18

١٨

لَقَدْ رَاى مِنْ ايَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرى

(18) lekad raa min ayati rabbihil kubra
Yemin olsun, bazılarını gördü Rabbinin en büyük ayetlerinden

(18) For truly did he see, of the Signs of his Lord, the Greatest!

1. lekad : andolsun
2. reâ : gördü
3. min âyâti : âyetlerinden
4. rabbi-hi : Rabbinin
5. el kubrâ : büyük


AÇIKLAMA

“Battığı zaman yıldıza andolsun. Arkadaşınız sapmadı. Batıla da inanmadı.” Burada Allah yıldızların batmak üzere gruba doğru yöneldiği zamanki haline yemin etti. Çünkü yönler ancak yıldızın ufka doğru meylet­mesi ile anlaşılır.

Muhammed hak ve hidayet yolundan asla dönmemiş ve batılı dile ge­tirerek de asla ona inanmamıştır.

İbni Ebî Hatem’in Şa’bî ve başkalarından naklettiğine göre Yaradan, yarattıklarından, dilediğinin adı ile yemin edebilir; ama yaratılanlar Yaradan’dan başkasının adı ile yemin edemez, caiz değildir.

Fahreddin er-Razî, bu sure ile bundan önceki surelerdeki adına yemin edilen ile üzerine yemin edilenler arasında bir karşılaştırma yapmış ve şöyle demiştir: Bu sure ile bundan önceki Saffât, Zâriyat ve Tur surelerin­de yeminler harflerle değil, isimlerle yapılmıştır. Allah Saffât suresin­de “hiç şüphesiz Rabbiniz birdir.” diyerek vahdaniyetin (birliğin) ispatı için yemin etmiştir. Haşr suresinde “şüphesiz vaad olunduklarınız mutlaka doğrudur.” diyerek haşır ve ceza gününü ispat için yemin etmiştir. Tur su­resinde “şüphesiz Rabbin azabı mutlaka olacaktır. Onu defedecek hiçbir şey yoktur.” diyerek, kıyamette azap vâki olduktan sonra devamlı olacağının ispatı için yemin etmiştir. Bu surede ise Muhammed (s.a.)’in peygamberli­ğinin ispatı için yemin etmiştir. Böylece bu üç esas; vahdaniyet, haşır ve peygamberlik tamamlanmıştır.

Şu da unutulmamalıdır: Kur’an-ı Kerim’de vahdaniyet (Allah’ın birliği) ve peygamberliğin ispatına dair yapılan yeminler azdır. Halbuki öldükten sonra dirilmeye dair yapılanlar çoktur. Meselâ Zâriyat ve Tûr surelerinde, Burûc, Şems ve Leyl sureleri ve diğer surelerde bu çokça vâkidir. Çünkü vahdaniyete dair deliller çoktur ve hepsi de aklîdir. Peygamberliğin ispatına dair deliller de yine çoktur ki bunlar meşhur ve mütevâtir mucizelerdir.

Öldükten sonra dirilmeye gelince: Bunun mümkün olduğu aklî delillerle ispat edilir. Mutlaka olacağı ise ancak sem’î veya naklî delillerle sabit olur ki bunlar Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Bu sebepten Allah, insanların buna iman etmesi için Kur’an-ı Kerim’de çokça buna yemin etmiştir.

Yıldız adı ile yemin edilen bir başka ayet de şudur: “Hayır, işte yıldız­ların düştüğü yerlere and ediyorum, ki eğer hakikaten bu, eğer bilirseniz, büyük bir anddır…” (Vakıa, 56/75,76).

Yıldızlara yemin edilmesindeki hikmet şudur: Yıldızlar âlemi gerek hız, gerek büyüklük ve gerekse çeşit bakımından, dehşet verici bir âlemdir. Meselâ yıldızın ışığının hızı saniyede üçyüz bin kilometredir. Yani yedi sani­yede bir defa arzın etrafını dolaşır. Güneş, dünyadan bir milyon üç yüz bin defa daha büyüktür. Bu otuz milyar güneşten biridir. Güneş sistemi ve on bir gezegen, samanyolunun bir parçasıdır. Samanyolu takriben otuz milyar yıldızdan oluşur. Bunlardan bazıları Güneşten daha büyüktür. Samanyolu genelde elips şeklindedir. Bunun çapı yüz bin ışık yılıdır. Samanyollarında bulunan korkunç miktardaki gazlardan dolayı aralarındaki çekim kuv­vetinin de etkisiyle meydana gelen patlamalar, bunların ortalarındaki kara delikleri alev saçan yıldızlar haline dönüştürür. Bu olay yüzlerce milyon yıl­da nadiren meydana gelir. Yıldıza benzeyen bu parıltıların yaydıkları man­yetik ışınlar, bilinen normal yıldızların çıkardıkları ışınlardan daha kuvvetlidir. Bunların dünyadan uzaklığı milyarlarca ışık yılı mesafededir.

