87

٨٧

لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ اِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمنِ عَهْدًا

(87) la yemlikuneş şefaate illa menittehaze inder rahmani ahda

(kimse) şefaat etmeye malik değildir ancak rahman’ın katından ahit alanlar hariç

(87) None shall have the power Of intercession, but such a one as has received permission (or promise) from (Allah) Most Gracious.

1. lâ yemlikûne : malik olmayacaklar, güçleri yetmeyecek
2. eş şefâate : şefaat
3. illâ men : ancak kim, kişi, kimse
4. ittehaze : edindi, yaptı
5. inde er rahmâni : Rahmân’ın indinde (katında)
6. ahden : ahd yaptı, ahd aldı


AÇIKLAMA
“Kendilerine güç kazandırsınlar diye Allah’tan başka ilâhlar edindiler.” Allah’ın ayetlerini inkâr eden şu kâfirlere gerçekten hayret edilir. Çünkü onlar küfre sapıp Allah’a ortak koşmakla, kendilerine yardımcı ve destek olsunlar, Rableri nezdinde kendilerini ona yakınlaştıracak şefaatçiler olsunlar diye Allah’tan başka ilâh edinmiş olmalarına rağmen, Allah’tan bir takım temenniler de bulunur, bir takım isteklerini yerine getirmesini isterler.

Fakat durum hiç de zannettikleri, ümid ettikleri gibi değildir. Çünkü Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Hayır! Onların ibadetlerini inkâr edip aleyhlerine döneceklerdir.” Sandıkları ve ümid ettikleri gibi bu putların kendilerini Allah’ın azabından kurtarması mümkün olmayacaktır. Aksine kıyamet gününde ilâh edinilen bu putlar, kâfirlerin kendilerine yaptıkları ibadeti inkâr edecektir. Çünkü putlar ibadeti bilmeyen, farkına varmayan cansız varlıklardır. Zannettiklerinin aksine putlar onlara düşman kesilecek, aleyhlerine şahitlikte bulunacak ve Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi, siz bize ibadet etmiyordunuz, diyeceklerdir: “Şirk koşanlar şirk koştuklarını görünce: Rabbimiz, bunlar seni bırakıp çağırdığımız (tapındığımız) ortaklarımızdır, diyecekler. Onlar da kendilerine şu sözü söyleyi-vereceklerdir: Siz hiç şüphesiz kesinlikle yalancılarsınız.” (Nahl, 16/86). Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “Onlar bize ibadet etmiyorlardı.” (Kasas, 28/63); “O zaman kendilerine uyulanlar uyanlardan hızlıca uzaklaşırlar. Artık azabı görmüşlerdir. Aralarındaki münasebetlerde kopup gitmiştir.” (Bakara, 2/166).

Daha sonra Yüce Allah kâfirlerin dünya hayatında şeytanlarıyla olan ilişkilerinden bahsetmektedir. Onlar şeytanlardan istekte bulunmakta, onlara itaat etmektedirler. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bilmezmisin ki, biz şeytanları kâfirler üzerine saldığımızda onları alabildiğine kışkırtırlar.” Bizim şeytanları kâfirlere musallat kılıp onları birbirleriyle başbaşa bıraktığımızı, şeytanlara onları aldatma imkânı verdiğimizi, o bakımdan şeytanların bu müşrikleri masiyetleri işlemek üzere tahrik ettiklerini, kışkırtıp, aldatıp kandırdıklarını bilmez misin? Bir başka yerde de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerlerinden oynat. Onlara karşı süvarilerinle, piyadelerinle yaygara çıkar ve mallarına evlâtlarına ortak ol!” (İs-ra, 17/64).

İşte bu ayet ile kâfirlerin durumlarının, küfür üzere ısrarlarının hayret edilecek bir şey olduğu Rasulullah (s.a.)’a hatırlatılmakta, haktan yüz çevirip alıkoymalarına karşı onu teselli edip meselenin onun için kolaylaşmasını sağlamaktadır.

