108

١٠٨

اَمْ تُريدُونَ اَنْ تَسَْلُوا رَسُولَكُمْ كَمَا سُءِلَ مُوسى مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَتَبَدَّلِ الْكُفْرَ بِالْايمَانِ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبيلِ

(108) Em türidune en tes’elu rasuleküm kema süile musa min kabl ve mey yetebeddelil küfra bil imani fe kad dalle sevaes sebil

İstiyor musunuz sorguya çekmek Resullerinizi Musa’nın sorgulandığı gibi daha önce her kim küfrü değiştirirse iman ile muhakkak ki sapmıştır yolun ortasından

(108) Would ye question your Messenger as Moses was questioned of old? But whoever changeth from Faith to Unbelief, hath strayed without doubt from the even way.

1. em : veya, yoksa
2. turîdûne : istiyorsunuz
3. en tes’elû : sorguya çekmek, sual etmek
4. resûle-kum : sizin resûlünüz
5. kemâ : gibi
6. suile : soruldu
7. mûsâ : Musa
8. min kablu : daha önceden, daha önce
9. ve men : ve kim
10. yetebeddeli : değiştirir
11. el kufra : küfür
12. bi el îmâni : îmân ile
13. fe : artık, böylece, bu sebeple
14. kad : olmuştur
15. dalle : saptı
16. sevâe : müsavi, eşit, düzgün, doğru
17. es sebîli : yol

أَمْyoksaتُرِيدُونَ أَنْ تَسْأَلُواsiz de istemeyi mi arzu ediyorsunuz رَسُولَكُمْrasulünüzdenكَمَا سُئِلَistendiği gibiمُوسَىmusa’danمِنْ قَبْلُdaha önceوَمَنْher kim يَتَبَدَّلْdeğişirseالْكُفْرَküfreبِالْإِيمَانِimanıفَقَدْşüphesiz kiضَلَّsapmıştırسَوَاءَdoğruالسَّبِيلِyoldan


SEBEB-İ NÜZUL

Rivayete göre Kureyş müşrikleri: “Ey Muhammed, bizim için Safa tepesini altına çevir ve Mekke arazisini genişlet (ki sana iman edelim).” Demişlerdi de Musa (as)’ın kavminin ona “bize de onların ilâhı gibi bir ilâh yap.” Teklifle­rinde olduğu gibi Hz. Peygamber (sa)’den mucizeler istemelerinin yasaklama sadedinde olmak üzere “Daha önce Musa’dan istendiği gibi Rasûlünüzden (mu­cizeler) talebinde mi bulunmak istiyorsunuz? Her kim küfrü imanla değiştirirse hiç kuşkusuz en kötü yola saparak dalâlete düşmüş olur.” ayeti indi.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette Kureyş müşriklerinden Abdullah ibn Ebî Ka’b ve onunla birlikte bir grubun Hz. Peygamber (sa)’e bu teklifi yaptıkları, yukardaki tekliflere ilâve olarak “Genişletilecek Mekke arazisinde nehirler akıtmasım” dedikleri belirtilmektedir. İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette de yahudilerden Râfi’ ibn Huzeyme (veya Hureymile) ve Vehb ibn Zeyd’in Efen­dimiz (sa)’den gökten, okuyacakları bir kitab getirmesini ve (Mekke vadisinde) nehirler akıtmasını istedikleri ve bu âyetin bunun üzerine nazil olduğu belirtil­mektedir.