Daha önce de açıkladığım gibi güneş bir sene boyunca on iki burçtan geçer. Her burçta bir ay kalır. Böylece on iki ayda (365 gün 6 saat, 9 dakika ve 1 saniyede) yıllık devrini tamamlar. İşte bu seneye “yıldız senesi” denilir ki 21 martta başlar. Ayın da aynı şekilde burçları vardır ki bunlara “Ay’ın mezilleri=durak yerleri” denilir. Ay her gün yeni bir menzilde bulunur. Bir ay boyunca 29 veya 30 menzilden geçer. Son menzile “mihâk” denir. Allah, şu ayette bu menzillere işaret etmektedir: “Güneşi ışık, ayı nur kılan, yılla­rın sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir eden O’dur.” (Yu­nus, 10/5). Ayrıca “Şüphesiz gökleri ve yeri yaratmak insanları yaratmak­tan daha büyüktür.” (Mümin, 40/57) ayeti de uzaydaki Kur’an’ı mucizelerin tıptaki ve insandaki Kur’an mucizelerden daha büyük olduğuna delâlet et­mektedir. Allah bizden kâinattaki ayetler üzerinde derin derin düşünmemizi ve kâinatın hikmetlerini keşfetmemizi talep etmektedir.

İşte yıldızların bu öneminden dolayı Allah onların adı ile, Muhammed (s.a.)’in Hak’tan sapmış, şaşkın birisi olmadığı ve asla o Hak’tan dönecek birisi de olmadığı üzerine yemin etmiştir. Onun hak yolda oluşunun, dalâ­lette ve yanlışta olmayışının sebebi şu ayette beyan edilmiştir:

“Hevâdan konuşmaz o. O, kendisine gelen vahiyden başkası değildir.” Yani onun söyledikleri rastgele, keyfî söylenmiş şeyler değildir, Kur’an diye söyledikleri şahsî arzuları değildir. O sadece Allah’ın kendisine vahiy yolu ile bildirdiğini konuşur ve Allah’ın emrettiklerini hiçbir ilâve ve noksanlık yapmadan kamilen tebliğ eder.

Ahmed bin Hanbel, Ebu Davud ve İbni Ebî Şeybe’nin rivayetlerine gö­re Abdullah bin Amr şeyle dedi: Rasulullah’tan duyduğum ve ezberlemek istediğim her şeyi yazıyordum. Kureyş “Sen Rasulullah’tan duyduğun her şeyi yazıyorsun, halbuki Rasulullah da bir beşerdir, öfke halinde konuşmuş olabilir.” diyerek beni bundan menettiler. Ben de yazmaktan vaz geçtim ve bunu Rasulullah’a anlattım. Rasulullah: “Yaz, Allah’a yemin ederim ki ben­den haktan başka bir şey çıkmaz.” buyurdular.

Hafız Ebubekir Bezzar’ın Ebu Hüreyre’den rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Allah’tandır diye size haber verdiğim şeyde, asla şek ve şüphe yoktur.”

Ahmed bin Hanbel’in yine Ebu Hüreyre’den rivayet ettiğine göre Ra­sulullah (s.a.) şöyle buyurdu: “Ben haktan başka bir şey söylemem.” Saha­beden biri “Ya Rasulallah bizimle bazen şaka yapıyorsun?” dedi. Rasulul­lah: “Ben haktan başka bir şey söylemem” dedi.

Sonra Allah Rasulullah’ın mualliminden, Cebrail’den haber vererek şöyle buyurdu:

“Onu müthiş kuvvetlerin sahibi öğretti. Kâmil akıl ve görüş sahibidir. Hemen doğruldu. O en yüksek ufukta idi.” Yani Rasulullah’a Kur’an’ı, ilmî ve amelî kuvvetlerin sahibi Cebrail öğretti. Cebrail, yaratılışta güç-kuwet, akılda muteber görüş sahibi, görüşte metanet sahibidir. Rasulullah (s.a.) onu aslî şekli ile görmek istediği zaman Allah’ın yarattığı şekilde durdu. Güneşin önünde, semanın en yüksek cihetinde, en yüksek ufukta Rasulul­lah’a göründü. Ufku tamamen kapattı. İşte bu, Rasulullah’a vahiy getirdi­ği, ilk vahyi getirdiği zamandı.

