَ لِلْخَبيثَاتِ وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبينَ وَالطَّيِّبُونَ لِلطَّيِّبَاتِ اُولءِكَ مُبَرَّؤُنَ مِمَّا يَقُولُونَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَريمٌ

(26) elhabisatü lil habisine vel habisune lil habisat vet tayyibatü lit tayyibine vet tayyibune lit tayyibat ülaike müberraune mimma yekulun lehüm mağfiratüv ve rizkun kerim
Kötü kadınlar kötü erkeklere kötü erkekler de kötü kadınlara (yakışır) iyi kadınlar iyi erkeklere iyi erkekler de iyi kadınlara (yaraşır) işte bunlar (o iftirayı) söyleyenlerden uzaktır onlar için bağışlanma ve değerli bir ecir (vardır)

(26) Women impure are for men impure, and men impure for women impure and women of purity are for men of purity, and men of purity are for women of purity: these are not affected by what people say: for them there is forgiveness and a provision honourable.

1. el habîsâtu : habis kadınlar, kötü kadınlar
2. li el habîsîne : habis erkekler, kötü erkekler için
3. ve el habîsûne : ve habis erkekler, kötü erkekler
4. li el habîsâti : habis kadınlar, kötü kadınlar için
5. ve et tayyibâtu : ve temiz kadınlar
6. li et tayyibîne : temiz erkekler için
7. ve et tayyibûne : ve temiz erkekler
8. li et tayyibâti : temiz kadınlar için
9. ulâike : işte onlar
10. muberraûne : berî olanlar, uzak olanlar
11. mimmâ : şey(ler)den
12. yekûlûne : diyorlar, söylüyorlar
13. lehum : onlar için vardır
14. magfiretun : mağfiret, günahların sevaba çevrilmesi
15. ve rızkun : ve rızık
16. kerîmun : kerim, bol, Allah’ın ikramları


SEBEB-İ NÜZUL

Bu Nûr Sûresinden 16 âyetin (11-26. âyetler) nüzulüne sebep olan İfk Hadisesi en geniş şekliyle bizzat Hz. Aişe’den rivayetle İbn Hişâm’ın Sîre’sinde hicretin altıncı senesi olayları cümlesinden olarak ve Mustalik Oğulları gazvesi sırasında meydana gelen olaylar arasında anlatılmaktadır. Hz. Aişe şöyle anlatıyor:

Allah’ın Rasûlü (sa) bir sefere çıkmak istediğinde kendisiyle birlikte çıkacak hanımını tesbit etmek üzere hanımları arasında kur’a çekerdi. O, Mustalik oğulları gazvesine çıkacağında hanımları arasında çekilen kur’a bana çıktı ve Rasûl-i Ekrem bu sefere beni götürdü.

O zamanda kadınlar az yemek yerler, et tutmazlar (fazla şişmanlamazlar) ve ağır olmazlardı. Yola çıkmak üzere devem hazırlanınca ben de hevdece girer otururum, sonra birileri gelir hevdeci altından tutar kaldırır, devenin sırtına yükler, iplerini bağlarlar, sonra da devenin başından çekerek beni yola çıkarırlardı.

Allah’ın Rasûlü (sa) bu seferini bitirip dönerken Medine yakınlarında bir yerde konakladık ve gecenin bir kısmını orada geçirdik. Gecenin bir vaktinde yola çıkma emri verildi ve insanlar yola koyuldular. Bu arada ben bir ihtiyacım için hevdecimden çıkmış, devenin yanından ayrılmıştım. Boynumda cez’-i zafâr taşından bir kolye (gerdanlık) vardı. İşimi bitirdiğimde ben bilmezden haberim olmadan) meğer o gerdanlık çözülmüş ve boynumdan düşmüş. Binitimin yanına gelince boynumu yokladım; baktım ki gerdanlığım yok. O sırada insanlar yola çıkmaya başladılar. Ben ise ihtiyacımı giderdiğim yere gittim ve orada düşmüş olan gerdanlığımı buldum. Benim yokluğumda benim hevdecimi deveme yük­leyen ve devemi sürüp götüren insanlar gelmişler; devemi yola hazırlamışlar, daha önceden yaptığım gibi beni hevdecin içinde zannederek hevdeci almışlar, deveye yüklemişler, benim hevdecde olup olmadığım hususunda hiç şüpheye düşmemişler, devenin başından tutup yola çıkmışlar.

Ben, gerdanlığımı bulup da konaklama yerine geldiğimde bir de baktım in cin top atıyor, orada kimse kalmamış, herkes gitmiş. Cübâbıma sarındım ve oracıkta kıvrılıp yattım. Biliyordum ki beni arayıp bulamadıklarında mutlaka bu­raya bana dönülecek.

Allah’a yemin olsun, ben orada kıvrılıp yatmış haldeyken birden bana Safvân ibn el-Muattal es-Sulemî uğradı. Bir ihtiyacı sebebiyle ordudan arkada kalmış, insanlarla beraber o konaklama yerinde gecelememiş. Benim karaltımı görmüş, gelmiş, başucumda durmuş. Safvân daha önce beni, kadınların örtünme emri gelmezden önce gördüğü için şimdi de görünce tanımış. “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn, bu Rasûlullah (sa)’ın hanımı!” demiş, ben elbisemde sarılı bir haldeyim, o bana: “Allah sana merhamet etsin, seni böyle ordudan arkada bırakan nedir?” diye sordu, ben cevap vermedim, onunla konuşmadım. Sonra deveyi bana yaklaştırdı, bana: “Bin.” dedi, kendisi de geride durdu. Ben deveye bindim, devenin yularını aldı ve orduya yetişmek üzere hızla yola koyuldu. Sabaha kadar biz orduya yetişemedik, insanlar da sabaha kadar benim yokluğumun farkına varmamışlar. Sabah olunca yeniden konaklamışlar ve işte o sırada benim devemi güderek yürüten benim yokluğumun farkına varmış; bunun üzerine ifk ehli benim hakkımda söylediklerini söylemişler, ordu dalgalanmış. Allah’a yemin ederim benim bunların hiçbirinden haberim yok.

