50

٥٠

قَالُوا اَوَلَمْ تَكُ تَاْتيكُمْ رُسُلُكُمْ بِالْبَيِّنَاتِ قَالُوا بَلى قَالُوا فَادْعُوا وَمَا دُعؤُا الْكَافِرينَ اِلَّا فى ضَلَالٍ

(50) kalu eve lem tekü te’tiküm rusülüküm bil beyyinat kalu bela kalu fed’u ve ma düaül kafirine illa fi dalal
Derler size gelmiyorlar mıydı? resullerimiz beyyinatlarla evet derler o halde dua edin derler kâfirlerin duaları ancak boş ve asılsızdır

(50) They will say: “Did there not come to you your messengers with Clear Signs?” They will say, “Yes”. They will reply, “Then pray (as ye like)! But the Prayer of those without Faith is nothing but (futile wandering) in (mazes of) error!”

1. kâlû : dediler
2. e ve lem teku : ve olmadı mı
3. te’tî-kum : size geldi
4. rusulu-kum : sizin resûlleriniz
5. bi el beyyinâti : beyyinelerle, belgelerle, delillerle
6. kâlû : dediler
7. belâ : evet
8. kâlû : dediler
9. fe : artık, öyleyse
10. ud’û : dua edin, yalvarın
11. ve mâ : ve değil
12. duâu el kâfirîne : kâfirlerin duası
13. illâ : sadece, den başka
14. : içinde
15. dalâlin : dalâlet


AÇIKLAMA

“Ateşin içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara dediler ki: “Biz size uymuştuk. Şimdi siz, bu ateşin ufak bir parça­sını bizden savabilir misiniz?” Yani ey peygamber! Nasihat, ve ibret olsun diye kavmine, cehennemlik kâfirlerin ateşteyken yaptıkları tartışmayı ha­tırlat ki Firavun ve kavmi de onlar arasındadır. Orada zayıflar ve uyan du­rumunda olanlar, peygamberlere ittiba etmekten büyüklenen ve insanların iman etmesini engellemek için hileler/tuzaklar kuran o lider ve önderlere derler ki: Bizler, sizlerin tabileri idik. Sizin dünyadayken bizi çağırdığınız küfür ve dalâlete, size itaat ederek rağbet göstermiştik. Sonuçta size tabi olmamız dolayısıyla ateşe girdik. Şimdi ateşin bir miktarını veya parçasını bizden savabilir misiniz? Yahut onu bizden alarak yüklenir misiniz? Lider­ler bu soruya, Allah Tealâ’nın zikrettiği şekilde şöyle cevap verirler:

“Büyüklük taslayanlar da dediler ki: “Hepimiz de onun içindeyiz. Allah, kullar arasında böyle hüküm verdi.” Yani büyüklük taslayanlar, mustaz’aflara şöyle dediler: Hem biz, hem de siz toptan cehennemdeyiz. Böy­leyken biz sizi bu azaptan nasıl kurtarabiliriz? Eğer bu azabın bir miktarı­nı olsun savma kudretinde olsaydık, onu kendimizden savardık. Allah hü­küm verdi ve Onun verdiği hüküm adil olup, kullar arasında hükümran olandır. Allah Tealâ, kullardan bir kısmının cennete, bir kısmının ise azaba girmesine hükmetti ve biz azaptakilere de azabı -her birimizin müstehak olduğu ölçüde- taksim etti. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hepsi için bir kat fazla azap vardır. Ama siz bilmezsiniz.” (A’râf, 7/38).

