61

    RevelationCuzPageSurah
    102 18357 Nur(24)

٦١

لَيْسَ عَلَى الْاَعْمى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَريضِ حَرَجٌ وَلَا عَلى اَنْفُسِكُمْ اَنْ تَاْكُلُوا مِنْ بُيُوتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ ابَاءِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اُمَّهَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اِخْوَانِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخَوَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَعْمَامِكُمْ اَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخْوَالِكُمْ اَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُ اَوْ صَديقِكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَاْكُلُوا جَميعًا اَوْ اَشْتَاتًا فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتًا فَسَلِّمُوا عَلى اَنْفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِنْ عِنْدِ اللّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمُ الْايَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ

(61) leyse alel a’ma haracüv ve la ala erci haracüv ve la ala meridi haracüv ve la alal enfüsiküm en tekülü minbüyutiküm ev büyuti abaiküm ev büyuti ümmehatiküm ev büyuti ihvaniküm ev büyuti ehavatiküm ev büyuti a’mamiküm ev büyuti ammatiküm ev büyuti ahvaliküm ev büyuti halatiküm ev ma melektüm mefatihahu ev sadikiküm leyse aleyküm cünahun en te’külu cemian ev eştata fe iza dehaltüm büyuten fe sellimu ala enfüsiküm tehiyyetem min indillahi mübaraketen tayyibeh kezalike yübeyyinüllahü leküm ayatih lealleküm ta’kilul
Gözü görmeyene günah yoktur topal ve sakat olana günah yoktur hasta ve yatalak olana günah yoktur kendileriniz için (beraber) yemek yemenizde günah evlerinizde yahut babalarınızın evlerinde yahut annelerinizin evlerinde yahut erkek kardeşlerinizin evlerinde yahut kız kardeşlerinizin evlerinde yahut amcalarınızın evlerinde yahut halalarınızın evlerinde yahut dayılarınızın evlerinde yahut teyzelerinizin evlerinde yahut anahtarları teslim edilen koruyucularınızla yahut dostlarınızla (beraber) yemenizde size günah yoktur toplu halde ve ayrı ayrı guruplar halinde evlere girdiğiniz zaman karşılıklı selam veriniz birbirinize Allah tarafından saygı ve hürmete erişmek bereketli temiz (olmak için) böylece Allah açıklıyor sizlere ayetlerini olur ki siz akıl edersiniz

(61) It is no fault in the blind nor in one born lame, nor in one afflicted with illness, nor in yourselves, that ye should eat in your own houses, or those of your fathers, or your mothers, or your brothers, or your sisters, or your father’s brothers or your father’s sisters, or your mother’s brothers, or your mother’s sisters, or in houses of which the keys are in your possession. Or in the house of a sincere friend of yours: there is no blame on you, whether ye eat in company or separately. But if ye enter houses, salute each other and purity as from Allah. a greeting of blessing thus does Allah make clear the Signs to you: that ye may understand.

1. leyse : değil
2. alâ : üzerine
3. el a’mâ : âmâ, kör
4. haracun : güçlük, zorluk
5. ve lâ alâ : ve üzerine yoktur
6. el a’raci : topal, sakat
7. haracun : güçlük, zorluk
8. ve lâ alâ : ve üzerine yoktur
9. el marîdı : hasta
10. haracun : güçlük, zorluk
11. ve lâ alâ : ve üzerine yoktur
12. enfusi-kum : size, kendinize
13. en te’kulû : yemek yemeniz
14. min buyûti-kum : evlerinizden
15. ev : veya
16. buyûti : evler
17. âbâi-kum : sizin babalarınız
18. ev buyûti : veya evler
19. ummehâti-kum : sizin anneleriniz
20. ev buyûti : veya evler
21. ihvâni-kum : erkek kardeşleriniz
22. ev buyûti : veya evler
23. ehavâti-kum : sizin kız kardeşleriniz
24. ev buyûti a’mâmi-kum : veya amcalarınızın evleri
25. ev buyûti ammâti-kum : veya halalarınızın evleri
26. ev buyûti ahvâli-kum : veya dayılarınızın evleri
27. ev buyûti hâlâti-kum : veya teyzelerinizin evleri
28. ev : veya
29. mâ melektum : sahip olduğunuz şey
30. mefâtiha-hu : onun anahtarları
31. ev sadîkı-kum : veya sizin dostlarınız veya arkadaşlarınız
32. leyse : değil
33. aleykum : sizin üzerinize, size
34. cunâhun : günah
35. en te’kulû : yemek yemeniz
36. cemîan : topluca
37. ev : veya
38. eştâten : ayrı ayrı olarak
39. fe : böylece, o zaman
40. izâ dahaltum : girdiğiniz zaman
41. buyûten : evler
42. fe : böylece
43. sellimû : selâm verin
44. alâ enfusi-kum : kendi üzerinize (birbirinize)
45. tehıyyeten : selâm vererek
46. min indi allâhi : Allah’ın indinden
47. mubareketen : mübarek, hayırlı, bereketli
48. tayyibeten : iyi, güzel, helâl
49. kezâlike : işte böyle, böylece
50. yubeyyinu allâhu : Allah beyan eder, açıklar
51. lekum : sizin için, size
52. el âyâti : âyetler
53. leallekum : umulur ki böylece siz
54. ta’kılûne : akıl edersiniz