Sonra Medine’ye geldik ve çok geçmeden ben şiddetli bir hastalığa yaka­landım. O ana kadar bana bu hadise hakkında söylenenlerden hiçbir şey ulaş­madı ama Rasûlullah (sa)’a ve ana-babama ulaşmış. Onlar da ne az, ne çok bana bunlardan hiçbir şey söylemediler. Şu kadar var ki o zamana kadar Rasûlullah (sa)’tan görmekte olduğum bana karşı bazı yumuşak muameleyi pek görmez olmuştum. Daha önce ben hastalanınca bana acır ve yumuşak davranırdı. Bu hastalığımda ise bunu görmedim ve bunu ona yakıştıramadım. Sadece yanıma girdiğinde hastalığımda bana bakan annem Ümmü Rûmân olur, bana: “Nasıl­sın?” der, başka bir şey söylemez, başka bir şey konuşmazdı.

Rasûlullah (sa)’ın bana olan bu soğukluğunu görünce kırıldım ve: “Ey Al­lah’ın Rasûlü, bana izin versen de anneme gitsem, annem orada benim hastalı­ğımla ilgilense, bakımımı yapsa.” dedim, “Benim için sakıncası yok.” buyurdu. Yine olanların hiçbirinden haberim yok halde annemin evine geçtim. Nihayet 20 küsur gün sonra bu hastalığım geçti. Biz araplar, acemler gibi evlerimizde helalar yapmaz, abdest bozmak üzere şehir dışına açık araziye çıkardık. Abdest bozma ihtiyaçlarını görmek üzere kadınlar her gece Medine dışına çıkarlardı. Bir gece abdest bozma ihtiyacım için dışarı çıktığımda yanımda Ebu Ruhm ibnu’l:Muttalib kızı Ümmü Mıstah da vardı ki bu Ümmü Mıstah’ın annesi de Ebu Bekr es-Sıddîk’in teyzesi, Sahr ibn Amir’in kızıydı. Benimle birlikte yü­rürken ayağı üzerindeki örtüye dolaşıp tökezledi ve “Kahrolası Mıstah!” dedi. Mıstah, oğlunun lakabı olup asıl adı Avf idi. Ben: “Allah’a yemin olsun ki Bedir’de bulunmuş muhacirlerden bir adam hakkında kötü söyledin.” dedim. “Ey Ebu Bekir’in kızı, haber sana ulaşmadı mı?” dedi. Ben: “Ne haberi, hangi haber?” diye sordum. Bunun üzerine İfk ehlinin söylemiş oldularını bana haber verdi. Ben: “Öyle mi oldu?” dedim, “Evet, Allah’a yemin ederim, böylece ol­du.” dedi. Ben kendimde ihtiyacımı giderecek gücü göremiyerek geri döndüm. Allah’a yemin ederim o kadar ağlamaya devam ettim ki ağlama ciğerlerimi parçalıyacak sandım. Anneme: “Allah seni bağışlasın, insanlar bu konuştukları­nı konuştular da sen bana bunlardan hiçbirini anlatmıyorsun!” dedim. O: “Kız­cağızım, kendini bu kadar hırpalama, durumunu daha da ağırlaştırma. Allah’a yemin olsun, senin gibi güzel bir kadın olur, onun kumaları olursa elbette gerek kumaları ve gerekse insanlar onun hakkında sözü çoğaltırlar.” dedi.

Bu arada Rasûlullah (sa) bir gün kalkmış, Allah’a hamdü senadan sonra in­sanlara hitaben: “Ey insanlar bir takım insanlar ailem hakkında beni üzüyor ve onlar hakkında gerçek olmıyan şeyler söylüyorlar. Ben, ailemden hayırdan baş­ka bir şey bilmiyorum. Bu sözleri öyle bir adam hakkında söylüyorlar ki vallahi onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Benim evlerimden hangi bir eve girmişse ancak benimle birlikte girmiştir.” buyurmuş; benim bundan da haberim yoktu.

Bu konuda günahın büyüğü Hazrec’den bir takım adamlar içinde Abdullah ibn Übeyy ibn Selû’da idi. Onlarla birlikte Mıstah ve Cahş kızı Hamne de varmış. Hamne’nin konuşma sebebine gelince; onun kız kardeşi Cahş kızı Zeyneb Rasûlullah (sa)’ın hanımlarından olup Efendimiz’in hanımlarından mertebe itibariyle bana eşit olan ondan başkası yoktu. Zeyneb’e gelince Allah onun dinini korumuş ve benim hakkımda hayırdan başka bir şey söylememiş. Hamne ise Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl’dan çıkan o sözleri almış; kızkardeşi lehine benim aleyhime olsun diye yaymış ve böylece mutsuzlardan olmuş.

Hz. Peygamber (sa)’in yukardaki sözleri üzerine Üseyd ibn Hudayr: “Ey Allah’ın elçisi, bu sözleri söyleyenler eğer Evs’den iseler biz senin yerine onların hakkından geliriz. Ama eğer Hazrec’den iseler onlar hakkında ne emredersen emret. Vallahi bu sözleri söyleyenler boyunları vurulmayı haketmişlerdir.” demiş. Bunun üzerine daha önceden salih bir insan olarak bilinen (görülen) Sa’d ibn Ubâde kalkmış: “Allah’a yemin olsun, yalan söyledin, (Hazrec’den iseler) boyunlarını vurmayız. Allah’a yemin olsun sen bu sözünü, bu sözleri söyleyenlerin Hazrec’den olduklarını bilerek söyledin. Eğer buseydin ki senin kavminden (yani Evs’ten)dirler elbette böyle söylemezdin.” demiş. Üseyd: “Allah’a yemin olsun sen yalan söyledin. Fakat sen bir münafıksın ve münafıkları koruyorsun.” demiş. İnsanlar birbirleri üzerine yürümüş ve az daha bu iki kabile arasında iş kötüye varıyormuş. Rasûlullah (sa) minberden inmiş ve benim yanıma girmiş.