Ebu’l-Aliye’den rivayet ediliyor: Birisi Hz. Peygamber (sa)’e: “Ey Allah’ın elçisi, Bizim keffâretlerimiz de İsrail oğullarının keffaretleri gibi olsaydı.” De­mişti. Hz. Peygamber (sa) üç defa: “Ey Allahım, bunu asla istemeyiz.” deyip şöyle devam etti: “Allah’ın size vermiş oldukları elbette İsrail oğullarına verdik­lerinden daha hayırlıdır. Onlardan birisi bir suç işledi miydi hem o suçu, hem de keffâretini kapısında yazılı olarak bulur; o keffâreti yerine getirse dünyada, ye­rine getirmese âhirette rezil olurdu. Allah size İsrail oğullarına verdiklerinden daha hayırlısını vermiştir. Allah Tealâ: “Her kim bir kötülük işler ya da kendine zulmeder de sonra istiğfar ederse Allah’ı Gafur Rahim olarak bulur.” Buyur­muştur. Beş vakit namaz ve Cum’a bir sonraki cum’aya kadar olmak üzere aralarındakine keffaretlerdir. Her kim bir kötülük düşünür de onu işlemezse onun aleyhine kötülük olarak yazılmaz, eğer işlerse bir kötülük olarak yazılır. Kim de bir iyilik yapmayı düşünür de yapamazsa onun lehine bir iyilik yazılır. Hem düşünür hem işlerse o iyilik onun lehine on iyilik olarak yazılır.” buyurdu ve Allah Tealâ bu âyeti indirdi. Bu haberi İbn Cerîr ve İbn Ebî Hatim tahric etmiş­lerdir.

Müfessirler bu rivayetler yanında bu âyetin nüzul sebebinde başka bilgilere de yer vermekteler:

Yahudiler ve müşrikler Hz. Peygamber’den istekte bulunup “Musa’ya Tev­rat’ın verilişi gibi bize gökten bir defada inecek bir kitap getir.” dediler,

Abdullah ibn Ümeyye el-Mahzûmî: “Gökten bana bir mektup getir. İçinde “Alemlerin Rabbından İbn Ebî Ümeyye’ye. Bil ki Ben, Muhammed’i insanlara peygamber olarak gönderdim.” yazılı olsun, dedi,

Suddî’den gelen rivayette “Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmedikçe sa­na iman edecek değiliz.” demişlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Daha önce Musa’dan istendiği gibi Rasûlünüzden (mucizeler) talebindemi bulunmak istiyorsunuz? Her kim küfrü imanla değiştirirse hiç kuşkusuz en kötü yola saparak dalâlete düşmüş olur.” âyetini indirdi.[76] Mucâhid’den gelen rivayette ise Hz. Peygamber (sa)’in: “Ta­mam, istediğinizi getireceğim, ama yine de kâfirlikte ısrar ederseniz İsa’nın Mâidesi ashabının başına gelenlerin sizin de başınıza gelmesini kabul ediyor musunuz?” deyince bu isteklerinden vazgeçtikleri belirtilmektedir.

Öyle anlaşılıyor ki iman etmek için, kendisine mucize geldiğinde gereğini yerine getirmek için değil de Hz. Peygamber (sa)’i âciz bırakmak ve böylece onu insanların gözünden düşürmek İçin bu ve benzeri tekliflerde bulunanlar bu âyetin hükmü altına girmektedirler


AÇIKLAMA

Kur’ân-ı Kerim çeşitli sebeplere, olay ve vakıalara uygun olarak kısım kı­sım indirilmiştir. Bu oldukça başarılı bir eğitim ilkesinin tatbikidir. Bu ilke ce­halet içindeki Arap toplumunu yavaş yavaş ve kademe kademe ıslah etmek için teşri’de tedricilik ve maslahatlara riayettir. Ayrıca bu yöntem geçmişten devralınan gelenek ve göreneklerden adım adım kurtulmayı sağlayan nihâî şer”î hükmü kabule hazırlayıcı bir özellik taşır. Bu şekilde nefisler onu kabul eder ve ağır ağır şer*î gayeye uygun bir şekilde terbiye edilebilirler. Teşri’in he­def olarak aldığı ufuk ve gerçekleştirmeyi amaçladığı uzak noktalar, fertlerin ikna olmasıyla kabul edilir. Ümmetin genel maslahatı gerçekleştiği noktada hüküm olduğu gibi kalır.

