5

٥

مَا تَسْبِقُ مِنْ اُمَّةٍ اَجَلَهَا وَمَا يَسْتَاْخِرُونَ

(5) ma tesbiku min ümmetin eceleha ve ma yeste’hirun
ne önüne geçebilir hiçbir ümmet ecelinin ne de geciktirebilir

(5) Neither can a people anticipate its term, nor delay it.

1. : olmaz
2. tesbiku : öne geçer, öne alır
3. min ummetin : bir ümmet(ten)
4. ecele-hâ : onun eceli, onun için tayin edilen zaman dilimi
5. ve mâ : ve olmaz
6. yeste’hırûne : tehir eder (erteler, geciktirir)

AÇIKLAMA

“Elif, Lam, Ra” Bu mukattaa harfleriyle Araplara Kur’anın beyan yönünden mucize oluşunun bildirilmesi ve bu Kur’anın en kısa suresi gibi bir sure getirmekle meydan okuma kasdı gözetilmektedir. Çünkü Kur’an onların diliyle nazil olmuş, Arap dilinde kelimelerin meydana geldiği harflerden meydana gelmiştir.

“Bunlar kitabın ve apaçık Kur’anın ayetleridir.” Yani bu suredeki ayetler her yönden kâmil olan kitabın ayetleridir, bu ve diğer surelerde her şeyi tam bir şekilde açıklayan Kur’an’ın ayetleridir.

Kur’an kelimesinin nekre olarak kullanılması Kur’anın şanını yüceltmek içindir. Zemahşerînin dediği gibi hem (kitab) hem de (Kur’an-ı Mübîn) vasıflarının birlikte zikredilmesi Kur’an’ın her şeyi mükemmel manada bir arada toplayan, eşsiz ve benzersiz bir ifade tarzını ihtiva eden bir kitap olduğuna delâlet etmesi içindir.

Fakat kâfirler kıyamet günü içinde bulundukları küfürden dolayı pişman olacaklar ve keşke dünyada iken müslüman olsaydık, diye temennide bulunacaklardır.

(Rubbema) kelimesi her ne kadar “azlık” ifade etse de tehdid hususunda gayet beliğ bir tabirdir.

İbni Abbas, İbni Mes’ud ve sahabeden başka zatların anlattıklarına göre Kureyş kâfirleri ateşe atıldıkları zaman keşke dünyada iken müslüman olsa idik, diye temenni edeceklerdir.

Zeccac diyor ki: Kâfir azab durumlarından bir durumu yahut müslümanın (nimet) durumlarından birini görünce keşke müslüman olsaydı diye temennide bulunacaklardır.

Bu ayetin benzeri şu ayettir: “Ateşin üzerinde durduruldukları zaman: Ne olurdu tekrar dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık dediklerini bir görsen!” (En’am, 6/27).

Taberani’nin Ebu Musa el-Eş’arî’den rivayet ettiği hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemlikler yanlarında Allah’ın dilediği ehl-i kıbleden olan kimselerle birlikte Cehennem’de toplanırlar. Kâfirler (Cehennem’e giren) müslümanlara:

– Siz müslüman değil miydiniz? diye sorarlar. Müslümanlar:

– Evet, derler. Kâfirler:

– Peki, müslümanlığın size ne faydası oldu. Siz de bizimle birlikte cehennem’e girdiniz, derler. Müslümanlar:

–  Bizim günahlarımız vardı. Bu günahlarımız sebebiyle cezalandırıldık, derler.

Cenab-ı Hak bunların söylediklerini duydu. Ehl-i Kıbleden olan cehennemliklerin cehennemden çıkarılmasını emretti. Onlar da cehennemden çıkarıldılar. Cehennem’de geride kalan kâfirler bu durumu görünce: Keşke bizler de müslüman olsaydık da, onların cehennemden çıktığı gibi biz de çıksak! derler. Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.) şu ayeti okudu: “Elif, Lam, Ra. Bu ayetler kitabın ve her şeyi açıkça beyan eden Kuranın ayetleridir. Kâfirler (kıyamet günü) keşke biz de müslüman olsaydık, temennisinde bulunurlar.” (Hijr, 1-2).

Bu ayetten sonra Cenab-ı Hak kâfirleri tehdit etti, onları şiddetli bir tehdit ve kuvvetli bir ihtarla korkuttu ve şöyle buyurdu:

“Ey Muhammed! Kâfirleri eğlencelerinde ve dünya lezzetlerinden yararlanma hususunda kendi hallerine bırak, hayvanların yediği gibi yesinler. Boş ümitler onları tevbeden ve Allah’a yönelmekten, ahiretten ve ölümü düşünmekten alıkoyup oyalayadursun. Onlar amellerinin akıbetini ve gelecekteki durumlarını gayet iyi bilecekler.”

Bu ayet şu ayetler gibidir: “De ki: Yaşayın bakalım. Ama en son varacağınız yer cehennem ‘dir. “(İbrahim, 14/30).

“(Ey kâfirler!) Dünyada az bir müddet yiyin ve eğlenin bakalım. Siz şüphe siz suçlu kimselersiniz.” (Mürselât, 77/46).

Görüldüğü gibi bu üç ayette kâfirlerin dünyadaki ihmalkârlarının sebepleri beyan edilmektedir. Artık onların ahirette hiçbir nasipleri bulanmayacaktır.

Cenab-ı Hak bundan sonra da kâfirlerin azabının kıyamet gününe tehir edilmesinin sebebini zikretmektedir: Allah Tealâ’nın bütün ümmetler hakkındaki sünneti, kanunu aynıdır. Bu da bir kavme bir hüccet (peygamber) göndermeden kendilerine hidayet ve Hak yolu tebliğ etmeden, Levh-i Mahfuzda belirlenen ve takdir edilen ecelleri bitmeden önce hiçbir kavmi helak etmemesi ve helak olma vakti gelen hiçbir kavmin azabını tayin edilen vaktinden sonraya bırakmaması ve müddetleri bitmeden öne almamasıdır: “Her ümmetin (belli) bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman onu ne bir an geri bırakabilirler ne de ileri alabilirler.” (Araf, 7/ 34).

Bu ayetlerden maksat şudur: Allah dileseydi kâfirlere azabı acilen verirdi. Fakat ilâhî hikmet tevbe ederler ümidiyle onlara mühlet verilmesini gerekli kıldı. Çünkü her ümmetin belirli bir eceli vardır. Bu ecelde ne gecikme, ne öne alma olabilir Allah mühlet verir ama ihmal etmez.

Bu ayet -İbni Kesir’in dediği gibi- Mekke halkına ve benzerlerine içinde bulundukları ve bu sebeple helak olmaya müstahak oldukları şirk, inatçılık ve dinsizlikten vazgeçmeleri hususunda bir tenbih ve irşattır.