Yine bu arada Allah’ın Rasûlü (sa) Ali ibn Ebî Tâlib ve Üsâme ibn Zeyd’i çağırıp onlarla istişare etmiş. Üsâme beni hayırla yadedip övmüş ve: “Ey Al­lah’ın elçisi, ehlindir ve onlardan hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Bu söyle­nenler yalan ve bâtıldır.” demiş. Ali ise: “Ey Allah’ın elçisi, kadın çok (senin için eş olacak kadın mı yok). Sen, onun yerine başka bir kadın alabilirsin. Cari­yesine sorarsan sana doğrusunu haber verecektir.” demiş. Rasûlullah (sa), olayı sormak üzere Berîre’yi çağırdığında Ali ibn Tâlib ona kalkmış ve şiddetli bir şekilde dövmüş, sonra da: “Allah’ın Rasûlü’ne doğruyu söyle.” demiş. Berîre: “Allah’a yemin ederim ki onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Aişe’yi ayıpladığım bir tek huyu var ki o da şudur: Ben hamur yoğurur ve onu muhafaza etmesini isterdim. Hamuru beklerken uyuyakaiır da bir kedi gelir o hamuru yer, onun hiç haberi olmazdı.” demiş.

Hz. Aişe anlatmaya şöyle devam eder: Sonra Allah’ın Rasûlü (sa) yanıma girdi. Yanımda anam- babam ve Ansardan bir kadın vardı. Ben ağlıyordum. Ansardan olan o kadın da ağlıyordu. Allah’ın Rasûlü oturdu, Allah’a hamdü sena ettikten sonra: “Ey Aişe, insanların sözlerinden sana ulaşmış olanlar oldu (insanlar senin hakkında konuşmakta oldukları sözleri konuştular). Allah’tan kork; eğer insanların söylediklerinden bir günahı işlemişsen Allah’a tevbe et. Muhakkak ki Allah, kullarından tevbeyi kabul eder.” buyurdu.

Allah’a yemin ederim ki O, bana bunları söyleyince gözlerimdeki yaş kesildi ve ondan bir şey hissetmez oldum; babamın ve anamın Rasûlullah’a cevap vermelerini bekledim, ama onlar konuşmadılar. Vallahi ben kendimi hakir görüyor, kendimi, hakkında mescidde okunan ve kendisiyle namaz kılınan Kur’ân (âyetleri) inecek kadar önemli görmüyordum. Fakat umuyordum ki Allah, Rasûlü’ne rüyasında benim hakkımda söylenenlerin yalan olduğunu, benim suçsuz olduğumu gösterir veya ona bir haber verir. Ama hakkımda Kur’ân inmesi; işte ben kendimi bundan hakir görüyordum. Babamın ve anamın konuşmadıklarını görünce onlara: “Allah’ın Rasûlü’ne cevap vermiyecek misiniz?” dedim, onlar: “Vallahi ona ne cevap vereceğimizi bilmiyoruz.” dediler. Ben: “Vallahi, Ebu Bekir ailesinin şu başına gelenler başka hiçbir ailenin başına gelmemiştir.” dedim ve onların benim hakkımda konuşmamaları üzerine yeniden gözümden yaşlar akmaya başladı, ağladım, sonra: “Vallahi, benim hakkımda söylenenlerden Allah’a asla tevbe etmiyeceğim. Vallahi, ben biliyorum ki insanların söylediklerini ikrar edecek olsam, Allah’a yemin ederim ki Allah benim ondan uzak ve berî olduğumu, suçsuz olduğumu bilmektedir, ben, olmayan bir şey söylemiş olacağım. Ama söylediklerini inkâr edecek olsam siz bu sözümde beni doğrulamıyacaksınız. Sonra Yakub’un adını hatırlamıya çalıştım, hatırlıyamadım da “Fakat Yûsufun babasının söylediği gibi söyleyeceğim: Bana bir sabr-ı cemîl gerektir. Sizin nitelemekte olduklarınıza karşı bana yardımcı olacak Allah’tır.” dedim.

Allah’a yemin ederim, Rasûlullah oturduğu yerden ayrılmamıştı ki onu, Allah’tan vahy gelirken kaplıyan hal kapladı, elbisesine büründü, başının altına deriden bir yastık konuldu. Onun bu halini görünce vallahi ne korktum, ne aldırdım, anladım ki ben suçsuzum ve Allah bana asla zulmedecek değildir. Babama ve anama gelince, Rasûlullah’tan vahy inme hali kalktığında, insanların söylediklerinin gerçek olduğu Allah’tan da gelecek korkusuyla o anda öleceklerini sandım.

Sonra Rasûlullah’tan vahy inme hali kalkıp açıldı ve oturdu. Soğuk bir gün olmasına rağmen inci daneleri gibi terler akıyordu. Alnından akan terleri silme­ye başladı ve şöyle buyurdu: “Müjdeler olsun ey Aişe, Allah, suçsuzluğunu in­dirdi.” Ben: Allah’a hamdolsun.” dedim.

Sonra Rasûlullah (sa) insanlara çıktı, onlara hitabetti, onlara bu konuda Kur’ân’dan inenleri okudu. Sonra benim hakkımdaki iddiaları açık olarak konu­şan Mıstah ibn Üsâse, Hassan ibn Sabit ve Hamne bint Cahş’a hadd-i kazf uy­gulanmasını emretti ve onlara hadd-i kazf uygulandı.

Aişe der ki: İfk ehli (bana o iftirayı atanlar hakkında Allah Tealâ şunları indirdi: “O uydurma haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir zümredir. Onu sizin için bir şer sanmayın. Tam tersine o sizin için bir hayırdır. Onlardan herkese kazandığı günah vardır. Onlardan günahın büyüğünü işleyen o adam yok mu; İşte Onadır azâb-ı azîm…”

Hadise Buhârî tarafından da önemine uygun olarak detaylı bir şekilde “Urve ibnu’z-Zubeyr, Saîd ibnu’l-Museyyeb, Alkame ibn Vakkâs ve Ubeydullah ibn Abdullah ibn Utbe’den, bunların hepsi birden Aişe’den” şeklinde bir isnadla verilmektedir. Ayrıntılarda bir takım farklar ihtiva ettiği ve bu ayrıntılardan hareketle belki de fakîhler çok farklı bir takım hükümlere ulaşabileceği için hadisenin Buhârî’de anlatılan şeklini de buraya almayı uygun görüyoruz:

