60

    RevelationCuzPageSurah
    92 587Nisa(4)

٦٠

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ امَنُوا بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُريدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُوا اَنْ يَكْفُرُوا بِه وَيُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعيدًا

(60) elem tera ilellezine yez’umune ennehüm amenu bi ma ünzile ileyke ve ma ünzile min kablike yüridune ey yetehakemu ilet tağuti ve kad ümiru ey yekfüru bih ve yüridüş şeytanü ey yüdillehüm dalalem beiyda

zan da bulunanları görmez misiniz? onlar gerçekten iman ettik (diyorlar) sana indirilene ve senden önce indirilene tağuta mahkeme olmak istiyorlar kesinlikle emir olunmuşlardı onu inkar etmekle şeytan sapıtmak istiyor onları uzak bir dalalete

(60) Fast thou not turned thy vision to those who declare that they believe in the revelations that have come to thee and to those before thee? their (real) wish is to resort together for judgment (in their disputes) to the evil one, though they were ordered to reject him but Satan’s wish is to lead them astray far away (from the right).

1. e : mi
2. lem tere : sen görmedin
3. ilâ ellezîne : onları
4. yez’umûne : zanda bulunuyorlar, zannediyorlar
5. enne-hum : kendilerinin … olduğunu
6. âmenû : îmân ettiler
7. bi-mâ : şeye
8. unzile : indirildi
9. ileyke : sana
10. ve mâ : ve şey
11. unzile : indirildi
12. min kabli-ke : senden önce
13. yurîdûne : isterler, istiyorlar
14. en yetehâkemû : muhakeme olmak
15. ilâ et tâgûti : şeytan ve onun avanesi
16. ve kad : ve … olmuştu
17. umirû : emrolundular
18. en yekfurû : inkâr etmek
19. bi-hi : onu
20. ve yurîdu : ve ister, istiyor
21. eş şeytânu : şeytan
22. en yudılle-hum : onları dalâlete düşürmek, saptırmak
23. dalâlen : dalâlet
24. baîden : uzak

أَلَمْ تَرَ görmüyor musunإِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ iddia edenleriأَنَّهُمْ آمَنُوا kesin olarak iman ettikleriniبِمَا أُنزِلَ indirileneإِلَيْكَ sanaوَمَا أُنزِلَ ve indirileneمِنْ قَبْلِكَ senden önceيُرِيدُونَ isterlerأَنْ يَتَحَاكَمُوا muhakeme olmakإِلَى الطَّاغُوتِ tağutaوَقَدْ halbuki mutlakaأُمِرُوا emrolunmuşlardıأَنْ يَكْفُرُوا بِهِ onu tekfir etmekleوَيُرِيدُ istiyorالشَّيْطَانُ şeytan daأَنْ يُضِلَّهُمْ onları saptırmakضَلَالًا bir sapıklıklaبَعِيدًا çok uzak


SEBEB-İ NÜZUL

İbn Abbâs’tan rivayete göre bu âyet-i kerime Eşlem kabilesinin kâhini Ebu Bürde el-Eslemî hakkında nazil olmuştur. Yahudilerin, kendisine götürdüğü anlaşmazlıklarda hüküm verir, anlaşmazlıkları çözerdi. Bir keresinde Eşlem kabilesinden bazı kimseler de ona dava götürünce Allah Tealâ bu âyet-i kerime­yi indirdi.

Katâde’den rivayete göre ise Ansar’dan Kays adında bir sahabî ile bir yahudi arasında, çekiştikleri bir hak konusunda Hz. Peygamber (sa)’e gelmek yerine Medine’nin kâhinine gitmişler de bu âyet-i kerime nazil olmuş. Yahudi, Hz. Peygamber (sa)’in hükümde kendisine haksızlık etmiyeceğini bildiği için “Hüküm vermesi için Allah’ın Rasûlü’ne gidelim.” derken müslüman olduğunu sanan o ansarî “Hayır, kâhine gidelim.” diye diretiyormuş da bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş  Bu münafığın adının Bişr, Hz. Pey­gamber (sa) yerine hüküm vermesi için gitmek istediği kişinin Ka’b ibnu’l-Eşref ve bu olayın aynı zamanda Nûr Sûresinin 48. âyetinin de nüzul sebebi olduğu da söylenmiştir.

Şa’bî’den gelen rivayette de bir yahudi ile müslümanlardan bir münafık arasındaki bir husumette yahudinin, rüşvet almayacağını bildiği için “Aramızda hüküm vermesi için Muhammed’e gidelim.” derker, münafığın hüküm verirken rüşvet aldığını bildiği kendi hâkimlerine gitmekte diretmesi üzerine ne ona, ne diğerine değil Cüheyne’den bir kâhine gitmeye karar veriyorlar da Allah Tealâ bunlar hakkında bu âyet-i kerimeyi indiriyor.

