147

    RevelationCuzPageSurah
    92 5100Nisa(4)

١٤٧

مَا يَفْعَلُ اللّهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَامَنْتُمْ وَكَانَ اللّهُ شَاكِرًا عَليمًا

(147) ma yef’alüllahü bi azabiküm in şekartüm ve amentüm ve kanellahü şakiran alima

Allah size niye azap etsin eğer sizler şükür eder inanırsanız Allah şekürdur yapılanları bilir

(147) What can Allah gain by your punishment, if ye are grateful and ye believe? nay, it is Allah that recogniseth (all good), and knoweth all things.

1. mâ yef’alu : yapmaz, olmaz
2. allâhu : Allah
3. bi azâbi-kum : sizi azaplandırması
4. in : eğer
5. şekertum : siz şükrettiniz
6. ve âmentum : ve îmân ettiniz, âmenû oldunuz
7. ve kâne : ve oldu, idi, …dır
8. allâhu : Allah
9. şâkiran : şükredilen, şükrün karşılığını veren
10. alîmen : en iyi bilen

مَا يَفْعَلُ ne diyeاللَّهُ Allahبِعَذَابِكُمْ size azab etsinإِنْ شَكَرْتُمْ şükrederوَآمَنْتُمْ ve iman edersenizوَكَانَ şüphesiz olandırاللَّهُ Allahشَاكِرًا Şakirعَلِيمًا ve Alîm


AÇIKLAMA

Münafıklar cahillikleri, basitlikleri, bilgilerinin ve akıllarının azlığı, psiko­lojik hastalıkları ve anlayışsızlıkları sebebiyle hileye yönelirler. Hilekâr kimse­nin yaptığı gibi küfrü gizleme ve imanı açığa vurma şeklinde hareket ederler. Nitekim Bakara suresinin başlarında onların bu özellikleri şöyle anlatılmıştı: “Onlar Allah’ı ve iman edenleri aldatmak isterler.” (Bakara, 2/9).

Hiç şüphesiz Allah aldatılamaz. Zira O bütün sırları ve gizlilikleri bilir. Fakat onlar durumlarının insanlar arasında revaç bulduğu gibi, görünüşte kendilerine şeriat hükümleri uygulandığı gibi olacak zannederler. Kıyamet gü­nünde Allah katındaki hükümlerinin de böyle olacağını, durumlarının Allah katında da makbul olacağını zannederler.

Nitekim Cenab-ı Hak onların kıyamet gününde kendilerinin dünyada iken istikamet ve doğru yol üzerinde olduklarına yemin edeceklerini, bu yeminleri­nin kendilerine faydalı olacağına inandıklarını haber vermekte, şöyle buyur­maktadır: “O gün Allah hepsini diriltir. Onlar size yemin ettikleri gibi Allah’ın huzurunda da yemin ederler.” (Mücadile, 58/18); “Allah da onları aldatır (onla­rın hilelerine kendilerine çevirir).” Yani onların hilelerine karşılık onlara ceza verir. Bu birinci lafza uygun olsun diye “aldatma” şeklinde adlandırılmıştır. Meselâ “Onlar hile yapar, Allah da onlara hile yapar (yani hilelerinin karşılığı­nı verir)”. (Enfal, 8/30) ayeti de böyledir. Yahut O, aldatmaya karşılık genellik­le yapılacak şeyi onlara yapar. Yani zahiren kendilerine şeriat ahkâmı uygu­lansın diye bırakır. Dünyada kanlarına ve mallarına dokunulmaz. Ahirette ise onlara aşağı tabaka hazırlanır. Dünyada onları rezillik, perişanlık, sıkıntı, iş­kence ve sürekli korku hiç yalnız bırakmaz.

