34

٣٤

اِلَّاالَّذينَ تَابُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ فَاعْلَمُوا اَنَّ اللّهَ غَفُورٌ رَحيمٌ

(34) illellezine tabu min kabli en takdiru aleyhim fa’lemu ennellahe ğafurur rahiym

ancak tövbe edenler (hariç) siz onların üzerine takdir olmadan önce bilmiş olun ki şüphesiz Allah bağışlayıcı, merhametlidir

(34) Except for those who repent before they fall into your power: in that case, know that Allah is Oft-Forgiving, Most Merciful.

1. illâ ellezîne tâbû : tövbe edenler hariç
2. min kabli en takdirû : ele geçirmenizden önce
3. aleyhim : onları
4. fa’lemû (fe ı’lemû) : artık biliniz
5. enne Allâhe : Allâh (c.c.)’ın … olduğunu
6. gafûrun : mağfiret eden, günahları sevaba çeviren
7. rahîmun : rahmet eden, rahmet nurunu gönderen

إِلَّا ancak müstesnaالَّذِينَ تَابُوا tevbe edenlerمِنْ قَبْلِ önceأَنْ تَقْدِرُوا gücünüz yetmedenعَلَيْهِمْkendilerineفَاعْلَمُوا bilin kiأَنَّ muhakkakاللَّهَ Allahغَفُورٌ Ğafûrرَحِيمٌ ve Rahîm’dir


AÇIKLAMA

Bu ayet-i kerime yol kesiciler hakkında inmiştir, müşriklerle mürtedler hakkında değil. Ancak bunların hepsi hakkında indiği de söylenmiştir. Şu ka­dar var ki, müşrikler olsun, mürtedler olsun tövbe ettikleri takdirde tövbeleri kabul olunur. Bu tövbeleri ister ele geçirilmelerinden önce ister sonra olsun, farketmez. Yol kesiciler ise ele geçirilmeden önce tövbe ettikleri takdirde üzer­lerinden had düşer, fakat ele geçirilmelerinden sonra tövbe edecek olurlarsa hadleri düşmez.

Buhârî ve Müslim, Enes’ten şunu rivayet etmektedirler: Ukl ve Uraynelilerden bazı kimseler Resulullah (s.a.)’in yanına geldiler. Müslüman olduklarını ifade ettiler. Medine havası kendilerine ağır geldi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.) onlara bir kaç deve ve bir çoban verilmesini emretti. Böylece çöle çıkmala­rını ve develerin sütlerini içmelerini emretti. Bunun üzerine onlar da Medi­ne’nin dışına çıktılar. (Medine yakınlarında) el-Harre diye bilinen yere yakın bir yere kadar gittiler. İslâm’dan sonra kâfir oldular, çobanı öldürdüler bir ri­vayete göre ise ona müsle yaptılar (azalarını kestiler) beraberlerindeki devele­ri de alıp gittiler. Buna dair haber Resulullah (s.a.)’a ulaşınca o da arkaların­dan onları yakalayacak kimseler gönderdi. Bunlar getirildi, Hz. Peygamberin emri üzere gözlerine kızdırılmış çivilerle mil çekildi, el ve ayakları çaprazlama kesildi, ölünceye kadar da bırakıldılar. Bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.

Bir görüşe göre de bu ayet-i kerime, Eslem’li Hilâl b. Uveymir’in kavmi hakkında nazil olmuştur. Hilâl ile Resulullah (s.a.) arasında peygambere yar­dımcı olmamak fakat ona karşı da kimseye yardım etmemek üzere bir antlaş­ma vardı. Eğer Müslümanlardan bir kimse onun yanına gidecek yahut da Pey­gamber (s.a.)’in yanına gitmek isteyecek bir kimse yanından geçerse ona kötü herhangi bir maksatla ilişmeyecekti. Kinâne oğullarından İslama girmek iste­yen bir topluluk, Hilâl oğullarından bir grup kimsenin yanından geçtiler. Hilâl orada bulunmuyordu. Hilâl’in kavmine mensup kimseler Kinânelilerin yolları­nı kestiler, onlardan bazılarını öldürdüler, mallarını aldılar.

Yine denildiğine göre bu ayet-i kerimeler kendileriyle Resulullah (s.a.) arasında antlaşma bulunan Kitap Ehli’nden bir topluluk hakkında nazil ol­muştur. Bu topluluk antlaşmalarını bozdular, Müslümanların yollarını kestiler.