Zayıf olanlar, küfrün elebaşlarından ümit kesince, bu sefer de cehen­nem bekçilerine yönelir ve onlardan, kendileri için dua etmelerini isterler. Allah Tealâ şöyle buyurmaktadır:

“Ateştekiler, cehennemin bekçilerine dediler ki: “Rabbinize dua edin de, hiç değilse bir gün bizden azabı biraz hafifletsin.” Yani kâfirlerden oluşan cehennemlikler, cehennemin bekçilerine ve görevlilerine -ki onlar ateş eh­lini azaplandırmakla görevli meleklerdir- şöyle dediler: Rabbiniz Allah’a dua edin. Olur ki sizin Allah indinde bize aracılık yapmanızla Allah azabı­mızın bir günlük miktarını hafifletir. Onların bu yola başvurmaları, Allah Tealâ’nın, kendilerinin dualarına karşılık vermeyeceğini ve sözlerini dikka­te almayacağını bilmelerindendir.

Cehennem bekçileri, onların bu taleplerini, kendilerini delil ile bağla­yarak ve azarlar tarzda şöyle reddederler: Allah Tealâ buyuruyor ki:

“Elçileriniz size açık deliller getirmezler miydi?” Cehennem bekçileri, cehennem ehline şöyle derler: Dünyadayken elçileriniz size, Allah’ın birli­ğini gösteren ve kötü akıbete düşmekten sakınmanız gerektiğini ispat eden açık hüccet ve delillerle gelmemiş miydi? “Kendi aranızdan, Rabbinizin ayetlerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uya­ran elçiler gelmedi mi?” (Zümer, 39/71).

“Evet” dediler.” Cehennem ehli şöyle dedi: Evet bize elçiler gelmişti. Ama biz onları yalanladık ve gerek getirdikleri hüccetlere, gerekse kendile­rine inanmadık.

Onlar, bu itirafta bulununca, cehennem bekçileri, alaylı bir tavırla on­lara şöyle derler:

“Öyleyse yalvarın. Kâfirlerin yalvarması hep çıkmazdadır.” Yani ce­hennem bekçileri, ateş ehline şöyle dedi: Durum sizin belirttiğiniz gibi ol­duğuna göre, bizzat dua edin. Zaten biz Allah’a karşı kâfir olan ve kendile­rine açık hüccetlerle geldikten sonra peygamberleri yalanlayan kimseler için dua etmeyiz. Biz sizlerden uzağız. Daha sonra cehennem bekçileri, ce­hennem ehline, Allah’a ve Onun peygamberlerine karşı kâfir olanların duasının hiçbir faydasının olmayacağını haber verirler. Zira Allah’a ve Onun peygamberlerine karşı kâfir olanların duası, ancak ve ancak zayi olmada ve yok olup gitmededir; kabul ve karşılık görmez.

Tirmizi ve daha başkaları Ebu’d-Derdâ (r.a.)’dan şöyle rivayet etmiş­lerdir: “Cehennem ehline öyle bir açlık verilir ki, çektikleri azaba denk olur. Bunun üzerine bu açlıktan kurtulmak için yardım isterler. Kendilerine Da-rı’ (bir çeşit dikenli ve pis kokulu bitki) ile yardım yapılır. Bu yiyecek, yiyeni ne besler, ne de açlığını giderir. Onlar onu yerler, ancak bu yiyecek onların açlığını gidermez. Bunun üzerine yine yardım isterler ve kendilerine, boğa­za dizilen bir yemekle yardımı yapılır. Onlar da bunu yer ve tıkanırlar. Dünyada, boğaza dizilen yiyecekleri su içerek hazmettiklerini hatırlayarak bu defa içecek için yardım isterler. Bunun üzerine onlara, demir çengellerle Hamim (kaynar su) verilir. Bu içecek, yüzlerine yaklaştığı zaman yüzlerini yakar. Karınlarına gidince de, barsaklarını ve karınlarında bulunan her şeyi parça parça eder. Bunun üzerine cehennem ehli, şöyle diyerek melekler­den yardım isterler: “Rabbinize dua edin de hiç değilse bir gün bizden azabı biraz hafifletsin.” Melekler ise onlara şöyle cevap verirler: “Elçileriniz size açık deliller getirmezler miydi?” “Evet” dediler. Melekler dediler ki: “Öyleyse yalvarın. Kâfirlerin yalvarması hep çıkmazdadır.