Sonradan gelmiş şer”î bir delil ile önce gelmiş bir şer”! hükmün kaldırılma­sı demek olan nesih, ya ayetin lafız ve manasının birlikte neshedilmesi ile, ya ikisinden birisinin neshi ile, veya nassın kalıp o ayetten anlaşılan hükmün so­na ermesi ile olur. Bütün bunlar maslahat ya da ihtiyaca uygun olarak gerçek­leşir. Tıpkı çeşitli zaman, mizaç ve sağlık durumlarının değişikliğine göre kul­landığı ilaçlan ve gıdaları çeşitlendiren doktor gibi. Peygamberler de (Allah’ın salat ve selamları üzerlerine olsun) ümmetin doktorlarıdır. Nefisleri ıslah edenlerdir. Allah onlara hali hazırdaki durumların veya gelecekteki hallerin göz önünde bulundurulması suretiyle sert hükmün değiştirilmesine dair vahiy­ler indirir. Çünkü geçmişte tedavi özelliğine sahip olan bir husus, gelecekte ol­mayabilir. İşte bütün bunlar İslâm’ın kapsayıcı esnekliğinin delilidir.

Nesih, hükmü değiştirmeyi gerektiren yeni bir takım maslahatların orta­ya çıkması ya da sonradan farkedilmesi dolayısıyla değildir. Çünkü nesheden Yüce Allah, geçmişi de, hali hazırdaki durumu da, geleceği de bilir. O şanı yüce Allah Teâlâ, şartlara ve hallere bağlı olarak, karşı karşıya kalınan durumları tedrici bir şekilde tedavi eder. İçkinin dört aşamadan geçerek haram kılınması ile, faizin yasaklanması, ve cihaddaki tedricilik gibi.

Ayet-i kerimenin anlamına gelince: Biz herhangi bir ayetin hükmünü de­ğiştirecek ya da senin hatırlamana imkan olmayacak şekilde o ayeti sana unut­turacak veya o ayetin hükmünü terk etmeyi emredecek ya da erteleyecek olur­sak, mutlaka sana, eğer nesheden daha ağır yükümlülük getiriyorsa sevabının çokluğu ile, eğer nesheden daha hafif ise maslahatı gerçekleştirmekle ondan daha hayırlısını ya da en azından teklif ve sevap bakımından onun gibisini ge­tiririz.

Fahreddin er-Râzî der ki: Yüce Allah’ın şu buyruğunda unutmak, terket-mek anlamındadır: “… O unuttu, biz onda bir kasıt bulmadık.” (Tâhâ: 20/115). Şu ayet-i kerimelerde de bu anlamda kullanılmıştır: “Bugün biz de sizi unutu­ruz. Nitekim siz de bu gününüze kavuşacağınızı unutmuştunuz” (Câsiye: 45/34); “Sana ayetlerimiz geldiğinde sen de onları unuttun (terkettin). Bu gün de sen böylece unutulursun (terkedilirsin)” (Tâhâ: 20/126).