Hz. Aişe anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (sa) bir sefere çıkacağında hanımları arasında kur’a çeker, kur’a hangisine çıkarsa Rasûlullah (sa) ile sefere o hanımı çıkardı. Çıktığı bir gazvede (Mustalık oğulları gazvesidir) yine hanımları arasında kur’a çekmiş ve kur’ada benim ismim çokmıştı. Bu sefer, hicab (örtünme) âyeti indikten sonra idi ve Allah’ın Rasûlü (sa) ile bu sefere ben çıktım. Ben, yolculuk sırasında hevdecimde taşınıyor ve konaklama yerlerinde hevdecin içinde indiriliyor, hevdec içinde konaklıyordum. Sefer bu şekilde devam etti, Rasûlullah bu seferini bitirip dönerken dönüş yolunda Medine’ye yaklaşmıştık. Bir gece konaklama yerinden hareket haberi verildi. Hareket haberi verildiği sırada ben kalktım, abdest bozmak üzere yürüdüm, orduyu geçtim, ihtiyacımı giderip binitimin yanına geldiğimde şöyle bir göğsümü yokladım ki cez’-i zıfâr taşından gerdanlığım kopmuş, düşmüş. (Herhalde abdest bozmaktan gelirken yolda düşmüş olmalı diye) döndüm ve gerdanlığımı aradım. Bu arama beni orada hapsetti. Bu arada beni hevdecim içinde deveye yükleten grup gelmiş, beni, içinde zannederek hevdeci yüklenmiş ve üzerinde yolculuk yaptığım devenin üzerine yerleştirmişler. O zamanda kadınlar hafif olurlar, çok etli butlu olmazlar, az yemek yerlerdi. Dolayısıyla hevdeci yüklenip devenin üzerine kaldırıp yerleştirenler hevdecin hafif olmasını garip karşılamamışlar. Ben de zaten yaşı küçük bir kız idim. Hevdeci deveye yükledikten sonra kaldırmışlar ve yürütüp gitmişler.

Ordu yolda epeyce ilerledikten sonra ben gerdanlığımı bulmuş olarak or­dugâha döndüğümde ortalıkta kimse yoktu, in cin top oynuyordu. Yerimi değiş­tirmedim (başka bir yere gitmedim, yola çıkmadım, o konak yerindeki yerimde kaldım); nasıl olsa yokluğumun farkına varır ve bana geri dönerler diye düşündüm (zannettim). Bulunduğum yerde otururken gözlerim bana galebe çalmış ve uyumuşum.

Safvân ibnu’l-Muattal es-Sulemî ez-Zekvânî ordunun artçısı imiş. Sabahleyin benim bulunduğum yere gelince uyuyan bir insanın karaltısını görmüş, görünce de beni tanımış. Çünkü örtünme âyeti gelmezden önce beni görmüş imiş. Onun “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn” demesiyle uyandım. Beni tanıdığında hemen cilbâbımla yüzümü örttüm. Allah’a yemin olsun ki bir kelime konuşmadık ve onun innâ lillâh… sözünden başka ondan bir kelime olsun işitmedim. Eğildi, devesini ıhtırdı ve onun ön ayağına bastı, ben de kalkıp onun devesine bindim. Benim üzerinde olduğum deveyi güderek yola çıktı ve nihayet öğle sıralarında konaklamış olan orduya yetiştik.

Aişe anlatmaya şöyle devam eder: İşte bu hadise üzerine (bana iftira atmak suretiyle) helak olanlar helak oldular. İftiranın büyüğünü atan da Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl olmuş.

Urve der ki: Bana haber verildiğine göre bu iftira sözü onun yanında konu­şulup yayılmış, o da bunu ikrarla dinler ve başkalarına ulaştırırmış.

Yine Urve der ki: İfk (iftira) ehlinden başka insanlar içinde sadece Hassan ibn Sabit, Mistah ibn Üsâse ve Hamne bint Cahş’ın isimleri verilmişti. Ama Allah Tealâ’nın âyet-i kerimede açıkça belirttiği üzere onlar bir grup, bir zümre idiler ve onlar içinde bu iftiranın büyüğünü yapanın da Abdullah ibn Übeyy ibn Selûl olduğu söylenir.

Aişe der ki: Medine’ye geldik ve ben oraya geldiğimizde bir ay hastalan­dım. Bu sırada insanlar ifk ehlinin ürettiği sözlere dalmışlar ve ben bunlardan hiçbirini hissetmemişim. Yalnız beni kuşkulandıran bir şey vardı ki o hastalığım sırasında, daha önceki hastalıklarımda Rasûlullah’tan görmüş olduğum lûtfu ve yumuşaklığı O’ndan görmüyordum. Sadece yanıma giriyor; selâm veriyor, “Na­sılsınız?” diye soruyor, sonra da tekrar çıkıp gidiyordu. Evet bu beni biraz şüp­helendiriyordu ama bir kötülük sezmiyordum.

Nihayet nekahet döneminde bir gün dışarı çıkmıştım. Mistah’m annesi ile birlikte Menâsı’ tarafına çıkmıştık. Abdest bozmaya o tarafa ve geceden geceye çıkardık. Bu, evlerimizin yakınlarında tuvaletler edinmemizden önceydi. Biz arapların ilk durumları açık arazide abdest bozmaktı. Everimizin yakınında tuvalet edinmek bize eziyet verir, kokusundan rahatsız olurduk.

Ben ve Mistah’m annesi birlikte çıktık. O, Ebu Ruhm ibnu’l-Muttalib’in kızıydı. Annesi de Sahr ibn Amir’in kızı olup Hz. Ebu Bekr’in teyzesi oluyordu. Oğlu da Mistah ibn Üsâse ibn Abbâd ibnu’l-Muttalib idi.

Abdest bozma işimizi bitirmiş evime yönelmişken Mistah’m annesinin ayağı örtüsüne takılarak tökezledi ve: “Kahrolası Mistah!” dedi. Ben: “Ne kötü söyledin, Bedr’de bulunmuş birisine mi sövüyorsun?” dedim. “Kızcağızım, o-nun ne dediğini işitmedin mi?” dedi. Ben: “Ne demiş?” diye sordum; ifk ehlinin söylemiş olduklarını bana haber verdi. Bunu duyunca hastalığım bir kat daha arttı.