İbn Abbâs’tan rivayette o şöyle anlatıyor: el-Culâs ibnu’s-Sâmit, Muattib ibn Kuşeyr, Rafı’ ibn Zeyd ve Beşîr müslüman olduklarını iddia ederlerdi. Bir keresinde kavimlerinden bazıları ile bir ihtilâfları oldu da onların kavminden müslüman olanlar bunları, aralarındaki ihtilâfta hüküm vermesi için Hz. Pey­gamber (sa)’e gitmeye davet ettiler. Bunlar ise kavimlerinden müslüman olup da o anlaşmazlığa düştükleri kimseleri câhiliye kâhinlerine gitmeye çağırdılar. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. Haberi İbn Ebî Ha­tim, İbnu’l-Munzir ve İbn İshak tahric etmişlerdir.

Rebî’ ibn Enes’den gelen bir rivayette o şöyle demiştir: Hz. Peygamber (sa)’in ashabından birisi mü’min, diğeri münafık iki kişi arasında bir anlaşmaz­lık meydana gelmişti. Mü’min, anlaşmazlığın giderilmesi için hüküm vermek üzere Hz. Peygamber (sa)’e gitmelerini, münafık ise Ka’b ibnu’l-Eşref e gitme­lerini istiyordu. İşte bunun üzerine Allah Tealâ “Sana indirilene ve senden Önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Küfretmeleri emrolunmuşken Tâğût’un önünde muhakeme edilmelerini isterler. Halbuki şey­tan, onları uzak bir sapıklıkla saptırmak istiyor.” âyet-i kerimesini indirdi.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivayette de âyetin bir yahudi ile bir münafık ara­sında cereyan eden bir anlaşmazlık üzerine indiği anlatılırken Hz. Ömer de ha­diseye müdahil gösterilmekte. Şöyle ki: Bir yahudi ile Bişr adında bir münafık arasında bir anlaşmazlık oldu da yahudi: “Muhammed’e gidelim.” dedi. Münafıksa “Hayır, Ka’b ibnu’l-Eşref e gidelim.” dedi. Allah Tealâ kitabında o Ka’b’ı “Tâğût” olarak adlandırmıştır. Yahudi, illâ Muhammed’e gideceğiz diye ayak direyince münafık istemeye istemeye razı oldu ve Hz. Peygamber (sa)’e gelerek davalarını Efendimiz (sa)’e anlattılar. Allah’ın Rasûlü (sa) yahudi lehine hük­metti. O’nun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakaladı ve: “Bunun hükmüne razı değilim, Ebu Bekr’e gidelim.” dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafık Ebu Bekr’in hükmüne de razı olmayıp “Gel, bir de Ömer ibn Hattâb’a gidelim.” dedi. İkisi birlikte Ömer’e geldiler. Yahudi: “Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed’e davamızı götürdük, Muhammed benim lehime, bu­nun aleyhine hükmetti, bu adam onun hükmüne razı olmadı, davamızı sana ge­tirmek istedi ve bana (beni sana getirmek için) asıldı, işte ben de onunla birlikte sana gelmiş oldum.” dedi. Hz. Ömer münafığa: “Öyle mi oldu?” diye sordu. Onun evet, cevabı üzerine ikisine: “Ben size çıkıncaya kadar şurada biraz du­run.” deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve kılıcıyla vurup münafığı öldür­dü, sonra da: “Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne razı olmıyan hakkında işte ben böyle hüküm veririm.” dedi. Yahudi (öldürülme sırası kendisine de gelir korku­suyla) kaçıp gitti ve işte bunun üzerine “Haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman et­miş olmazlar.” (âyet: 65)’e kadar olmak üzere bu âyet-i kerimeler nazil oldu. Cibril gelip şöyle dedi: “Ömer, hak ile bâtılı birbirinden ayırdı.” ve ondan sonra Ömer, Faruk diye isimlendirildi.”