SEBEB-İ NÜZUL

l. Kays ibn Müslim’den, o da Miksem’den rivayet ediliyor ki o şöyle diyor: Bazı kimseler kör ve sakat olanlarla yemek yemekten sıkılır, onlarla birlikte yemek yemek istemezlerdi. Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.

Zehrâvî, İbn Abbâs’tan bunun aksini rivayetle “Kör, topal ve sakat olanlar, sağlam kişiler kendileriyle yemekten hoşlanmaz, kendilerini pis bulur veya kendi durumlarından rahatsız olur diye sağlam kişilerle birlikte yemek yemek istemezlerdi. İşte bunun üzerine “Kör için bir sorumluluk yoktur. Topal için de bir sorumluluk yoktur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur…” âyet-i kerimesi nazil oldu.” demiştir.

Dahhâk’tan rivayetle tahric olunan bir haber olayı biraz daha detaylandırır. Bu haberde o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber, peygamber olarak gönderilmezden önce kör, hasta ve topalla birlikte yemek yemezlerdi. Çünkü kör, yemeğin hoş olan taraflarını göremez, hasta olan kişi, sağlam olanlarınki gibi yemeğin hakkını veremez, sakat olan kimse de yanında bulunan sağlam kimseler gibi yemek yiyemezdi. İşte onların (Medine halkı olan Ansar’ın) kör, hasta ve sakatlarla birlikte yemek yemelerine bir ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerime nazil oldu.

2. “Ey iman edenler, birbirinizin malını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki sizden, karşılıklı bir rızadan bir ticaret ola…” (Nisa, 4/29) âyeti nazil olunca insanlar birbirlerinin evinde yemek yemekte zorlanır, sıkılır oldular, bu konuda sıkıntıya düştüler de bu âyet-i kerime nazil oldu.

İbn Abbâs’tan gelen bir rivayet konuyu biraz daha açmakta, o şöyle anlatıyor: .”Ey iman edenler, birbirinizin malını bâtıl yollarla yemeyin. Meğer ki sizden, karşılıklı bir rızadan bir ticaret ola…” (Nisa, 4/29) âyeti nazil olunca müslümanlar: “Allah Tealâ bize, mallarımızı aramızda batıl yollarla yemeyi yasakladı. Yemek, bizim en üstün, en iyi mallarımızdandır. Demek ki bizden birisinin, bir başkasının yanında yemek yemesi helâl değildir.” deyip birbirlerinin yanında (evinde) yemek yemekten kendilerini alakoydular, birbirlerinin evinde yemek yemeyi terkettiler de bundan sonra Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.

3. Mücâhid’den rivayette o şöyle anlatıyor: Ashab içinde sakat kimseler vardı. -İbn Amr hadisinde sakat olanlar kör ve topal olanlar; Haris hadisinde ise kör, topal, ihtiyaçtı olanlar şeklinde daha açık ifade edilmiştir.- Ashabdan bazıları bunları yemek için evlerine götürürler. Kendi evlerinde yemek bulunmazsa tutar onları babalarının veya âyette sayılan akrabalarının evlerine götürürlerdi. Yanlarındaki o sakat kimseler ise başkalarının evlerine götürülmekten hoşlanmaz; “Bizi kendi evlerine değil de başkalarının evlerine götürüyorlar.” derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.

4. İbn Abbâs’tan rivayete göre zengin birisi akraba veya arkadaşlarından bir fakirin evine gidip de bu fakir yakını onu yemeye buyur edince “Zengin olana yoksulun malından yemek yaraşmaz. Zaten yiyeceğiniz az, bir de biz yemeye oturup iyice azaltmıyalım” anlamında olmak üzere: “Yok, ben sizinle yemek yemekte sıkılıyorum. Çünkü ben zenginim, siz ise fakirsiniz.” dedikleri için, âyet-i kerime bunun Üzerine nazil olmuş.