Cenab-ı Hak münafıkları ahirette insanların huzurunda rezil de edebilir. Sıratta müminlere nur verildiği gibi onlara da nur verilir; sonra nurları söndü­rülür. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“O gün münafık erkek ve kadınlar müminlere: “Bize bakın da nurunuzdan istifade edelim” derler. Onlara: “Arkanıza dönün de nur isteyin” denilir. Mümin­lerle münafıklar arasına kapısı olan bir sur çekilir. Onun içinde rahmet, dış ta­rafında da azap vardır.”

“Münafıklar müminlere “Dünyada biz sizinle beraber değil miydik?” diye çağrıda bulunurlar. Müminler de “Evet, fakat siz kendinizi fitneye kaptırdınız, müminlerin bir belâya uğramasını beklediniz, din hususunda şüpheye düştü­nüz. Allah’ın emri gelinceye kadar boş emeller sizi aldattı. Sizi Allah’a karşı al­datıcı şeytan aldattı” derler.”

“Bugün ne sizden ne de kâfirlerden, kurtulmanız için hiç bir fidye kabul edilmeyecektir. Yeriniz cehennemdir. Sığınacağınız odur. O ne kötü bir yerdir.” (Hadîd, 57/13-15).

İmam Ahmed ve Müslim’in İbni Abbas (r.a.)’tan rivayet ettiği hadiste Efendimiz (s.a.) şöyle buyuruyor: “Kim ismini duyurmak isterse Allah (kıyamet­te kötü bir şekilde) ismini duyurur. Kim gösteriş yaparsa Allah da onu (kıyamet gününde kötü bir şekilde insanlara) gösterir.”

İbni Abbas diyor ki: “Allah’ın onları aldatmakla cezalandırması şu şekilde­dir. Allah kıyamet gününde insanlarla birlikte yürümek üzere onlara nur verir. Sırata ulaştıkları zaman nurları söner, karanlıkta kalırlar. Bunun delili Ce­nab-ı Hakkın şu ayetidir:

“Onların durumu aydınlanmak için ateş yakan kimsenin durumuna ben­zer: Ateş çevresini aydınlatınca Allah onların nurlarını giderdi ve onları karan­lıklar içerisinde bıraktı da görmez oldular.” (Bakara, 2/17).

“Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.” Yani ağır ağır, üşene üşene kalkarlar. Zira onları namaza sevkedecek imanları yoktur. Onların namaz hususunda hiçbir niyetleri yoktur. Namazın manasını da düşünmezler. Bu onların dış görünüşlerinin sıfatıdır.

Cenab-ı Hak daha sonra onların çürük iç durumlarını da anlatarak şöyle buyurdu: “İnsanlara gösteriş yaparlar.” Yani onların ihlâsı yoktur. Allahla hiç­bir irtibatları yoktur. Bilakis onlar sadece suni ve yapmacık bir tavırla hareket ederek insanların kendilerini görmelerini isterler, namazlarında gösteriş ve şöhret amacını güderler. Bunun için umumiyetle yatsı ve sabah namazlarından geri kalırlar.

Nitekim Buharî ve Müslim’den rivayetle, bir hadis-i şerifte Peygam­berimiz (s.a.) şöyle buyurmaktadır: “Münafıklara en ağır gelen namazlar yatsı ve sabah namazlarıdır. İnsanlar bu iki namazdaki ecri bilselerdi sürünerek de olsa bu namazlarına gelirlerdi.”

“Onlar Allah’ı çok az zikrederler.”‘Yani namazlarında haşyetullaha uymaz­lar, ne dediklerini bilmezler. Onlar namazlarından gafil ve habersizdirler. Ger­çekte ise onlar namazı pek az kılarlar. Hiç kimse görmediği zamanlarda ise hiç namaz kılmazlar.

