19

١٩

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَا اِلهَ اِلَّا اللّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَاللّهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْويكُمْ

(19) fa’lem ennehu la ilahe ille llahü vestağfir li zembike ve lil mü’minine vel mü’minat vallahü ya’lemü mütekallebeküm ve mesvaküm
Şimdi şunu bil ki şüphesiz Allah’tan başka ilah yoktur (hem) kendi günahların için istiğfar et hem erkek mü’minler için hem de kadın mü’minler (için) Allah dolaştığınız yeri de bilir, duracağınız yeri de

(19) Know, therefore, that there is no god but Allah, and ask forgiveness for thy fault, and for the men and women who believe: for Allah knows how ye move about and how ye dwell in your homes.

1. fa’lem (fe i’lem) : o zaman, bu durumda bil
2. enne-hu : onun ….. olduğunu
3. lâ ilâhe : ilâh yoktur
4. illâ allâhu : Allah’tan başka
5. vestagfir (ve istagfir) : ve mağfiret dile
6. li zenbi-ke : kendi günahların için
7. ve li el mû’minîne : ve mü’min erkekler için
8. ve el mû’minâti : ve mü’min kadınlar
9. ve allâhu : ve Allah
10. ya’lemu : bilir
11. mutekallebe-kum : sizin (bir beldeden diğerine) yer değiştirme, gezip dolaşma yerlerinizi, dönüşünüzü
12. ve mesvâ-kum : ve sizin yerleşme (ikâmet) yeriniz, sizin yurdunuz

فَاعْلَمْ onun için bil kiأَنَّهُ gerçektenلَا yokturإِلَهَ hiç bir ilahإِلَّا başkaاللَّهُ Allah’tanوَاسْتَغْفِرْ mağfiret dileلِذَنْبِكَ hem kendi günahınوَلِلْمُؤْمِنِينَ hem mü’min erkeklerوَالْمُؤْمِنَاتِ ve mü’min kadınlar içinوَاللَّهُ şüphesiz Allahيَعْلَمُ bilirمُتَقَلَّبَكُمْ sizin dönüp-dolaşacağınız yeriوَمَثْوَاكُمْ konaklama yerinizi de


AÇIKLAMA

“Onların arasından seni dinleyenler vardır. Fakat senin yanından çı­kınca kendilerine bilgi verilmiş olanlara: Az önce ne demişti? diye sorar­lar.” Yani cehennemde ebedî olarak kalacak bu kâfirlerden bir kısmı da münafıklardır. Onlar, Peygamber (s.a.)’in hutbelerinde ve sohbet meclisle­rinde konuşmalarını ve tilâvetini dinlerler, ama idrakleri ve inançları olmadığı için bundan hiçbir şey anlamazlar. Peygamberin yanından ayrıldıklarında da, sahabenin bilginlerine küçümseyerek, alaylı bir tarzda “Az ön­ce Muhammad ne dedi?” diye sorarlar. Yani “Biz onun sözüne dikkat etme­dik, ne konuştuğuna aldırmadık, ne dediğini de anlamadık demek isterler.

Bu sebeple Allah Tealâ onların içyüzlerini ortaya koyacak bir şekilde tasvir ederek, şöyle buyurdu:

“Bunlar, Allah’ın kalplerini mühürlediği, heva ve heveslerine uyan kimselerdir.” İşte bu münafıklar, nifakları sebebiyle, Allah’ın kalplerini mü­hürlediği kimselerdir. Bu sebeple onlar inanmazlar ve gerçeği bulamazlar, kalpleri hiçbir hayra yönelmez. Küfür ve inatta duygularına heva ve heves­lerine tabi olmuşlardır. Kafasızlıkları yüzünden ya da istifade edecekleri şeye kulak vermediklerinden, tam aksine kendilerine zararı dokunacak şeyleri ön plana çıkardıklarından hakka tabi olmayı terketmişlerdir. Böyle­ce onlar gerçek bir anlayış ve güzel bir yönelişten mahrum kalmışlardır.

Sonra Allah bu münafıkları doğruyu bulan müminlerle karşılaştıra­rak şöyle buyurmuştur:

“Doğruyu bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini artırır ve sa­kınmalarını sağlar.” Hayır yoluna girmek niyyetini taşıyanları Allah mu­vaffak kılar, onların gönüllerini (imana) açar ve onlar da Allah’a inanır, O’nun emirlerine göre hareket ederler. Allah onları hidayet üzerinde sabit kılar, tevfiki ile hidayetlerini artırır, onların gönüllerine gerçeği ilham eder ve razı olacağı işler konusunda onlara başarı nasip ederek kötülüklerden sakınmada onlara yardımcı olur.

Sonra kıyametin gelişiyle onları tehdit ederek yüce Allah şöyle buyurdu:

“Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüp­hesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?” Bu münafık ve kâfirler gafil oldukları halde, kıyametin ansı­zın kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Onun alâmetleri ortaya çıkmıştır. Bunlardan birisi de Muhammad (s.a.)’in, peygamber olarak gönderilişidir. Buhari, Müslim ve diğer kaynakların Enes (r.a.)’den rivayet ettikleri bir hadiste Enes (r.a.) şöyle demiştir. Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “-Orta parmağı ve işaret parmağını göstererek- Ben ve kıyamet, işte bu ikisi gibi gönderildik.”