Hükmün neshedilmesi daha kolay ve daha hafif ile değiştirilmek suretiyle olabilir. Kocası vefat etmiş olan kadının iddetinin bir seneden, 4 ay 10 güne de­ğiştirilerek neshedilmesi gibi. Bazen eşit bir hüküm ile değiştirilebilir. Namazda Beytü’l-Makdis’e yönelme hükmünün, Ka’be’ye yönelmekle neshedilmesi gibi. Bazan daha ağır fakat sevabı daha fazla bir hükümle de neshedilebilir. Savaş­mamanın savaşı müslümanlara farz kılmak emri ile neshedilmesi gibi, zina edenlerin evde hapsedilmesi hükmünün sopa cezası ile neshedilmesi, aşure günü orucunun ramazan ayında oruç tutmak ile neshedilmesi. Çünkü hadis-i şerifte sabit olduğu üzere: “Amellerin en faziletlisi daha zor ve ağır olanıdır.” Bazan usûl alimlerin cumhurunun görüşüne göre yerine bir başka hüküm getirerek de­ğil de, teklifin bütünüyle kaldırılması ile daha hayırlı olan gerçekleştirilebilir. Meselâ, kurban etlerinin saklanması yasağının neshedilmesi, Ramazan gecele­rinde hanımlara yaklaşmanın haram kılınmasının neshedilmesi gibi. Sözkonusu bu son nesih Yüce Allah’ın: “Artık onlara yaklaşın” (Bagarah: 2/187) ayeti ile ger­çekleşmiştir. Ayrıca Ramazan gecelerinde uyuduktan sonra imsakin vücubunun neshedilmesi, Resululah (s.a.) hakkında gece namazının neshedilmesi gibi.

Allah her şeye gücü yeten değil midir? O her şeye gücü yetendir. Hüküm­leri neshetmek de O’na zor değildir.

Göklerin ve yerin mülkü (mutlak egemenlik ve tasarrufu) Allah’ın değil midir? O arzıyla, semasıyla kâniatta bulunan her şeyin malikidir. Kendi irade ve meşietine göre tasarrufta bulunur. Uygun gördüğü maslahata göre işleri dü­zenler. O bakımdan dilediği hükümleri neshetme hak ve yetkisine sahiptir.

İşlerinizi Allah’tan başka üstlenecek bir veliniz, size yardımcı olacak, sizi destekleyecek bir yardımcınız yoktur. Bu buyruk, müslümanlara rasullerinin kendilerine emrettiği şeyler gereğince amel etmeleri ve onlara yasakladığı şey­lerden de kaçınmaları doğrultusunda bir öğüttür.

Daha sonra Yüce Allah işi yokuşa sürmek ve inat olsun diye mucizeler göstermesi talebinde bulunan kimselere tehditte bulunarak bu tutumlarından vazgeçmeleri için onları sakındırmaktadır. Her kim maslahata uygun olarak indirilen ayetlere olan güvenini, yitirecek, Peygamber (s.a.)’e karşı inatlaşıp Yahudilerin -Musa (a.s.)’dan kendilerine açıktan açığa Allah’ı göstermelerini-istediği gibi bir istekte bulunursa, böyle bir kimse küfrü imana tercih edip, dosdoğru yolu terketmiş olur. Nitekim Yüce Allah: “Haktan sonra artık dalâletten başka ne kalır? O halde nasıl olur da döndürülüyorsunuz?” (Yûnus: 10/32) diye buyurmaktadır.

Yüce Allah’ın: “Yoksa siz de önceden Musa’dan istendiği gibi peygamberi­nizden istemeye mi kalkışacaksınız?” buyruğunun anlamı” hayır, siz istemeye kalkışmaktasınız.” şeklindedir veya istifham (soru) anlamına da olabilir. O takdirde bu inkârî (böyle bir tutumu reddeden) bir istifham olur. Bu buyruk mü­minleri de kâfirleri de kapsamaktadır. Çünkü o, Allah’ın herkese gönderdiği el­çidir. [89]

Neshin Meydana Gelmesi:

Nesih, Yahudi ve Hristiyanlar dışında şeriat sahibi bütün kavimlerin ic-ması ile aklen caizdir. Ebu Müslim el-İsfahanî dışında Müslümanların icmaı ile de şer”an caiz olmuştur.

Aklî bakımdan caiz oluşunun delili sudun Neshin varlığını kabul etmek imkânsız olan bir sonucu vermez. Caiz oluşunun anlamı da zaten budur. Çün­kü Yüce Allah’ın hükümlerinin meşruluğunda eğer kulların maslahatları göze­tilmeyecek olursa, bu Allah’ın iradesine kalmış bir şeydir. Nesih ise Yüce Allah’ın bir fiilidir; Allah dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. Belli bir zaman­da bir işin yapılmasını emrederken, bir başka zaman da onu yasak kılabilir. Nitekim o Ramazan ayının gündüzlerinde oruç tutmayı emrettiği halde, bay­ram gününde yasaklamıştır.