Bununla birlikte nüzul sebebinin birden çok olmasına mani yoktur. Çünkü bu ayet-i kerime muharebe vasfına sahip olan herkesi kapsamına alır; ister kâ­fir olsun, ister Müslüman. Ayet kâfirler hakkında nazil olmuş olsa dahi, asıl muteber olan sebebin hususîliği değil, lafzın umumîliğidir.

Bu ayet (33. ayet), muharebe ayetidir. Muharebe ise küfür, yol kesicilik, yolda korku salmak ve yeryüzünde fesat çıkartmak cürümlerini kapsayan, zıt çıkmak, ve muhalefet etmek demektir. Böyle bir suç bütün toplumun güvenliği­ni etkilediği, yapısını sarstığı, güvenlik içerisinde yaşayan insanlar arasında korku, huzursuzluk ve kaosu yaygınlaştırdığı için, Yüce Allah muhariplerin ce­zasını oldukça ağırlaşmıştır. Muharip denilen kimseler güçleri, kendilerini ko­ruyabilecek imkânları ve silâhları bulunan kimselerdir. Bunlar yoldan geçen Müslüman ve zimmet ehline hücum ederek canlara, mallara ve ırzlara saldırır­lar.

Bunların cezaları ise onların cinayetlerine uygun bir şekilde ayet-i keri­medeki tertip ve suçlarına göre cezaların tevzii şeklindedir. Buna göre “yahut, veya” çeşitlilik içindir. Öldüren ve mal alan öldürülür ve asılır, yalnızca mal alanın el ve ayakları çaprazlama kesilir, yolda korku salıp da öldürmeyen ve mal almayan ise sürgün edilir. İlim adamlarının ve mezhep imamlarının ço­ğunluğunun görüşü budur.

Mâlikîler şöyle der: Ayet-i kerime “yahut, veya” edatının gereği olarak, bu cezalar arasında muhayyer olunduğuna delâlet etmektedir. Buna göre imam göreceği maslahata uygun olarak bu cezalardan herhangi birisini uygulanmak­ta muhayyer bırakılır. İsterse muharipler herhangi bir mal almamış ve kimseyi öldürmemiş olsunlar. Yani imam, muharipler hakkında hüküm vermekte mu­hayyerdir. Onlar hakkında öldürmekle, asmakla, el ve ayaklarını çaprazlama kesmekle veya sürmekle hüküm verebilir. Ayet-i kerimenin zahirî anlamı ile amel ederek bunu yapabilir.

İmâm Ebû Hanîfe ise, muhayyerliği münhasıran özel bir muharip hakkın­da kabul etmiştir. Bu da yalnızca başkasını öldürmüş ve mal almış kimsedir. İşte imam böyle birisine karşı bu dört cezadan birisini seçmekte muhayyerdir. Böylesinin dilediği takdirde el ve ayaklarını çaprazlama keser ve öldürür; dile­diği takdirde el ve ayaklarını çaprazlama keser ve asar; dilerse de yalnızca asar ve öldürür. Ancak böyle bir durumda yalnızca çaprazlama el ve ayaklarını kesmekle yetinemez. Buna öldürme yahut asmayı da eklemesi kaçınılmazdır. Çünkü böylesinin işlediği cinayet, öldürmek ve mal almak suçudur. İmam Ebû Yûsuf ile Muhammed ise böyle bir durumda uygulamanın şöyle olacağını söy­lerler: Böyle bir kimse asılır, öldürülür, fakat el ve ayakları çaprazlama kesil­mez. Ebû Hanîfe iki arkadaşı ile birlikte muhariplerin (yol kesicilerin) sadece öldürme suçunu işlemiş olmaları halinde öldürüleceklerini ittifakla kabul eder. Eğer yalnızca mal almış iseler, sadece el ve ayakları çaprazlama kesilir. Şayet yolda korku salmış iseler, o zaman sürgüne gönderilirler.

Mâlikîlerin delili: “Yahut, veya  ev” kelimesi yemin kefaretinde, ihramlı olanın avlanma cezası kefaretinde olduğu gibi muhayyerlik için kullanılır. O bakımdan bu edatın gerçek manası ne ise ona göre uygulama yapılır. Ona mu­halif delil ortaya atılmadıkça bu böyledir. Burada da böyle bir delil yoktur; o halde geriye muhayyerlik kalmaktadır.