Münafıklar bununla birlikte imanla küfür arasında bocalamakta, tereddüt etmekte ve şaşkınlık geçirmektedirler. Onlar gerçekte ne müminlerle beraber­dirler, ne de gerçekten kâfirlerle beraberdirler. İçleri kâfirlerle beraberdir. On­lardan bir kısmı da şüphe rüzgârına kapılmışlardır. Bazan müminlere bazan da Yahudiler gibi kâfirlere meylederler: Tıpkı Cenab-ı Hakkın Bakara suresi­nin başlarında buyurduğu gibi: “Şimşek onları aydınlattıkça onun ışığında yü­rürler, üzerlerine karanlık çökünce de dikilip kalırlar.” (Bakara, 2/20). Bu iki gruptan birine hakimiyet nasip olursa kendilerinin o gruptan olduğunu iddia ederler.

“Allah kimi doğru yoldan saptırırsa sen artık ona bir yol bulamazsın.” Ya­ni amelleri, tavrı ve ahlâkı sebebiyle Allah kimi hidayet yolundan çevirirse ar­tık onun girebileceği hayır ve doğruluk yolu bulamazsın.

Cenab-ı Hak daha sonra müminleri münafıklar gibi davranmaktan ve kâ­firleri dost edinmekten sakındırdı. Şu mealde buyurdu:

Ey Allah’a ve Rasul’üne iman edenler!.. Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Yani kendileriyle arkadaşlık, dostluk, samimiyet ve sıcak ilişki ku­racağınız, sevgiyle sırlarınıza ortak edeceğiniz, kendilerine müminlerin özel durumlarını açıklayacağınız dost ve yardımcılar edinmeyin.

Nitekim bir başka ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Kim böyle yaparsa Allah’tan (bekleyeceği) hiç­bir şey yoktur. Ancak onlardan sakınmanız hali müstesna, Allah sizi kendisin­den sakındırır.” (Âl-i İmran, 3/28).

“Ey iman edenler!… Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbi­rinin dostudur.” (Maide, 5/51).

Ancak İslâm devletinde zimmilerin umumi vazifelerde görevlendirilmeleri haram değildir. Çünkü bunlar sahabe arsında divanlarda çalışmışlardı. Ebu İshak es-Sabî Abbasî Devletinde vezir idi.

“Allah’a kendi aleyhinize olacak apaçık bir delil mi veriyorsunuz?” Siz kâ­firleri dost edindiğiniz zaman cezayı hak etmekle Allah’a kendi amelleriniz aleyhinde olacak açık bir hüccet mi vermek istiyorsunuz? Yani kâfirlerle dost­luk münafıklığa delildir. Bu ancak bir münafıktan sadır olabilir.

Cenab-ı Hak daha sonra münafıkların meşhur cezasını zikretti: “Şüphesiz münafıklar cehennem ateşinin en a��ağı tabakasındadırlar.” Yani onların yeri ateşin en alt derecesindedir. Ateş de yedi tabakadır: Bunlar sırasıyla cehennem, laz’â, hutame, setr, sekar, cehm, hâviye’dir. Bazan birbirlerinin adlarıyla da anılırlar. Cennet de derece derecedir. Bunlar da birbirlerinin üstündedirler.

Münafığın azabının kâfirin azabından daha şiddetli oluşunun sebebi mü­nafığın küfür bakımından kâfir gibi olması, küfrüne ilâve olarak İslâm ve Müs­lümanlarla alay etmesidir.

Münafıklar kendilerini bu azaptan kurtaracak yahut bu azabı hafifletecek kimseyi asla bulamayacaklardır.

Cenab-ı Hak daha sonra ıslah yolunu zikretti. Islah yolu münafıklıktan tevbe etme kapısının açılmasıdır. Cenab-ı Hak münafıkların tevbesinin sahih bir tevbe olarak kabul edilmesi için “Ancak tevbe edenler, kendilerini düzelten­ler, Allah’a sımsıkı sarılanlar, Allah için dinlerine ihlâsla bağlananlar müstes­na.” ayetinde dört şart zikretti. Bu şartlar şunlardır:

1- Geçmiş fiilden pişman olmak,

2- Nifak kirlerini temizleyen salih amelleri işlemekte gayretli olmak (ken­dini düzeltmek),

3- Allah’a sarılmak yani O’na güvenmek, O’nun kitabına sarılmak, Pey­gamberi Hz. Muhammed Mustafa (a.s.)’nın hidayetiyle hidayete ermek,

4- Allah rızası amacmı taşımak. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Allah’a iman edip O’na sarılanlara gelince, Allah onları kendi tarafından bir rahmet ve lütfa sokacak ve onları doğru yola iletecektir.” (Nisa, 4/175).