Yüce Allah’ın koyduğu hükümlerinde zaten kullarının maslahatını gözet­miş olduğu ileri sürülürse şunu belirtelim ki, maslahatlar kişilerin ve zamanın farklılığına göre değişik değişiktir. Zira bu maslahatlar bir kişi veya bir zaman için maslahat olmayabilir. Maslahatlar değiştiğine göre, hükümlerin teşriinde de insanların maslahatlarına riayet edildiğine göre, nesih mümkündür, imkân­sız bir şey değildir, aklen caizdir.

Neshin fiilen vaki olduğunun delileri ise pek çoktur.

Bunlardan birisi, ashabın ve selefin Muhammed (s.a.)’in getirdiği şeriatın daha önceki bütün şeriatları neshedici olduğu hususunda icma’ etmeleridir. Bu nesih akide ve ahlâkî esaslardan başka hususlara dairdir. İç yağlarının ve tırnaklı her hayvanın etinin -zulümleri ve insanlarının mallarını faiz ve başka batıl yollarla yemeleri dolayısıyla-haram kılınması gibi.

Diğer delillerden bazıları da şunlardır: Beytül-Makdis’e yönelme vücubunun yönelme vücubu ile anne- baba ve akrabaya vasiyette bulunma hükmünün mirasa dair başka ayet ile; aşure ayı orucunun ramazan ayı orucu ile, Peygamber (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka verme vücubunun bu vücubun affedilmesi ile neshedildiği üzerinde icma olmuştur.

Hicri 322 yılında vefat eden tefsir alimlerinden Ebu Müslim el- İsfahanî’ye göre şeriatlar arasında -ondan nakledilen meşhur rivayete göre- nesh mutlak olarak caizdir. Ancak o aynı şeriatta neshin vukuunu kabul etmemektedir. Bu­na delil olarak da Yüce Allah’ın Kur”ân-ı Kerim’in niteliği ile ilgili şu buyruğu­nu gösterir: “Önünden de arkasından da ona batıl erişemez. O hakim ve Hamîd olan (Allah) tarafından indirilmiştir” (Fussüet: 41/42). Eğer Kur’ân-ı Kerim’de nesih vaki olursa, ona batıl ulaşmış demektir. Ancak onun bu iddiasına neshin batıl değil, iptal olduğu belirtilerek cevap verilmiştir. Çünkü neshin kendisi doğrudur, haktır. Mesele, sadece neshedilen hükmün artık kendisi ile amel edilmeyen bir hüküm haline gelmesinden ibarettir. Ayet-i kerimede İsfaha-nî’nin görüşüne delil olacak bir taraf yoktur.

Diğer taraftan, hakkında, “neshedilmiştir” denilen her bir ayeti, İsfahanî ya tahsis ile yahut sert hükmün süresinin bitmesi ile veya bazı hallerle kayıt­lamakla ya da şahıslarla ve buna benzer hususlarla te’vil etmektedir. Nitekim iddete dair ayetler ile, savaşa dair ayetler ve buna benzer daha sonra göreceği­miz ayetlerde hep bu yol izlenmiştir. [90]

Neshin Türleri:

Neshin dokuz çeşidi vardır ki, bunların en önemlileri şu üç tanedir:

1- Tilâvetin ve hükmün bir arada neshedilmesi: Hz. İbrahim’in ve Hz. Musa’nın Sahife’leriyle önceki peygamberlerin Sahife’lerinin neshedilmesi, süt emme sayısının ondan beşe indirilerek neshedilmesi gibi. Aişe (r.a.), Müs­lim’in Sahih’inde ve başka kaynaklarda zikredilen rivayette şöyle demekte­dir: “Kur’ân buyrukları arasında: “Bilinen on tane süt emme haram kılar” hükmü vardı. Bunlar, “beş tane süt emme ile” neshedildi. Resulullah (s.a.) ve­fat ettiğinde Kur’ân-ı Kerim’den olarak okunan buyruklar arasındaydı”. Bi­rinci kısım hüküm ve tilâveti ile nesholunan kısımdır, ikinci kısım olan “beş defa süt emme” ise Şafiîlerce hükmü devam eden, ancak tilâveti nesholmuş kısımdır.

2- Hükmün kalması ve tilâvetin nesholması: Hz. Ömer’in şu sözünde böyle bir durum vardır. “İndirilen buyruklar arasında şu da vardı: “yaşlı erkek ile yaşlı kadın zina ettiklerinde kesin olarak onları recmediniz. Allah’tan ve resu­lünden ibretli bir ceza olmak üzere.” Sahih hadiste sabit olduğuna göre bu, okunan bir Kur’ân buyruğu idi. Daha sonra lafzı neshedildi, hükmü olduğu gibi kaldı.

Hanefîler şaz kıraatlerden buna başka bir takım örnekler de eklerler. İbni Mes’ud’un yemin kefareti orucu ile ilgili (Mâide: 5/89) ayetini: “Peşpeşe üç gün oruç” şeklinde (“peşpeşe” kelimesini ilâve ederek), İbn-i Abbas’ın oruç ayetini: “… orucunu açarsa diğer günlerden sayısınca oruç tutar” şeklinde, “oruç açar­sa” ilâvesiyle (Bagarah: 2/184) ayetindeki kıraatiyle Sa’d b. Ebî Vakkas’ın (Nisa: 4/12) miras ayetini: “Anne bir erkek veya kızkardeşi varsa onlardan her birisi için altıda bir vardır.” (“anne bir” kelimesini ilâve ederek) şeklinde okumaları gibi.

3- Tilâvetin neshedilmeksizin sadece hükmün neshedilmesi: Bu da pek çoktur. Anne-baba ve akrabaya vasiyeti emreden ayetin, tam bir yıl süre ile id-det beklemeyi emreden ayetin, zina haddi ile ilgili olarak kadının evde alıko­nulması, erkeklerin ise sözlerle rahatsız ve eziyet edilmelerini emreden ayetin ve Resulullah (s.a.) ile özel konuşmadan önce sadaka vermeyi emreden ayetin neshedilmesi gibi. Kur’ân’ın nassının Kur’ân ile neshi ittifakla caizdir. Mütevatir sünnetin kendisi gibi olan sünnet ile, âhâd haberin de kendisi gibi olan ve mütevatir haber ile neshi ittifakla caiz kabul edilmiştir.

Mütevatirin âhâd rivayetlerle neshi, cumhura göre caizdir. Yani Kur”ân-ı Kerim’in Kur’ân’dan başka sünnet ile ve mütevatirin “mütevatir olmayan” ha­ber ile neshi caiz kabul edilmiştir. Ancak Şafiî böyle bir şeyin vuku bulmadığını belirterek şöyle demektedir: Kur’ân sünnet ile neshedilmediği gibi, sünnet de Kur’ân ile neshedilmez. Buna delil olarak da Yüce Allah’ın: “Ondan daha ha­yırlısını veya onun benzerini getirmedikçe” buyruğunu delil göstermektedir. Bu ayet-i kerime birincisinin yerine geçecek olanı getirenin Yüce Allah olduğunu ve bu getirilen şeyin de Kur’ân olduğunu göstermektedir. Buna göre Kur’ân’ı nesheden Kur’ân’dır, sünnet değildir. Aynı şekilde şanı yüce Allah, yeni getiri­len hükmü neshedilenden daha hayırlı veya onun misli olarak tespit etmekte­dir. Sünnet ise Kitaptan hayırlı da değildir, onun misli de değildir; dolayısıyla sünnet kitabı neshedici olamaz. Diğer taraftan ayet-i kerimenin sonu böyle bir değiştirmeyi yapmanın, eksiksiz kudrete sahip olanın özel kudreti içerisinde olduğunu beyan etmektedir. Bu ise Yüce Allah’tır. O bakımdan nesih, sadece onun tarafından olur ki, bu da Kur’ân iledir; sünnet ile olmaz. Ayrıca bunu Yü­ce Allah’ın: “Biz bir ayeti diğer bir ayetin yerine getirdiğimiz vakit…” (Nahl: 16/101) buyruğu da desteklemektedir. Çünkü Yüce Allah burada değiştirme ve yerine getirmeyi bizzat kendi zatına nispet etmekte ve bunu ayetler arasında olacağını belirtmektedir.