Evime döndüğümde Allah’ın Rasûlü (sa) yanıma girdi, bana selâm verdi, “Nasılsınız?” dedi. Ben: “Ana-babama gitmeme izin verir misin?” dedim. Haber hakkında kesin bilgiyi o ikisinden almak istiyordum. Rasûlullah onlara gitmeme izin verdi, gittim ve anama: “Anacığım, insanlar benim hakkımda neler konuşuyorlar?” diye sordum.”Kızcağızım, mes’eleyi kendi kendine büyütme. Hangi güzel kadın kendisini seven bir kocanın yanında olsa, onun da kumaları bulunsa onun hakkında çok söz söylememeleri hemen hemen hiç olmaz.” dedi. Ben: “Sübhanallah, bunu insanlar da mı konuşuyor?” deyip o gece sabaha kadar ağladım, gözüme bir an bile uyku girmedi, ağlıyarak sabahladım.

Vahyin gelmesi gecikince Rasûlullah Ali ibn Ebî Tâlib ve Üsâme ibn Zeyd’i çağırıp onlara sormuş ve ailesinden (yani benden) ayrılma konusunu kendileriyle istişare etmiş. Üsâme, ancak ailesinin (yani benim) suçsuzluğunu ve Rasûlullah’ın ailesi hakkındaki hayır duyguları bildiğine işaretle “Senin ehlin, ailendir ve biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz.” demiş. Ali ise: “Ey Allah’ın elçisi, Allah, senin üzerine bu işi (evlenme ve boşanmayı) daraltmamıştır, onun (Aişe’nin) dışında pek çok kadın var. Eğer cariyesine soracak olursan sana doğru haberi verir.” demiş.

Rasûlullah (sa), Berîre’yi çağırmış ve ona: “Ey Berîre, (Aişe’den) seni şüphelendirecek herhangi bir şey gördün mü?” diye sormuş. Berîre O’na: “Seni hak ile gönderene yemin ederim, onda, onu ayıplıyacağım hiç bir şey (durum) görmedim. Şu kadar var ki o, yaşı küçük bir kızdır; (beklemesi ve muhafaza etmesi için yanına konan) ailesinin hamuru yanında uyuyakalır da evcil hayvanlardan birisi gelir hamuru yer (haberi bile olmaz).” diye cevap vermiş.

Aynı gün Hz. Peygamber (sa) kalkmış, minberde Abdullah ibn Übeyy’in mazeretini kaldırmak (yaptığı bu iftiradan dolayı ona bir karşılık verirse kendi­sinin mazur görülmesini) istemiş ve şöyle buyurmuş: “Ey müslümanlar toplulu­ğu, kim beni ailem hakkında eziyeti bana ulaşmış olan şu adama yaptığının kar­şılığını verirsem mazur görür? Şu adama karşı bana kim yardımcı olur? Allah’a yemin olsun ki ben, ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum. Onunla birlikte bir adamı zikrediyorlar ki onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiyo­rum. Ailemin yanına da ancak benimle birlikte girerdi.”

Abdü’l-Eşhel oğulları kardeşi Sa’d ibn Muâz kalkmış ve: “Ben, ey Allah’ın elçisi, ben, seni o adamdan kurtarırım. Eğer o kişi Evs’den ise boynunu vuru­rum. Yo eğer kardeşlerimiz Hazrec’den ise sen emredersin, emrini yerine getiri­riz.” demiş. Hazrec’den birisi kalkmış ki o, Hassân’ın annesi, onun amcası kızı imiş. O, Hazrec’in efendisi olan Sa’d ibn Ubâde imiş. Daha önceleri salih bir insan iken bu sefer kabile hamiyyeti onu Sa’d ibn Muâz’a şöyle demeye itmiş: “Al­lah’a yemin ederim ki yalan söyledin; onu öldürmeyeceksin, zaten öldüremezsin de. Senin kabilenin insanlarından olsaydı öldürülmesini de istemezdin.

Bunun üzerine Sa’d ibn Muâz’m amcası oğlu olan Üseyd ibn Hudayr kalkmış ve Sa’d ibn Ubâde’ye: “Yalan söyledin; Allah’a yemin ederim ki biz onu (Rasûlullah’a eziyyeti ulaşan o adamı) öldürürüz. Sen de bir münafıksın ve münafıkları koruyorsun.” demiş. İki kabile de, Evs ve Hazrec kalkışmışlar ve Allah’ın Rasûlü (sa) minberde dikilirken dövüşmeye, vuruşmaya yeltenmişler. Allah’ın Rasûlü (sa) onları teskin etmeye başlamış ve susmuşlar, Rasûl-i Ekrem de susmuş.

Aişe der ki: O gün bütün gün ağladım, gözüm yaşı kesilmedi ve gözüme uyku girmedi. O kadar ağladım ki ağlamaktan ciğerlerim parçalanacak sandım.

Anam babam yanımda oturur ve ben ağlarken Ansardan bir kadın yanımıza girmek için izin istedi, girmesine izin verdim, oturup o da benimle birlikte ağ­lamaya başladı. Biz bu halde iken (İkindi namazını kıldıktan sonra Rasûlullah (sa) yanımrza girdi, selâm verdi, sonra o-turdu. Bu söylenenler söylendiğinden beri yanımda oturmamış, bir ay geçmesi­ne rağmen benim durumum hakkında ona bir vahy de gelmemişti.

Rasûlullah (sa) oturduğu zaman şehadet getirdi, (Allah’a hamdü senada bu­lundu ) sonra şöyle buyurdu: “Ey Aişe, senin hakkında bana şöyle şöyle (bir söz) ulaştı. Eğer suçsuz isen mutlaka Allah seni tebrie ede­cek suçsuzluğunu bildirecektir. Ama şayet bir günah işlemişsen Allah’a tevbe istiğfarda bulun. Muhakkak ki kul günahını itirafla tevbe ettiği zaman Allah onun tevbesini kabul buyurur.” (Ben kapının yanında oturmakta olan ansarî ka­dına işaretle: “Bunları zikrederken şu kadından utanmıyor musun?” dedim.