Allah için ihlâslı olmak, kulların sadece O’na ibadet etmeleri, O’na halisa­ne bir şekilde yönelmeleri, O’na itaat ederken sadece O’nun rızasını arzu etme­leri, bir zararı ortadan kaldırmak veya bir menfaat elde etmek için O’ndan baş­kasına iltica etmemeleri şeklinde olur. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuş­tur: “Biz ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.” (Fatiha, 1/5).

İşte münafığın tevbesinin kabulünün şartları bunlardır. Kâfire gelince onun tevbesinin kabulünün şartı sadece küfrü terk etmesidir.

Nitekim Cenab-ı Hak buyuruyor ki: “Küfredenlere de ki: Eğer (küfürden) vazgeçerlerse onların geçmiş günahları bağışlanır.” (Enfal, 8/38).

Münafık, küfrünü gizleyip imanını açığa vuran kimsedir. Kâfir ise küfrü­nü açıktan ilân eden kimsedir.

Bu tevbe eden kimseler müminlerle beraberdirler yani müminlerin dostla­rı ve her iki dünyada arkadaşlarıdır, kıyamet günü onların zümresindedirler.

Allah müminlere mikdarı bilinmeyen büyük bir mükâfat verecektir. Onlar bu mükâfatta müminlerle ortak olacaklardır. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle bu­yurmuştur: “Hiçbir nefis yaptıklarına karşılık olarak kendileri için gizli kılınan gözlerinin nuru hurileri bilemez.” (Secde, 32/17).

Cenab-ı Hak daha sonra onlara azap edilmesinin sebebini yani Allah’ın nimetlerini inkâr etmelerin zikretti. İnkâr manasındaki bir istifham ile şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Allah size ne diye azap etsin? O size, öç ve intikam almak se­bebiyle yahut bir zararı engellemek veya bir fayda elde etmek için azap etmi­yor. Zira Allah bütün insanlardan müstağnidir. Bu hususta O’na hiçbir şey caiz değildir. Fakat O aynı zamanda adalet ve hikmet sahibidir. O salih kimse ile salih olmayanı eşit saymaz. Kâfir, münafık ve isyankâr kişi kendisine verdiği nimetlerinden dolayı Allah’a şükretmez. Allah’a hakikî iman hususundaki va­zifelerini yerine getirmezler. Allah’ın nimetlerini hayır yolunda sarf etmezler.

Eğer amellerini düzeltmek, O’na hakkıyla iman etmek suretiyle Allah’a şükretmiş olsalar benzerleri için hazırlanan bol sevaba lâyık olurlar. Allah şakirdir, şükredenlere karşı mükâfat verir, itaat edene sevap verir. Yaratıklarını gayet iyi bilir, O’na hiçbir şey gizli kalmaz

Kim Allah’a iman eder, nimetlerine şükretmek suretiyle vazifesini yerine getirirse Allah bunu gayet iyi bilir. Buna karşılık ona en bol mükâfatı verir.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Hani Rabbiniz ilân etmişti: Siz şükrederseniz size artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim aza­bım şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7).

O, az ameli çok mükâfatla, basit bir şeyi büyük bir ecirle ödüllendiren, son derece ikramsever ve çok çok ihsan edendir. Bir iyiliği on misline hatta daha çok emsaliyle katlar.

Allahım! Bizi şükreden ve sabreden, ihlâslı takva sahibi, dünya ve ahirette kendilerinden razı olduğun müminlerden kıl!

Advertisements