İmam Şafiî’ye sünnetin de Kur”ân-ı Kerim gibi Allah’tan geldiği belirtile­rek cevap verilmiştir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O hevasından bir söz söylemez. O bildirilen bir vahiyden başkası değildir” (Necm: 53/4). Şu kadar var ki, Kur*ân-ı Kerim mu’cizdir ve Kur’ân tilâveti ile ibadet edilir, sün­net ise böyle değildir. Daha hayırlı olmak ve onun misli olmaktan kastedilen ise kulların maslahatı açısından hükümler hakkındadır. Lafız ile ilgili değildir. Buna göre neshedici hüküm, neshedilen hükümden hayırlı olur. Çünkü kulla­rın maslahatlarını gerçekleştirmek özelliğine sahiptir. Sünnet bazan mükellef için daha faydalı olan hükmü getirebilir. Bu ise bu ayet-i kerimenin Kur’ân-ı Kerim’deki hükmün sünnet ile nesholunmayacağını göstermediğine delildir.

Kur’ân-ı Kerim’de yer alan vasiyet ayeti, mütevatir hadis olarak gelen: “Mirasçıya vasiyet yoktur” buyruğu ile yani sünnetle nesholunmuştur.

Yine Şafiî şöyle demektedir: Sünnetin Kur’ân ile neshi caiz değildir. Nes-hedicinin de yine sünnetten olması gerekir. Çünkü şanı yüce Allah: “İnsanlara kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın diye” (Nahl: 16/44) buyruğunda sünneti “beyan (açıklama)” diye nitelendirmiştir. Eğer sünnet Kur’an’ın bir hükmünü neshedecek olursa, beyan olmaktan çıkar. Bu ise caiz değildir. Bu gö­rüşüne şöyle cevap verilmektedir: Burada beyandan kasıt, tebliğdir. İster Kur’ân ile olsun, ister başkası ile farketmez.

Yüce Allah’ın: “Biz ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getirmedikçe hiçbir ayeti neshetmeyiz…” buyruğunda yer alan “ayet” tabiri ile kastedilene gelince:

Muhammed Abduh’un görüşüne göre burada “ayet” ile Kur’ân’m ayeti kastedilmemektedir. Buna göre Yüce Allah, bir önceki peygamberin mucizesini ondan sonra gelen peygambere verdiği mucize ile değiştirmektedir. Bu­na yüce Allah’ın: “Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” buyruğunu delil göstermektedir. Ona, bu ayet-i kerimenin kıblenin değiştirilmesine ve Kâbe’ye yönelmek emri verilerek bir önceki kıblenin neshedilişine bir hazırlık, bir giriş olmak üzere geldiği belirtilerek cevap verilmiştir. O halde bu ayette geçen “ayet”, ayetlerle tespit edilmiş hükümlerin neshi hakkındadır. Mutlak olarak “ayet” kelimesi kullanıldığında, bir emir yahut nehiy veya başka bir hu­susu ihtiva eden sûrenin bir bölümü kastedilir

Advertisements