98

٩٨

اِنَّمَا اِلهُكُمُ اللّهُ الَّذى لَا اِلهَ اِلَّا هُوَ وَسِعَ كُلَّ شَىْءٍ عِلْمًا

(98) innema ilahükümüllahül lezi la ilahe illa hu vesia külle şey’in ilma
sizin ilahınız ancak Allah’tır ondan başka ilah yoktur ilmi her şeyi kuşatmıştır

(98) But the God of you all is Allah: there is no god but He: all things He comprehends in His knowledge.

1. innemâ : sadece, yalnız
2. ilâhu-kum : sizin ilâhınız
3. allâhu ellezî : Allah ki o
4. lâ ilâhe : ilâh yoktur
5. illâ : den başka
6. huve : o
7. vesia : geniştir, içine alır, kaplamıştır
8. kulle şey’in : herşey
9. ilmen : ilim olarak


AÇIKLAMA

Yüce Allah Harun (a.s.)un kavmini buzağıya ibadetten alıkoymasını onla­rın bu işten sakındırmasını, onlara, bunun bir fitne olduğunu haber vermesini bildirerek şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun daha önce Harun onlara şöyle demişti: Ey kavmim! Siz bunun­la ancak imtihan olundunuz. Rabbiniz ise şüphesiz Rahman olandır. O halde bana uyun ve emrime itaat edin”. Harun (a.s.), buzağıya tapan kavmine Hz. Musa Tur dağından dönmeden önce şöyle demişti: Buzağı heykeline tapma fitnesiyle sizlerin imanınızı dininizi korumakta sabrınız denendi ve siz doğru yol­dan saptınız. Böylelikle imanı sağlam olanla olmayan birbirinden ayrılmış ol­du. Sizi ve herşeyi yaratıp gereği gibi takdir eden Rabbiniz Allah’tır, buzağı de­ğildir. O halde Allah’a ibadet hususunda bana tabi olunuz. Size buzağıya iba­det emrini veren Sâmirî’ye tabi olmayınız. Onun değil, benim emrime itaat edi­niz. Size yasakladığım şeyleri terk ediniz.

Dikkat edilecek olursa Harun (a.s.) en güzel şekilde onlara öğüt vermiştir. Çünkü önce: “Siz bununla ancak imtihan olundunuz.” sözleri ile onları batıl­dan alıkoymak istemiş, daha sonra da ikinci olarak: “Rabbiniz ise şüphesiz Rahman olandır.” sözleri ile Allah’ı tanımaya davet etmiş, “O halde bana uyun” sözleri ile de onları peygamberliği kabul edip tanımaya çağırmış ve nihayet “ve emrime itaat edin” sözleri ile de şer’î hükümlere uymaya çağırmıştır.

Onun: “Rabbiniz ise o Rahman olandır.” sözleri, Allah’ın rububiyetini, Fi­ravun ve askerlerinden kendilerini kurtaran kudretini onlara bir hatırlatma­dır. Tevbe ettikleri takdirde Allah’ın tevbelerini kabul edeceği bir defa daha tekrar edilmektedir, çünkü Allah Rahman ve Rahimdir. Firavun’un türlü afet ve musibetlerinden, azabından onları kurtarmış olması da Allah’ın rahmetindendir.

Fakat onlar verilen öğüt ve nasihatlere başkalarını taklit etmek ve inkâr ile karşılık vererek şöyle dediler:

“Onlar: Musa bize dönünceye değin biz buzağıya ibadete mutlaka devam edeceğiz.” Biz senin ileri sürdüğün delilleri kabul etmiyoruz, fakat biz Mu­sa’nın sözünü kabul ederiz; o bakımdan Musa burada bulunmadığı sürece bu­zağıya ibadetten vazgeçmeyiz, dediler. Bu inatları yüzünden neredeyse Hz. Ha­run’u öldüreceklerdi. Onların maksatları işi sonraya ertelemekten ibaretti.