Kıyamet onlara gelip çattığında onu hatırlamanın ne yararı var? Nite­kim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İnsan yaptıklarını birer birer hatırlar. Fakat bu hatırlamanın ne faydası var?” (Fecr, 89/23). Yani kıyamet günü gelip çattığında daha önce inanmamış olanların o gün inanmalarının ve kı­yameti hatırlamalarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Bu ayetten kastedilen mana şudur: Allah’a imanın peygamberin doğ­ruluğunun ve öldükten sonra dirilmenin (ba’sin) gerçek olduğuna dair de­liller pek çoktur. Bu deliller; Kur’an’da insanın fıtratında, ruhunda, aklın­da ve görünür dünyada (alem-i şehadet ve histe) bütün açıklığıyla parla­maktadır. İnsanlar, ölüm ve kıyamet gelmeden, yakın bir zamanda inan­mazlarsa, ömür bitip, amel ve teklif yurdu olan dünya yok olduktan sonra iman etmenin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

Sonra Allah Tealâ, peygamber (s.a.)’e davasında sebat etmeyi ve istiğ­farı emrederek şöyle buyurmuştur: “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkeklerin ve mümin kadınların günahları­nın bağışlanmasını dile! Allah, gezip dolaştığınız yeri de, duracağınız yeri de bilir.” Ey peygamber! Mutluluk ve bedbahtlık noktasında mümin ve kâ­firin halini ve kıyamet alâmetlerinin ortaya çıkışını öğrenince bulunduğun tevhid inancında ve nefsi kontrol etme hususunda sebat et! Allah’tan baş­ka bir ilâh olmadığını, O’ndan başka Rab bulunmadığını bil. Öldükten son­ra dirilmenin (ba’sin) gerçek olduğunu ve şüphesiz geleceğini kabul et. Ev­la (daha uygun) olanın aksine, az uygun işlerinden dolayı af dile, sana tabi olan ümmetinin günahları için de af dile. Mümin erkekler ve mümin ka­dınların günahlarının bağışlanması için Allah’a dua et. Allah, gündüz yap­tığınız işleri ve geceleyin ne gibi işlerle meşgul olduğunuzu bilir. Geceleyin nerede kalacağınızı da bilir. Şöyle de denilmiştir: Ahiret yurdundaki sığınacağınız yeri bilir. İbni Kesir şöyle demiştir: Birinci mana daha uygun ve daha zahirdir. Burada güzel güzel çalışmaya teşvik ve Allah’ın emirlerine muhalefetten sakındırma vardır.

Bu ayet, tıpkı aşağıdaki ayetlere benziyor: “Geceleyin sizi öldüren (öl­müş gibi uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen; sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O’dur.” (En’am, 6/60), “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı yalnızca Allah’ın üzerindedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. (Bun­ların) hepsi apaçık bir kitapta (levh-i mahfuz’da)dır.” (Hud, 11/6).

İstiğfar ve dua konusundaki ilâhî emre uygun olarak peygamberimiz (s.a.) de dua ederdi. İşte Buhari ve Müslim’in Sahih’inde yer aldığına göre Allah Rasulü (s.a.) şöyle derdi: “Allah’ım! Hatamı, cehaletimi, aşırı davra­nışlarımı ve benim bilmeyip de senin bildiğin günahlarımı bağışla. Allah’ım! Şakamı da, ciddimi de bağışla, bilmeden ve kasten yaptığım gü­nahları da bağışla. Hepsi sence malûmdur.”

Yine sahih bir hadis-i şerifte ifade edildiğine göre Allah Rasulü (s.a.) namazının sonunda şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Benim önceki günahlarımı da, sonraki günahlarımı da bağışla! Açıkça yaptığımı, gizlice işlediğimi, aşırılığımı ve benden daha iyi bildiğin hatalarımı, affet. Sen benim ilâhımsın, senden başka hiçbir ilâh yoktur.”

Müslim’in Sahih’inde peygamberimizin şöyle dediği sabit olmuştur: “Ey insanlar! Rabbinize tevbe ediniz çünkü ben, Allah’a günde yetmiş defa­dan fazla, tevbe ve istiğfar ederim.”

Ebu Ya’la, Ebu Bekir es-Sıdık (r.a.)’dan, o da Allah’ın Rasulünden ri­vayet etmiştir. Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kelime-i Tevhid’e (La ilahe illallah’a) ve istiğfara devam ediniz. Bunları çok yapınız. Çünkü iblis (şeytan) şöyle demiştir: Ben, insanları günahlarla mahvettim. İnsanlar da beni kelime-i tevhid ve istiğfarla perişan ettiler. Ben bu durumu görünce onları heva ve heveslerle mahvettim. Onlar halâ doğru yolda olduklarını zannediyorlar.”

Bir rivayete göre iblis şöyle demiştir: “İzzetin ve celâlin hakkı için, in­sanların ruhları bedenlerinde bulunduğu sürece, onları yoldan çıkarmaya devam edeceğim.” Allah azze ve celle de: “İzzetim ve celâlim hakkı için, on­lar benden affedilmelerini diledikleri sürece, ben de onları affetmeye de­vam edeceğim.” buyurmuştur.

Süfyan b. Uyeyne’ye ilmin fazileti sorulmuş o da “Bil ki, Allah’tan baş­ka ilâh yoktur.” ayetini okumuştur. Çünkü bu ayette Allah önce ilmi, sonra da ameli emretmiştir.

Advertisements