Rasûlullah (sa) sözünü bitirdiğinde gözyaşını kesildi, artık ondan bir damla bile hissetmiyordum. Babama: “Rasûlullah’a benim yerime sen cevap ver.” de­dim. Babam: “Vallahi, Allah’ın elçisine ne diyeceğimi bilmiyorum.” dedi. Ben bu sefer anneme: “Rasûlullah’ın söylediğine cevap ver.” dedim. Annem de: “Vallahi Allah’ın elçisine ne diyeceğimi bilmiyorum.” dedi.

Ben: “Ben, yaşı küçük bir kızım, Kur’ân’dan çok fazla şey de okumadım. Ama ben, vallahi çok iyi bildim ki siz bu sözü işittiniz ve bu söz nefislerinizde yerleşti, onu doğru saydınız. Şimdi ben size: Ben muhakkak bu suçtan berîyim, suçsuzum, desem beni tasdik etmiyeceksiniz. Allah’ın, benim beri olduğumu bildiği bir şeyi itiraf etsem bunda beni tasdik edeceksiniz. Allah’a yemin olsun benim ve sizin için misal olarak “Bana bir sabr-ı cemîl gerektir ve Allah, sizin nitelemekte olduklarınıza karşı bana yardımcı olacak olandır.” dediği zamandaki Yûsuf un babasından ba��kasını bulamıyorum.” dedim ve dönüp yatağıma yattım.

Allah biliyor ki o zamanda ben suçsuzdum ve Allah mutlaka benim suçsuz­luğumu ortaya koyacaktı. Fakat, Allah’a yemin ederim ki Allah’ın, benim hak­kımda, benim bu durumum hakkında Kur’ân’da okunan bir vahy indireceğini de beklemiyordum. Kendi nefsimi Allah’ın, benim hakkımda böyle vahyle konuşmıyacağı kadar hakir ve küçük görüyordum. Belki Allah rüyasında Rasûlullah’a benim suçsuzluğumu gösterir diye düşünüyordum.

Allah’a yemin ederim, Rasûlullah yerinden kalkmadı, ailemizden kimse de dışarı çıkmadı, o anda Allah’ın Rasûlü’nü vahy inerkenki hal alıverdi. Kendisi­ne inen sözün (vahyin) ağırlığından soğuk bir günde olmasına rağmen Rasûlullah’tan inci daneleri gibi terler dökülmeye başladı.

Bu hal Allah’ın Rasûlü’nden açılırken o gülümsüyordu. Konuştuğu ilk ke­lime “Ey Aişe, Allah seni tebrie etti, suçsuzluğunu bildirdi.” demek oldu. An­nem: “Kalk Rasûlullah’a (teşekkür et).” dedi. Ben: “Hayır, vallahi ona kalkıp teşekkür edecek değilim. Ne ona, ne de size hamdederim. Ben, ancak benim suçsuzluğumu indiren Allah’a hamdederim. Siz, bu iftirayı işittiniz ve fakat onu inkâr etmediniz de değiştirmediniz de.” dedim. İşte Allah Tealâ o anda: “O uy­durma haberi (iftirayı) getirenler içinizden bir zümredir…” âyetinden başlamak üzere on âyet-i kerime indirdi.

Allah Tealâ, benim suçsuzluğuma dair bu âyet-i kerimeleri indirince, Ebu Bekr es-Sıddîk, daha önce akrabalığı ve fakirliği sebebiyle kendisine infakta bulunduğu Mistah ibn Üsâse hakkında: “Allah’a yemin ederim ki, Aişe hakkın­da bu söylediklerinden sonra artık bir daha Mistah’a hiçbir şekilde hiçbir şeyle infakta bulunmıyacağım.” dedi. İşte bunun üzerine de Allah Tealâ: “Ve Allah öafûr’dur, Rahîm’dir;”e kadar olmak üzere: “Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etme­sinler…” âyet-i kerimesini indirdi de Ebu Bekr es-Sıddîk: “Evet, Allah’a yemin ederim ki Allah’ın bizi bağışlamasını ister ve severim.” deyip daha önceden Mistah’a vermekte olduğu infaka yeniden döndü ve “Vallahi, bu infakta bulun­mayı ebediyyen bırakmıyacağım.” dedi.

Aişe der ki: Rasûİullah (sa), benim durumumu Zeyneb bint Cahş’a da sor­muş ve: “Onun hakında ne biliyorsun, ya da ondan (şüpheleneceğin) bir şey gördün mü?’- demiş, o: “Ey Allah’ın elçisi, gözümü ve kulağımı (cehennem ate­şinden) korurum. Vallahi onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum.” diye cevap vermiş. Rasûlullah’ın eşlerinden o ancak beni müdafaa ile yüceltmiş. Allah onu takvası ile korumuş. Kızkardeşi Hamne ise (bu konuda) onunla mü­cadele etmeye başlamış ki o da (bana iftira atan ve bundan dolayı) helak olanlar içinde helak olup gitmişti. Bu hadis küçük farklarla diğer hadis mecmualarında da geniş olarak yer almaktadır.

“Onu duyduğunuz zaman “Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu bü­yük bir iftiradır.” demeniz gerekmez miydi?” âyet-i kerimesi hakkında Urve (ibnu’z-Zübeyr)’den rivayette İfk hadisesi ile ilgili olarak anlattıkları arasında Hz. Aişe ona şöyle demiş: Ebu Eyyub el-Ansârî’ye hanımı “Ey Ebu Eyyub, in­sanlar ne konuşuyor işitmedin mi?” diyerek Hz. Aişe’ye atılan iftirayı ona haber verdiğinde: “Ne konuşuyorlar?” diye sormuş, o da bu iftirayı atıp konuşanların söylediklerini ona anlatmış. Ebu Eyyûb: “Sübhanallah! Bunu konuşmamız bize yaraşmaz. Bu, apaçık bir iftiradır.” demiş. Hz. Aişe der ki: İşte bunun üzerine Allah Tealâ: “Onu duyduğunuz zaman “Bunu söylememiz bize yakışmaz. Hâşâ bu büyük bir iftiradır.” demeniz gerekmez miydi?” âyet-i kerimesini indirdi.

“Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolun­da hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, geçiversinler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” âyet-i kerimesinin nüzul sebebinde yine Hz. Aişe’den nakledildiğine göre o ve ona bu iftirayı atanlar hakkında yukardaki âyet-i kerimeler (11-21. âyetler) nazil olunca Hz. Ebu Bekr, o zamana kadar akrabalığı ve ihtiyacı (fakirliği) sebebiyle kendi­sine infakta bulunduğu, teyzesinin oğlu ve aynı zamanda onun himayesinde bir yetim olan Mistah hakkında: “Vallahi Aişe hakkında bu söylediklerinden ve ailemize bu çektirdiklerinden sonra Mistah’a, bir daha hiçbir şeyle infakta bulunmıyacağım, ona faydalı olacak hiçbir şey yapmıyacağım.” dedi de bunun üzerine Allah Tealâ: “Sizden faziletli ve varlıklı olanlar; yakınlarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte kusur etmesinler, affetsinler, geçi-versinler. Allah’ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Ve Allah Ğafûr’dur, Rahim’dİr.” âyetini İndirdi.

“İffetli, evli ve bir şeyden habersiz mü’min kadınlara (zina) iftirası atanlar var ya; işte onlar dünyada da, âhirette de lanetlenmişlerdir. Ve onlar için çok büyük bir azâb vardır.” âyet-i kerimesinin kim hakkında nazil olduğu müfessir-ler arasında ihtilaflıdır. Kimisi İfk hadisesi ile ilgili âyetler içinde kabul ederek Hz. Aişe hakkındadır derken meselâ Ebu Hamza es-Simâlî de: “Mekke-i Mükerreme’de müslüman olup da Medine-i Münevvere’ye hicret etmek üzere çıkan bazı kadınların arkasından Mekke müşrikleri: “Bu, olsa olsa fahişelik yapmak üzere Mekke’den çıkıp gitti.” yollu sözler sarfetmişlerdi. İşte bunun üzerine o muhacir kadınlar hakkında nazil oldu.” Demiştir.


AÇIKLAMA

Taberanî Dahhak b. Müzahim’den naklediyor: Bu ayet özellikle Peygamerimiz’in (s.a.) hanımları hakkında indi: “İffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin -adınların…”

İbni Ebî Hatim, İbni Abbas’tan naklediyor: Bu ayet özellikle Hz. Aişe (r.a.) hakkmda inmiştir.

İbni Cerir Hz. Aişe’den (r.a.) naklediyor: Bana bu iftira yapıldığında ben her şeyden habersizdim. Bu haber daha sonra bana ulaştı. Rasulullah (s.a.) yanımda iken ona vahyedildi. Sonra doğrularak oturdu. Yüzünü sıvaz­ladı ve:

– Ya Aişe! Müjdeler olsun, dedi. Ben de:

– Allah’a hamdolsun, sana değil, dedim. Peygamberimiz:

– “İffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadınlara zina ithamında bulunanlar…” ayetini okudu.

Taberanî Hakem b. Uteybe’den naklediyor: Halk Hz. Aişe’nin meselesini konuşunca Rasulullah (s.a.) Hz. Aişe’ye haber gönderip şöyle dedi:

– Ya Aişe! İnsanlar ne diyorlar? Hz. Aişe:

– Mazeretim semadan ininceye kadar ben hiçbir şekilde özür dilemeyeceğim, dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak Nur suresinden 15 ayet indirdi. Sonra da 26. ayetin sonuna kadar okudu. Bu hadis mürsel olup isnadı sahihtir.

Açıklaması

“İffetli, hiçbir şeyden habersiz mümin kadınlara zina ithamında bulunan­lar…” Zina ithamından çok uzak, iffetli, Allah ve Rasulü’ne inanan kadınları hayasızlık ve fuhuşla itham edenler dünya ve ahirette Allah’ın rahmetinden koyulmuşlardır. Allah’ın gazabı ve öfkesi onların üzerinedir.

Onlara bu cürümlerinin ve iftiralarının karşılığı olarak ahirette büyük ve şiddetli bir azap vardır. Bu kazfin büyük günahlardan biri olduğuna delildir.

İmam Ahmed, Buharı ve Müslim’in Ebu Hureyre’den (r.a.) rivayet ettik­lerine göre Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: “Helak edici yedi şey­den sakının.” Peygamberimize:

– Bunlar nelerdir ya Rasulallah, diye soruldu. Efendimiz:

– Allah’a şirk koşmak, sihirbazlık, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş günü kaçmak, hiçbir şeyden habersiz iffetli mümin kadınlara zina ithamında bulunmak.

Ebu’l-Kasım et-Taberanî, Huzeyfe’den Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadisini rivayet etmektedir: “İffetli bir kadına zina ithamında bulunmak 100 senelik ameli silip götürür.”

“O gün onların dilleri, elleri ve ayakları işledikleri fiiller sebebiyle ken­dilerinin aleyhine şahitlik edecektir.” Yani onların kıyamet günündeki azabı, dilleri, elleri ve ayakları vb. azalarıyla işledikleri söz ve fiiller sebebiyle ken­dilerinin aleyhine şahitlik edecekleri günde olacaktır. Zira onları Allah kud­retiyle konuşturacaktır. Nitekim bir başka ayette şöyle buyurulmaktadır: “On­lar derilerine: “Niçin bizim aleyhimize şahitlik yaptınız?” diyecekler. Kendi deri­leri de: Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu diyecektir.” (Fussılet, 41/21).

İbni Ebî Hatim ve İbni Cerir, Ebu Said el-Hudrîden Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadisini rivayet ediyorlar: “Kıyamet günü olduğu zaman kâfire kendi ameli tanıtılır, kâfir inkâr eder ve tartışma çıkarır. Ona:

– İşte şunlar senin komşuların, senin aleyhine şahitlik ediyorlar, denilir. Kâfir:

– Yalan söylüyorlar, der. Ona:

– İşte ailen ve yakın akrabaların da… denilir.

– Yalan söylüyorlar, der. Kâfirlere:

– Yemin edin, denilir. Yemin ederler. Sonra da Allah onları sağır kılar. El­leri, dilleri onların aleyhine şahitlik ederler. Sonra da Allah onları cehenneme koyar.”

“O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tam olarak verecek ve onlar Al­lah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerdir.” Bugünde Allah onların hesaplarını veya amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Onlar da Allah’ın vaadinin, vaîdinin ve hesabının hiçbir zulmün bulunmadığı adaletin ta kendisi olduğunu gayet iyi bileceklerdir.