Cebaril (a.s.)’dan bahseden benzeri bazı ayetler de şunlardır: “Şüphe­siz, muhakkak o, çok şerefli bir elçinin kelâmıdır, çetin bir kudrete sahiptir. Arşın sahibi nezdinde çok itibarlıdır. Orada kendisine itaat olunandır, bir emindir. Sizin arkadaşınız (Muhammed) bir mecnun değil. Andolsun ki o onu apaçık ufukta görmüştür.” (Tekvir, 81/19-23).

“Sonra yaklaştı. Derken sarktı. İki yay kadar yahut daha yakın oldu. Kuluna vahyettiği neyse onu vahyetti.” Yani önce Cebrail (s.a.) ufukta dur­du, doğruldu, sonra yere yaklaştı, daha da yaklaştı ve indi. Nihayet Rasulullah’ın üzerine kadar indi, Rasulullah ile arasındaki mesafe iki yay mik­tarı veya daha az idi. Hemen Cebrail, Allah’ın kulu ve Rasulü Muhammed’e Kur’an’dan, dinî emirlerden vahyedeceklerini etti. “Allah, kulu Muhammed’e vahyedeceklerini etti” şeklinde tefsir edenler de olmuştur ki bu manada vahiy olayının büyüklüğüne işaret vardır.

Anlatılan bu vahiy Miraç gecesinde değil, Rasulullah (s.a.) arzda iken olmuştur. Bundan dolayıdır ki Allah sonraki ayetlerde “Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidre-i Müntaha’nın yanında gördü” demiştir. İbni Cerir’in rivayetine göre “İki yay kadar, yahut daha yakın” ayetinin tefsiri sa­dedinde Abdullah bin Mes’ut Rasulullah’ın “Cebraili gördüm, altı yüz ka­nadı vardı” dediğini nakletmiştir.

Allah, Rasulullah’ın Cebrail’i hayal olarak değil, hakikaten gördüğünü ifade ederek şöyle buyurmuştur:

“Onun gördüğünü kalp yalana çıkarmadı. Şimdi siz onun bu görüşüne karşı da kendisiyle mücadele mi edeceksiniz?” Yani Rasulullah’ın kalbi, onun Cebrail’i kendi suretinde görüşünü reddetmedi. Öyleyse siz Cebrail’i melek suretinde maddî göz ile görmüş olması hususunda onunla nasıl mü­cadele ediyor ve onu tekzip ediyorsunuz? Ayet-i kerimedeki “kalp” manası­na gelen “el-fu’âd” kelimesindeki Lam-ı tarif, ahd içindir ki o, Rasulullah’ın kalbidir. Rasulullah, Cebrail’i gördüğü zaman kalbi “ben seni tanımıyo­rum” demedi, bilakis gördüğünü tasdik etti. Ayrıca şüphe edip de bu cindir veya şeytandır da demedi.

“Andolsun ki onu diğer bir defa da Sidre-i Münteha’nın yanında gör­dü. Ki Cennetü’l-me’va onun yanındadır.” Yani Muhammed (s.a.) bir başka zaman Cebrail’i Allah’ın yarattığı surette inerken gördü ki bu Miraç gece­sinde ve Sidre-i Münteha’nın yanında idi. Sidre-i münteha, çoğunluğun gö­rüşüne göre -ki bu meşhurdur- yedinci semada bir ağaçtır. Sahih rivayet­lerde altıncı semadadır. Yaratılmışlar oraya kadar bilebilirler, ordan ötesi­ni hiç kimse bilmez. Müminlerin ruhlarının sığındığı “Cennetü’l-me’va” da oradadır. İsra suresinde geçtiği gibi sahih görüşe göre Miraç; ruh-cesed be­raber olmuştur, bazılarının dediği gibi sadece ruhla olmamıştır. Zira öyle olsaydı miraç hadisesinin bir mucize olma özelliği olmazdı.

Böylece Rasulullah’ın Cebrail’i hakiki suretiyle görmesi iki defa vuku bulmuş olmaktadır: Birisi yerde, diğeri göktedir. Bunların dışında hep in­san suretinde görüyordu. Çünkü bu ona daha kolay geliyor ve daha çok ya­kınlık duyuyordu.