Cumhurun deliline gelince:

1- Akıl, cinayetin büyük ya da küçük olmasına göre, cezanın da ona uygun olmasını gerektirir. Buna delil de ümmetin, yol kesicilerin mal alıp öldürmeleri halinde sadece sürgüne gönderilmelerinin yeterli olmayacağını icma ile kabul etmiş olmalarıdır.

2- Eğer vücubunun sebebi yemin kefareti ve ihramlının avlanma cezası kefaretinde olduğu gibi tek bir sebep ise, muhayyerlikle amel olunur; fakat se­bep farklı olursa muhayyerliğin zahiri gereğince amel olunmaz. O takdirde maksat, her bir işin bizzat kendisi için öngörülen hükmü beyan etmek demektir.

Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibidir: “Dedi ki: Ey Zulkarneyn! Ya onları azaplandırırsın ya da onlar hakkında iyilikle muamele eder­sin. ” (Kehf, 18/86). Yani ya inkâr edip zalimlik edeni azaplandırırsın yahut da iman edip salih amelde bulunana iyi davranırsın; yoksa burada maksat onun muhayyer bırakılması değildir. Çünkü sebebin farklı olması her bir tür için de hükmün farklı olmasını gerektirmektedir.

Ebû Hanîfe’nin deliline gelince: Ayet-i kerimenin mutlak muharip hakkın­da muhayyerliğin ifade ettiği zahirî anlamıyla anlaşılmasına imkân yoktur. O bakımdan ayetin ya hükümlerin tertibine göre ele alınıp yorumlanması ve her bir hüküm hakkında suça uygun düşecek bir kelimenin hazfedildiğinin kabul edilmesi gerekir ki, bu takdirde muhayyerlik bildiren harfin anlamı tahyir de­ğil lağiv olur (yani onun manasına itibar edilmez) yahut da üç ceza arasında zahiren muhayyerlik manasının gereği ile amel edilir. Bu da mutlak muharip hakkında değil de, özel bir muharip türü hakkında söz konusu olur. Özel mu­harip türü ise başkasını öldürmüş ve mal almış kişidir. Bu daha uygun ve kas­tedilmiş olma ihtimali daha yüksektir. Çünkü böyle bir uygulamayı öngörmek suretiyle hem muhayyerlik bildiren harfin hakikati gereğince amel edilmiş olur, hem de makul olana göre davranılmış olur.

Muhariplerin giriştikleri işe Allah’a ve rasulüne karşı muharebe adının veriliş sebebi, bunun ne kadar dehşetli ve ne kadar çirkin bir iş olduğunu an­latmak, böyle bir suçun Allah’ın, rasulüne indirmiş olduğu hak ve adalete karşı ne kadar büyük bir suç olduğunu açıklamaktır. Nitekim Yüce Allah faiz yiyen­ler hakkında da: “Allah’tan ve rasulünden size savaş açıldığını bilin.” (Bakara, 2/279) buyurmaktadır. Burada Allah’a ve rasulüne karşı gerçek anlamıyla sa­vaş söz konusu değildir. Çünkü Yüce Allah herhangi bir cihet ve herhangi bir yerde olmaktan münezzehtir. Savaşmak ise savaşanlardan her birinin yönü­nün ötekinin karşısında olmasını gerektirmektedir. Buradaki ifade Allah’a mu­halefet etmek ve Allah’ı gazaplandırmaktan mecazdır. Yahut da bunun anlamı, Allah dostlarına ve peygamberine karşı savaşanlar, demektir. O takdirde bu Yüce Allah’ın şu buyruğunu andırmış olur: “Muhakkak Allah’a ve rasulüne ezi­yet edenler…” (Ahzâb, 33/57)

Muhariplerde (yol kesicilerde) üç şart aranır:

1- Hırsızlardan farklı olup gidip gelene silâhla yahut silâh dışında sopa, taş, tahta ve benzeri şeylerle saldırmaları; bunun için güçlerinin, kendilerini koruyabilecek araçlarının ve gereçlerinin bulunması. İster toplu olsunlar ister bir kişi olsunlar; ister Müslümandan ister zimmîden mal almış olsunlar, farketmez.

2- Yol kesmenin dar-ı İslâmda olması. Ebû Hanife’nin görüşüne göre ise yerleşik bulunulan şehrin dışında sınır aralarında yahut da sahrada olması ge­rekir. Çünkü şehir içinde kendisine saldırılan bir kimsenin başkalarından yar­dım alma imkânı vardır. Cumhur ise bunun şehir içinde veya dışında olması arasında fark gözetmezler. Zira onlara göre şehir içinde olsun, dışında olsun muharebe suçunun işlenmesi mümkündür. Vakıa da bu görüşün doğruluğunu ispatlamış bulunmaktadır. Çünkü bu gibi suç çeteleri herkesin gidip geldiği yerlerde ve mahalleler arasında gece yarısından sonra insanlara saldırabil­mektedir.