“Dedi ki: Ey Harun! Onların sapıklığa düştüklerini gördüğünde seni bana uymaktan alıkoyan ne oldu? Yoksa benim emrime karşı mı geldin?” Mîkatta Rabbi ile konuştuktan sonra kavminin yanına döndüğünde şöyle demişti: Tur dağına kadar arkamdan gelip geriye kalan müminlerle birlikte bana katılmana ve böylelikle bu iş ortaya ilk çıktığı anda bana haber vermene mani olan neydi? Çünkü Hz. Harun’un onlardan ayrılması onları azarlama manası taşır, yaptık­ları işi reddettiğini gösterirdi.

“Yoksa sen benim emrime mi karşı geldin?” Allah için ayağa kalkma ve onun dinine muhalefet edenlerle ilişkiyi kesme emrime nasıl muhalefet ettin de şu buzağı heykelini ilâh edinenler arasında ikamete devam ettin? Ben sana: “Kavmimin arasında benim yerime geç, ıslah et ve fesatçıların yoluna uyma.” (A’raf, 7/142) diye tenbih etmemiş miydim?

Hz.Harun, bu hususta Hz. Musa’dan geri kalmak ve meydana gelen olay­ları ona haber verememekten özür beyan edip onun şefkat ve merhametini ha­rekete geçirmek kastı ile dedi ki: “Ey anamın oğlu! Sakalımdan başımdan, ya­kalama!” Harun, Hz. Musa’ya: Ey anamın oğlu, diyerek şefkat ve merhametin sembolü olan annesini hatırlatıp onun kalbini yumuşatmak istedi. Beni ceza­landırmak üzere saçımdan ve sakalımdan asılma! Çünkü bu konuda benim mazeretim vardır: “Sen bana: İsrailoğulları arasında tefrika çıkardın ve benim sözümü gözetmedin, diyeceksin diye korktum, dedi”. Ben aralarından çıkıp on­ları terk edecek olsaydım, beni öldürmelerinden ve ayrılığa düşmelerinden; se­nin de: Sen onların birliğini parçaladın, demenden korkmuştum. Hz. Harun aralarından ayrılmış olsaydı, onlardan bir topluluk onun arkasından giderek diğer bir topluluk ise Sâmirî ile buzağının yanında kalacaktı. Belki de bu ara­larında bir çarpışmaya kadar giderdi. İşte o vakit sen: “Neden sana onlara dair yaptığım tavsiyeye uymadın ve gereği gibi buna dikkat etmedin” derdin. Bu ise az önce işaret ettiğimiz: “Kavmimin arasında yerime geç ve ıslah et” sözüdür. Seni yerime vekil tayin ettiğim halde sana verdiğim emirlere riayet etmedin, diyeceğinden çekindim. Bir diğer ayet-i kerimede de belirtildiğine göre Hz. Harun şöyle bir özür beyan etmişti: “Bu kavim beni cidden zayıf buldular, neredeyse beni öldüreceklerdi bile.” (A’râf, 7/150).

Daha sonra Musa fitnenin sebebi olan Sâmirî’ye şöyle hitap etti:

“Ya senin bu halin de nedir, ey Sâmirî?!” Musa Sâmirî’ye senin bu halin ne, seni bu yaptığına sevkeden ne? diye sordu. Bu soruyla onun cevabından ve itirafından yaptığı işinin ve söylediği sözlerin batıl olduğuna dair insanlara karşı bir delil edinmek istiyordu.

“Dedi ki, onların göremediklerini ben gördüm. Bunun için elçinin bastığı yerden bir avuç almıştım ki, onu bıraktım.” Bir görüşe göre: Firavun’u helak et­mek üzere at sırtında geldiğinde ben Cebrail’i gördüm, onun atının izinden bir avuç aldım. -Bu iz bir cansıza isabet etti mi canlanıverirdi- İşte ben aldığım bu bir avuç toprağı buzağı suretinde dökülmüş altın heykelin ağzına koydum. Pu­ta tapan Mısırlıların tanrıları gibi kendilerine de bir tanrı yapmamı istedikleri­ni görünce, ben de onlara bir tanrı heykeli yaptım.

Mücâhid şöyle der: Sâmirî elinde bulunanı, İsrailoğulları’nın süs eşyaları üzerine bıraktı ve bu eşyalar böğürtüsü olan -bu da buzağının içinden geçen hafif rüzgâr sesi idi- bir buzağı heykeli halinde döküldü.