Zemahşerî -Allah ona rahmet eylesin ve Kur’an-ı Kerim’e yaptığı çok dakik tefsirinden dolayı onu en hayırlı mükâfatla mükâfatlandırsın- diyor ki: Kur’an’m tamamını incelesen ve Allah’ın isyankârlara yaptığı tehditleri araştırsan Allah Tealâ’nın Hz. Aişe’ye (r.a.) iftira konusundaki sert ifadeler kadar hiçbir konuda sert ifade kullanmadığını görürsün. Bu konuda şiddetli vaid, tesirli ceza, dehşetli zecir ifadeleriyle dolu, bunu işleyenin cezasının büyük ol­duğunu, buna teşebbüste bulunanın dehşetli bir şey yaptığını çeşitli yollarla, her biri kendi babında yeterli, dikkat çekici üslûplarla anlattığını görürsün. Sadece bu üç ayet inmiş olsaydı bile bu konuda yeterli olurdu. Zira zina it­hamında bulunanları her iki dünyada lanete müstahak kılmakta ve onları ahirette büyük azapla tehdit etmektedir. Dillerinin, ellerinin ve ayaklarının yaptıkları iftira ve bühtanlarla kendilerinin aleyhinde şahitlik yapacağını ve Allah’ın kendilerine lâyık oldukları hak ve vacip olan cezalarını tam olarak vereceğini, nihayet o zaman Allah’ın apaçık hak olduğunu bileceklerini bir teh­dit olarak belirtmektedir

Bu sözden de Fahreddin Razî’nin sözünden de anlaşılmaktadır ki Allah Tealâ bu zina ithamında bulunanları üç şeyle cezalandırmıştır:

– Dünya ve ahirette lanete uğramış olmaları ki bu büyük bir vaîddir.

– Dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi yaptıklarına şahitlik etmeleri,

– Amellerinin karşılığının tam olarak verilmesi.

“Din” ceza manasındadır. Meselâ, nasıl muamele edersen öyle ceza görür­sün, sözünde “dâne” fiili bu anlamdadır. Bir başka görüşe göre din, hesap manasındadır. Nitekim Cenab-ı Hak “İşte sağlam din budur.” Yani doğru hesap Dudur, buyurmaktadır. Hak: Verilen cezanın müstahak oldukları miktarda ol­masıdır. Çünkü bu haktır, bundan fazlası batıldır.

Cenab-ı hak bundan sonra Hz. Aişe’nin suçsuz olduğuna elle tutulur, gözle jörülür maddi delil getirerek şöyle buyurdu:

“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler kötü kadınlara, temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler temiz kadınlara yakışır…” Yani zina eden kötü kadınlar zina eden kötü erkeklere yakışır. Zina eden kötü erkekler zina eden kötü kadınlara yakışır. Çünkü herkese lâyık olan, söz ve davranışlarda onun benzeridir. Zira ahlâk hususundaki benzerlik ve tabiatlerdeki uygunluk ülfetin ve iyi geçimin esaslarındandır. Bu ayet aynen şu ayet gibidir: “Zina eden erkek sadece zina eden kadınla veya müşrik kadınla nikahlanır. Zina eden kadını da ya zina eden bir erkek ya da bir müşrik nikâhlar.” (Nur, 24/3).

Buna göre “kötü ve iyi olan” kadınlardır. Yani kötü kadınlara yaraşan kötü erkeklerle evlenmektir. Temiz erkeklere yaraşan temiz kadınlarla evlenmektir.

“Habisat” kelimesinden murad edilen mananın iftiracılardan vaki olan kazif kelimeleri olması caizdir. Buna göre ayetin manası şudur: İftiracıların kötü sözleri kötü adamlara yakışır. Aksi de doğrudur: İftirayı inkâr edenlerin iyi sözleri iyi adamlara yaraşır. Aksi de doğrudur.

Rasulullah’ın (s.a.) iyilerin incisi, ilklerin ve sonuncuların en hayırlısı ol­ması sebebiyle o yüce peygamberin hanımı Sıddîka (r.a.) iyi hanımların en iyilerindendir. Böylece iftiracıların yaydığı söylenti batıl olmaktadır. Bu söz Hz. Aişe (r.a.) için darb-ı mesel makamında cereyan etmektedir. Ona atılan iftira onun nezahet ve iyiliği durumuna uymamaktadır. Birinci görüş zahir olan husustur.

“İşte o tertemiz olanlar onların söylediklerinden (iftiradan) çok uzaktırlar. Böyleleri için mağfiret ve değerli rızık vardır.” İşte Safvan ve Hz. Aişe gibi ter­temiz kadın ve erkekler kötü erkek ve kadınlardan oluşan iftiracıların söy­lediklerinden çok uzaktırlar.

Bu kimseler için haklarında söylenen yalan söz sebebiyle günahlarından mağfiret ve Allah nezdinde Naîm cennetlerinde değerli bol rızık vardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz onlar için bol rızık hazır­ladık.” (Ahzab, 33/31).

Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet edilmiştir ki: Başka hiçbir kadına verilmeyen şu dokuz şey bana verilmiştir:

1- Peygamberimiz (s.a.) benimle evlenmekle emrolunduğu zaman Cebrail avucunda benim suretim olduğu halde inmiştir.

2- Peygamberimiz (s.a.) beni bakire olarak aldı. Benden başka bakire ile evlenmedi.

3- Peygamberimiz (s.a.) başı benim kucağımda olduğu halde vefat etti.

4- Benim evime gömüldü. Melekler onu benim evimde kuşattılar.

5- Ona aileleriyle birlikte vahiy indiğinde diğer hanımları Peygam-berimiz’den (s.a.) ayrılıyorlardı. Halbuki ben onunla aynı örtü altında olduğum halde vahiy gelmişti.

6- Ben onun halifesinin ve Sıddîk’ının kızıyım.

7- Benim mazeretim (suçsuzluğum) semadan indi.

8- Ben tayyib (güzel şahsiyet) yanında tayyibe (güzel kadın) olarak yaratıldım.

9- Mağfiret ve bol, değerli rızık vaad olundu. Hz. Aişe bununla şu ayeti kast etmektedir: “Bu kimseler için mağfiret ve değerli rızık -yani cennet- var­dır.”

Advertisements