3- Açıktan açığa mal almaları. Eğer bu malı gizlice alacak olurlarsa, bun­lara hırsız denir ve hırsızlık cezası uygulanır. Bu ceza ise yalnızca el kesmek­ten ibarettir. Şayet bir kişiyi alıp kaçırırlarsa bunlar talancıdırlar. Onlar için el kesme cezası yoktur. Eğer bir kafileden bir şeyi zorla alır veya gasbedecek olur­larsa onlara ne hırsızlık, ne de hirabe cezası uygulanır.

Yeryüzünde fesada koşmak, silâh taşımak ve insanları tedirgin etmek su­retiyle yolda korku salmaktır. Bunun yanında öldürme ve mal alma ister olsun, ister olmasın, farketmez.

Muhariplerin (yol kesicilerin) cezalarına gelince: Ayet-i kerimede bu ceza dünyevî ve uhrevî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır.

Dünyevî cezalar dört tanedir:

1- Şayet yalnızca insan öldürmüş iseler asılmaksızın ve had cezası olmak üzere öldürülmeleri. Velilerin (yani maktulün yakın akrabalarının) affetmesi ile bu öldürme cezası sakıt olmaz. Ayet-i kerimede öldürülmeyi ifade etmek için “tefîl” kipinin kullanılması, buradaki öldürmede sakıt olmayacak şekilde kesin olması nazar-ı itibara alınarak, bunun fazla bir özelliğinin olduğunun anlatıl­ması içindir. Bu ceza, veliler affedecek olsa dahi sakıt olmaz. O bakımdan yöne­ticinin bu cezayı mutlaka muhariplere vermesi gerekmektedir. Bunu kendisi de affedemez yahut ıskat edemez. Müslümanların da muhariplerle savaşmak ve onların Müslümanlara eziyet vermelerini önlemek için ona yardımcı olmaları görevleridir.

2- Asmakla beraber öldürmek: Bu ceza öldürüp mal almaları halinde veri­lir.

3- Çaprazlama el ve ayakların kesilmesi. Sadece mal almış olmaları halin­de sağ el ile birlikte sol ayağın kesilmesi cezasıdır.

4- Sadece yolda korku uyandırmış olup kimseyi öldürmemiş ve mal da al­mamış iseler sürgün edilmeleri.

Asmak (çarmıha germek), yere dikilen bir tahta kazık üzerinde olur. Kişi bütünüyle bu kazığa bağlanır. Ayakları enlice bir tahta üzerine alt taraftan ko­nulduktan sonra elleri de üst taraftan bir diğer enli tahta üzerinde bağlanır. Hanefî mezhebindeki daha sahih, Mâlikîlerce de tercih edilen görüşe göre bu, hayatta iken üç gün süreyle yapılır; ondan sonra bir harbe ile vurularak öldü­rülür. Çünkü bu şekilde asma, cezanın ağırlaştırılması için meşru kılınmıştır. Hayatta olmayan kimse ise cezalandırılamaz. Ölmüş bir kimse hiç bir zaman ceza ehliyetine sahip kişi değildir. Onun bu şekilde asılması ise, yasaklanmış bulunan müsle kabilinden değildir; çünkü müsle, organların kesilmesidir. Şafi-îlerle Hanbelîler ise şöyle der: Asma öldürmeden sonra söz konusudur. Çünkü Yüce Allah lafız olarak öldürmeyi asmadan önce zikretmektedir. Hayatta iken asılması ise ona bir azap (işkence)tır ve ona bir müsle uygulamaktır. Peygam­ber (s.a.) ise hem müsleyi yasaklamıştır, hem de canlıya işkence edilmesini. Kütüb-i Süte sahipleri ile Ahmed b. Hanbel’in Şeddâd b.Evs’den rivayetlerine göre, Resulullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Öldürdüğünüz zaman güzelce öldürünüz, boğazladığınız zaman da güzelce boğazlayınız.” Öldürülmesinden sonra asılmasından maksat başkasının ibret almasını sağlamaktır.