“Nefsim de bana böylesini güzel gösterdi.” Nefsim bana kötülüğü hoş gös­terdiği gibi, aynı şekilde sadece arzularımın etkisi ile bu fiilimi bana güzel gös­terdi. Nefsim bu konuda bana telkinde bulundu. Yoksa ben bunu ilâhî bir il­ham ya da naklî yahut aklî bir delile dayanarak yapmış değilim.

Hz. Musa ona dünya ve ahiretteki cezasını şu sözleriyle haber verdi: “Dedi ki: Haydi git. Çünkü sen hayatta oldukça: bana dokunmayın, diyeceksin. Senin için bir vade vardır ki, onda sana muhalefet edilmez”. Musa, Sâmirî’ye dünya­daki cezasının aralarından çekip gitmesi, hayatta olduğu sürece: “Bana kimse dokunmasın.” demesi ve kimsenin de ona dokunmaması olduğunu söyledi. Hz. Musa İsrailoğulları’na da onunla birlikte olmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamalarını emretmişti. Bu toplumdan dışlama ve bir tür sür­gün cezası idi.

Senin ahiretteki cezana gelince: Şüphesiz azap göreceğin belli bir süre ta­yin edilmiştir. Allah bu süreyi değiştirmez; aksine bunu kıyamet gününde ger­çekleştirecektir. Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Onda hiç bir şüphe yoktur. O günden kurtuluş mümkün değildir.

Senin ilâh diye kabul ettiğin şeyin akibeti ise Yüce Allah’ın şu buyruğun­da belirttiği gibi olacaktır: “Bir de şu taptığın tanrına bak! Biz onu elbette ya­kacak, sonra denizde savurup darmadağın edeceğiz.” Tapındığın şu tanrına, ya­ni şu buzağıya bir bak! Andolsun biz onu ateşte iyice yakacak, sonra da rüzgar alıp götürsün diye denizde savuracağız. Katâde şöyle der: Hz. Musa buzağıyı ateşte yaktı, sonra da külünü denize bıraktı. İşte bu Ulu’l-azm peygamberler­den birisi olan Hz. Musa’nın oldukça kararlı bir tutumudur. Çünkü Sâmirî ile ona tabi olanların iddiasına göre mabud kabul edilen böyle bir varlığın her tür­lü izinin kökten yok edilmesi gerekir. Allah’ın tevhid edilmesini, yalnızca O’na ortak koşmaksızın ibadetin devamı için böyle yapmak gereklidir. Bundan dola­yıdır ki, hemen arkasından şu sözlerin söylendiğini görüyoruz:

“Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. İlmi her şeyi kuşatmıştır.” Hz. Musa şöyle dedi: Sâmirî’nin kendisi vasıtasıyla sizleri fit­neye düşürdüğü bu buzağı hiç bir zaman tanrı olamaz. Sizin tanrınız kendisin­den başka ilâh olmayan Allah’tır. İbadete lâyık olan ancak Odur; Ondan baş­kasına ibadet etmemek gerekir. Her şeye O’na muhtaçtır, O’nun kuludur. O’nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır, her şeyi sayısı ile bilmektedir. Yerde olsun gökte olsun zerre kadar birşey O’na gizli kalmaz. Bir yaprak dahi onun bilgisi dışında düşmez. Yerin karanlıklarında tek bir tohum O’nun bilgisi dışında değildir. Yaş ve kuru ne varsa mutlaka apaçık bir Kitap’ta yazılıdır. Yerde yürü­yen ne kadar canlı varsa, hepsinin rızkı Allah’a aittir. Onun nerede karar kıldı­ğını, nerede emanet olarak kaldığını bilir.

İşte bu şekilde Hz. Musa’nın kıssası: “Ben, muhakkak ben, Allah’ım. Ben­den başka ilâh yoktur, öyleyse bana ibadet et…” (13. ayet) ile katıksız bir tevhid ile başladığı gibi yine aynı şekilde: “Sizin ilâhınız kendisinden başka ilâh ol­mayan Allah’tır.” buyruklarıyla her bir peygamberin mesajında olduğu gibi yine katıksız bir tevhid ile sona ermektedir.

Advertisements