“Sen onlar için acele etme. Biz onlara ait (olanı) mükemmel bir şekilde sayarız. ” Ya Muhammed! Küfür üzere ısrar ve sebatları, inatları yüzünden helak edilmelerini Allah’tan istemek suretiyle bunlara azabın gelmesini dilemekte aceleci davranma! Biz süre tanıyor ve belirli bir vakte kadar cezalarını geciktiriyoruz. Kaçınılmaz olarak onlar Allah’ın azap ve intikamına doğru gitmektedirler. Senin onların azap edildiklerini görmene engel, sadece sınırlı ve münhasır bir takım sürelerdir. Gelecek olan ise pek yakındır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sen Allah’ı zalimlerin yaptıklarından gafil sanma.” (İbrahim, 14/42). Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır: “O halde kâfirlere bir süre tanı. Azıcık bir süre.” (Târik, 86/17). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Onları azıcık faydalandırırız, sonra da oldukça uzun bir azaba mahkûm ederiz.” (Lokman, 31/14).

Daha sonra Yüce Allah kıyamet gününde haşir keyfiyetini, takva sahipleri ile mücrimler arasında ortaya çıkacak ayrılığı açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“O gün biz takva sahiplerini Rahmanın huzuruna O’na gelmiş konuklar gibi toplayacağız.” Ey Rasul! Kavmine, takva sahibi olan toplulukların cennete, Allah’ın ikram yurduna binekleri üstünde gruplar halinde gelecekleri günü hatırlat. Grup (vefd) ise binekli olarak gelen kimselerdir. Onların binekleri, ahiretin nurdan binekleridir. Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Rasulullah (s.a.): Nefsim elinde olana yemin olsun, takva sahipleri kabirlerinden çıkacakları vakit beyaz dişi develerle karşılanırlar. Bunların kanatları olacak tır ve bu develerin eğerleri altından olacaktır.” buyurdu ve daha sonra bu ayet-i kerimeyi okudu.

“Mücrimleri de susuz olarak cehenneme süreriz.” Yalanlayan günahkârları da arkalarından kovalanarak, sürüklenerek, cehenneme susuz, piyade olarak tıpkı suya giden susamış develer gibi hızlıca sürükleyeceğiz.

“Rahmanın yanında ahd almış olandan başkası şefaatte bulunamayacaktır.” Hiç kimse Allah katında başkasına şefaat edemeyecektir. “Rahmanın kendisine izin verdiği kimseden başka; ve o doğru söz söyleyecektir.” (Nebe, 78/38). “Rahman’ın yanında ahd almış olandan” buyruğunda sözü geçen ahit, Allah’tan başka ilâh olmadığına şahitlik edip bunun gereğini yerine getirmektir. Yani doğru itikad sahibi, doğru sözlü ve salih amel sahibi olmaktır. Dünya hayatında hidayete çağıran ve kötülüklerin ıslahına çalışan kimse olmaktır. İlâh oldukları ileri sürülen varlıkların şefaati ise gülünç bir temenniden, boş vehimden ibarettir. Bunlar bizzat kendilerine dahi bir fayda ya da bir zarar veremezler.

İbni Ebi Hatim, el-Esved b. Yezîd’in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Abdullah b. Mes’ud şu: “Rahmanın yanında ahd almış olandan başkası şefaatte bulunamayacaktır” ayetini okuduktan sonra dedi ki: Bunlar Allah katında ahit alanlardır. Allah kıyamet gününde şöyle diyecektir: Her kimin Allah’ın yanında bir ahdi varsa ayağa kalksın. Ey Abdurrahman’ın babası! Haydi bize öğret, dediler, o da şöyle dedi: Şunları söyleyin:

“Gökleri ve yeri yoktan var eden, gizliyi ve açığı bilen Allah’ım! Ben şu dünya hayatında sana, beni kötülüğe yaklaştıracak ve hayırdan uzaklaştıracak bir amel ile başbaşa bırakmamanı ahdediyorum. Ben senin rahmetinden ba����ka bir şeye güvenmiyorum. Kıyamet gününde eda edeceğin bir ahit ver bana! Şüphesiz sen sözünden caymazsın.”

Elbette ki bu, bir hadisin ifade ettiği bir manadan alınmıştır. Böylelikle burada ahd ile kastedilenin şehadet kelimesi olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayet-i kerime büyük günah sahiplerine şefaatin söz konusu olacağını da göstermektedir.

Advertisements