Sürgüne gelince: Hanefîlere göre bunun anlamı hapsetmektir. Çünkü hap­setmek âdeten insanların hürriyyet ve huzur içerisinde hayatları sürdürdükle­ri yeryüzünden onu sürmektir. Yabancı bir yere göndermek ise, bir başka bel­deye zarar vermektir; hatta küfre maruz bırakmaktır, dâr-ı harbe kaçma imkâ­nını ona hazırlamaktır.

Mâlikîlerin görüşüne göre ise sürgün, onun bulunduğu şehirden namazın kasredileceği (kısaltılacağı) bir uzaklık kadar (89 km) bir başka şehre gönder­mektir. Orada da tövbe ettiği açıkça anlaşılıncaya kadar hapsedilir. Buna göre cumhurun görüşüne göre sürgün, hapsetmek anlamında olur.

Hanbelîler ise sürgünün, bunların yerlerinde rahat bırakılmayıp tedirgin edilmeleri anlamına geldiği görüşündedirler. Onlar herhangi bir yerde barın­mak üzere bırakılmazlar. Böylelikle el-Hasen ve ez-Zührî’den gelen bir rivayete göre amel edilmiş olur.

Muhariplerin uhrevî cezalarına gelince: Bu Yüce Allah’ın: “Bu onlara dün­yadaki rüsvalıktır, onlara ahirette de büyük bir azap vardır.” buyruğunda zik­redilmektedir. Yani sözü edilen bu ceza, dünyada onlar için bir zilet ve bir rezil­liktir. Çünkü muharebe gerçekten çirkin ve topluma zararlı bir suçtur. Böyle­likle bu ceza başkalarına bir ibret teşkil etsin. Ahirette de onlar için toplumun esaslarını sarsan ve ticaretin işlemez hale getirilmesi sonucunu veren büyük bir suç işlediklerinden dolayı, oldukça büyük bir ceza vardır.

Daha sonra Yüce Allah tövbe edenleri istisna ederek şöyle buyurmaktadır: “Yalnız ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnadır.” Yani her kim yönetimin eline geçmeden yahut yönetici onu yakalama imkânını bulmadan önce tövbe edecek olursa, ceza ondan düşer. Şu kadar var ki, tövbesinin yüce Allah için halis ve samimi olması gerekir. Yoksa cezadan kaçmak için bir hile ve bir çare olarak görülmemelidir. Çünkü hedef gerçekleşmiştir. O da fesat çı­kartmayı terketmek, Allah ve rasulünün dostlarına karşı savaşmayı (muhare­beyi) bırakmaktır. Buna delil de Yüce Allah’ın şu buyruğudur: “Biliniz ki, Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.” Yani muhakkak Allah günahlarını bağışlar ve onların üzerinden cezayı düşürmek suretiyle onlara karşı merhametlidir. Zira böyle bir durumda (tövbe halinde) itham edilmeleri söz konusu değildir ve tövbe fayda verir.

Böyle bir tövbe ise yalnızca Yüce Allah’ın haklarından olan hakları iskat eder (kaldırır) ki, bu da haddir. Kul hakkı olan kısas ve malların tazmini ise ol­duğu gibi kalır. Velilerin ise, katilden kısas isteme hakları, alman malın geri verilmesini isteme hakları vardır. Öldürülmüş kimsenin velisi kısas, diyet ve affetmekten birisini seçmekte muhayyerdir. Tövbe ise ancak zorla alınan mal­ların sahiplerine verilmesi ile sahih olur. Hakim (yönetici) eğer malî bir haktan onu muaf tutacak olur ise, o takdirde Beytülmalden (İslâm devlet hazinesin­den) bunun tazminatının ödenmesi icabeder. Ele geçirildikten sonra tövbe edene gelince; ayetin zahirine göre tövbenin ona faydası olmaz ve ona had uygula­nır. Çünkü böyle bir kimse tövbesinde yalancı olmak ithamı altındadır.

İçki içenler, zina edenler ve hırsızlara gelince: Bunlar tövbe edip hallerini düzeltir ve gerçekten bu tövbeli halleri artık onların bilinen durumları olursa, bundan sonra da cezalandırılmak üzere imama götürülecek olurlarsa, imamın onlara had uygulamaması gerekir. Eğer imama cezalandırılmak üzere götürül­düklerinde; biz tövbe ettik, diyecek olurlarsa o zaman cezasız terkedilmezler. Çünkü böyle bir durumda tıpkı yenik düşürülmüş muharipler gibidirler.

Advertisements