Buna göre “re’âhü: onu gördü” deki zamir Allah’a değil Cebrail’e raci olmalıdır. Bu sebeple ayet-i kerime Rasulullah’ın Allah’ı gördüğünü kesin olarak reddetmektedir. Şu ayetler de bunu teyid etmektedir: “Gözler O’na erişemez, halbuki O, gözleri görür.” (En’am, 6/103); “Allah bir insanla an­cak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir.” (Şura, 42/51). Bazılarına göre “yaklaştı, sarktı, yakın oldu, vahyetti” fiilleri­nin faili (öznesi) Allah’tır. Yine “onu gördü” cümlesinde görülen Allah’tır. Buna göre Rasulullah (s.a.) Cenab-ı Hakk’ı görmüştür. Buhari’nin Enes’ten rivayet ettiği şu hadis de buna şahittir: “Sonra onu, bunun üstünde, ancak Allah’ın bildiği yere yükseltti. Sidre-i Münteha’ya kadar geldi. İzzet sahibi Cebbara yaklaştı, sarktı, ona iki yay kadar veya daha yakın oldu. Hemen vahyettiklerinin içinde ona elli vakit namaz vahyetti.”

Ancak râcih olan ilk görüştür. Nitekim Müslim’in Ebuzer’den rivayet ettiği şu hadis de buna delildir. Ebuzer sordu: Ya Rasulallah! Rabbini gör­dün mü? Rasulullah da: “Bir nur gördüm.” dedi.

Sidre-i Münteha’ya gelince: Ona herhangi bir mekân tayin etmeden, sahih hadiste varid olanın dışında herhangi bir sıfatla tavsif etmeden Kur’an-ı Kerim’in zahirinde geldiği gibi iman ederiz: Ahmed bin Hanbel, Müslim ve Tirmizî’nin rivayet ettiklerine göre İbni Mes’ud şöyle dedi: “Ra­sulullah (s.a.) Miraç gecesinde Sidre-i Münteha’ya kadar götürüldü. Sidre-i Münteha yedinci semadadır. Arzdan yükseltilenler en son oraya kadar yük­selir, oradan kabzolunur; onun üstünden inenler, en son oraya kadar iner, oradan kabzolunur.”

Müslim’in Sahih’inde İbni Mesud’dan rivayetine göre Sidre-i Münteha altıncı semadadır. Yine Müslim’in Enes’ten rivayetine göre Rasulullah (s.a.) şöyle buyurdu: ‘Yedinci semadaki Sidre-i Müntehaya yükseltildiğim­de Sidr’in meyvaları Hecer destisi gibi, yaprakları fil kulakları gibi idi.”

Tirmizî’nin Ebubekir’in kızı Esma’dan rivayetine göre Rasulullah (s.a.)’ın yanında Sidre-i Münteha zikredildiğinde onun şöyle dediğini işit­tim dedi: “Binekti insan onun dallarından birinin gölgesinde yüz sene yol alır. Yahut gölgesinde yüz yolcu gölgelenir. İçinde altın kelebekler uçuşur. Sanki meyvaları Hecer destisi gibi idi.

“O zaman Sidre’yi buruyordu, onu bürümekte olan.” Bazılarına göre Sidre’yi kuşatanlar daima ibadetle meşgul olan meleklerdi ki bunların sayı­sı bilinmeyecek kadar çoktu. Bazılarına göre de Sidre’yi kuşatan Allah’ın nuru idi. Bunun ayette belirtilmemesi Sidre’ye veya kuşatana tazim içindir.

“Göz ağmadı, aşmadı da. Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerin­den bir kısmını görmüştür.” Yani, Rasulullah’ın gözü gördüğünden ayrılma­dı ve gördüğünü terketmedi. Rasulullah’ın Cebrail’i ve melekût âleminden başka şeyleri görmesi bir göz yanılması değil, bilakis beşer gözü ile görmesi şeklindedir. Bu da teyid ediyor ki Miraç, cesed ruh beraberce olmuştur.

Rasulullah Miraç gecesinde Rabbinin büyük ayetlerinden anlatılması mümkün olmayan birisini gördü ki o Cebrail’i melek suretinde görmesi ile Melekler âlemine ait diğer hayret verici hallerdir. “Ayetlerimizden bazıları­nı ona göstermek için” (İsra, 17/1) ayet-i kerimesinde de ifade edildiği gibi Miraçta görülenin tayin edilmemesi onun büyüklüğüne ve önemli oluşuna işaret içindir. Buhari ve başkalarının rivayetlerine göre İbni Mes’ud görü­len ayeti beyan etme sadedinde şöyle dedi: “Cennetten gelmiş yeşil bir ref ref gördü ki ufku kapatmıştı”, Aynı konuda İbni Abbas “Semanın ufkunu kapatmıştı.” şeklinde söylemiştir. İbni Zeyd’den gelen rivayet ise “Cebrail’i olduğu gibi gördü” şeklindedir.

Advertisements