Suddî ise Evs ve Hazrec’in antlaşmakları olan Nadîr oğulları yahudileri ile Kurayza oğulları yahudileri arasında bir öldürme hadisesinin diyeti konusundaki anlaşmazlık üzerine bu âyetin indiğini söylemiştir. Suddî kavlinde hadise şöyle gelişmiştir: Yahudilerden bazı kimseler müslüman olurken diğer bazıları da münafıklık yapmaktaydılar. Cahiliye devrinde Kurayza oğullarından birisi, Na­dîr oğullarından birini öldürdüğünde karşılık olarak katil öldürüldüğü gibi üstü­ne bir de yüz vesak hurma diyet olarak alınır; Nadîr oğullarından birisi, Kurayza oğullarından birini öldürdüğünde ise karşılık olarak katilin öldürülmesi bir yana sadece 60 vesak hurma diyet verirlerdi. Bunlardan Nadîr oğulları araplardan  Kurayza kabilesinin, Kurayza oğulları da Hazrec kabilesinin antlaşmalısı idiler. (Hz. Peygamber (sa)’in Medine’ye gelişi ve bunlardan bazısının müslüman, bazısının münafık olduğu bu dönemde) Nadîr oğullarından birisi, Kurayza’dan birisini öldürdü ve bu konuda tartışmaya başladılar. Nadîr oğulları: “Biz sizinle cahiliye devrinde katil sizden olduğu takdirde karşılık olarak öldürülmesi, bizden oldu­ğunda sizin bu katili öldürmemeniz, her bir vesak 60 sâ’ olmak üzere sizin diye­tinizin 60 vesak, bizim diyetimizin (bize verilecek diyetin) ise 100 vesak olması konusunda anlaşmıştık. Biz size sadece bunu, yani 60 vesak diyeti veririz. de­diler. Hazrecliler ise: “Bu, cahiliye devrinde yaptığınız bir şey idî Çünkü o za­man siz çok, biz ise azdık ve siz bize üstün gelmiştiniz. Şimdi ise biz ve siz kar­deşleriz” dilimiz ve dininiz birdir ve sizin bize bir üstünlüğünüz yok.” dediler. Münafıklar bu anlaşmazlık üzerine hakemliğine müracaat etmek üzere “Eşlem kabilesinden Kâhin Ebu Bürde’ye gidelim.” dediler. Müslümanlar ise: “Hayır, tam tersine Hz. Peygamber’e gidelim.” dediler. Münafıklar, Ebu Bürde’ye git­mekte ayak dirediler de aralarında hakem olması ve hüküm vermesi için Ebu Bürde’ye gittiler. Ebu Bürde: “Lokmayı büyütün.” diyerek verecekleri rüşveti artırmalarını istedi.”Sana on vesak veririz.” dediler. “Hayır, diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli, Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” dedi. O, yüz vesak rüşvette ısrar eder­ken hüküm için gelenler de 10 vesakta direttiler de aralarında hüküm vermedi. işte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. Hz. Peygamber Eşlem kabilesinin kâhinini İslâm’a davet etti, o ise müslüman olmıyarak huzu­rundan ayrılıp gitti. Hz. Peygamber (sa), kâhinin müslüman olan iki oğluna: Babanıza yetişin, eğer filân geçidi öte geçerse bir daha asla müslüman olmaz.” buyurdular. Babaları, Hz. Peygamber (sa)’in işaret buyurduğu geçide varmadan peşinden yetiştiler, müslüman olması için onunla konuşmaya ve iknaya çalıştılar da bu çabaları semere verdi. Geri dönüp geldi ve müslüman oldu. Hz. Peygam­ber (sa) Medine İçinde birisini çıkartıp “Ey ahali, haberiniz olsun Eşlem’in kâ­hini müslüman olmuştur.” diye nida ettirdi,  Taberî Tefsirindeki Suddî rivayetinde bu kâhin’in adı Ebu Berze olarak verilmekte ve hadi­senin sadece bu âyet-i kerimenin değil “Hayır, Rabbına andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (âyet: 65) âyet-i kerimesine kadar olan âyetlerin nazil ol­duğu belirtilmektedir. Suddî’den gelen ikinci bir rivayette bu âyet-i kerime yanında “Biz Tevrat’ta üzerlerine yazdık ki cana can, göze göz, kulağa kulak, dişe diş; bütün yaralar birbirine kısastır.” (Mâide, 5/45) ve “Onlar halâ cahiliye devrinin hükmünü mü arıyorlar?…” (Mâide, 5/50) âyetlerinin de bu hadise üzerine indiği kaydedilmektedir.

Anlaşmazlık ister iki mü’min arasında, isterse bir mü’min ile gayr-ı müslim arasında vukubulsun halledilmesi için gidilmesi gereken yer aynı olduğu için rivayetler arasındaki bu farklılıklar çok fazla önem taşımamaktadır. Öte yandan bu hadiselerin birbirine yakın zamanlarda, belki aynı günde meydana gelmiş ve hepsinin akabinde bu âyet-i kerimenin inmiş olması da ihtimal dışı değildir.

Advertisements