5. İbn Abbâs’tan gelen başka bir rivayette konu biraz daha müşahhas hale getiriliyor. O şöyle anlatıyor: Ayet-i kerime Haris ibn Amr hakkında nazil oldu. O, Hz. Peygamber (sa)’le birlikte bir gazveye giderken ailesinin ve evinin işlerini yapmak üzere Mâlik ibn Zeyd’i vekil bırakmıştı. Dönüşünde arkadaşı Mâlik’i çok zayıflamış görüp sebebini sordu. O da: “İznin olmadan evinden yemek bana günah geldi.” dedi.

Bu mealde el-Bezzâr’ın sahih bir senedle Hz. Aişe’den rivayetle tahric ettiği bir haberde Hz. Aişe şöyle anlatıyor: Müslümanlar Hz. Peygamber (sa)’le birlikte gazvelere çıkmaya rağbet ederler; sefere çıkarken de sakatlıkları sebebiyle sefere katılamıyanlara evlerinin anahtarlarını verir ve onlara: “Benim evimden ne istiyorsan yiyebilirsin.” diye izin verirlerdi. Medine’de kalan ve kendilerine anahtar verilen o sakat kimseler de: “Bunlar aslında bize yeme iznini gönül hoşluğu ile vermediler. Binaenaleyh onların evlerinden yememiz bize helâl değil.” derlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ onlara bir ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerimeyi indirdi.

6. Katâde ve Dahhâk şöyle anlatıyorlar: Kinâne’den Leys ibn Amr oğulları denilen bir kabile hakkında nazil oldu. Onlardan kişi, yalnız başına yemek yemekte zorlanır, yalnız başına yemek yemek istemez ve birlikte yiyecek birisini (belki de misafir) bekleyerek sabah sofraya oturur, önünde yemek beklemeye başlar, bazan olurdu ki öğleye kadar gelen birisi olmaz ve o da yemek yemezdi. Akşam yemeğine oturduğunda birlikte yemek yiyecek birini bulamazsa yine yalnız başına yemek yemek istemezdi de işte Allah Tealâ bunun üzerine bu âyet-i kerimeyi indirdi

İkrime de der ki: Ansardan bir topluluk vardı ve onlar, kendilerine bir misafir geldi mi mutlaka misafirle birlikte yemek yerlerdi. İşte onlar hakkında diledikleri şekilde; ister bir sofranın etrafına halka olarak, ister ayrı ayrı yemek yemelerine ruhsat olmak üzere bu âyet-i kerime nazil oldu.

7. Atâ el-Horasânî ve Abdurrahman ibn Zeyd ibn Eşlem de Feth Süresindeki “Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur, hastaya da vebal yoktur…” (âyet: 17) âyet-i kerimesi gibi bu âyet-i kerimenin Cihâd hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Taberî, bütün bu rivayetleri sıraladıktan sonra bunlar arasından herhangi birinin tercihine götürecek bir karine veya açıklığa sahip olmadıklarını ve hepsinin de ayrı ayrı bu âyet-i kerimenin nüzulüne sebep olmalarının caiz olduğunu; başka bir bakış açısından âyet-i kerimenin hükmünün bütün bunları içine aldığını ve müslümanların gerek yalnız başlarına, gerekse âyet-i kerimede sayılan yakınların evlerinde topluca yemek yemelerine bu âyet-i kerime ile ruhsat verilmiş olduğunu belirtir ki âyet-i kerime bunlardan hangisi üzerine inmiş olursa olsun sebebin hususiliği, hükmün umumiliğine engel değildir.


AÇIKLAMA
Belirli Bazı Evlerde İzin Almadan Yemek Yemenin Mubah Olusu

“Âmâ kimse için hiçbir mahzur yoktur. Topal için de hiçbir mahzur yoktur. Hasta kimse için de hiçbir mahzur yoktur.” Yani bu üç kimsenin güçsüzlükleri ve acizlikleri sebebiyle cihadı terk etmek hususunda hiçbir günah ve sakınca yoktur. Bu tefsir Ata Horasanı ve Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem’den nakledil­miştir. Cenab-ı Hak  Tevbe suresinde ise şöyle buyurmuştur: “Allah’a Rasulü için samimi olmaları şartıyla ne zayıflara ne de harcayacaklarını bulamayan­lara (geri kalmakta) bir günah yoktur. İyilik edenlere karşı (kınamak için) bir yol yoktur. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bir de şu kimselere de günah yoktur. “Kendilerini bindirmen için ne zaman sana geldilerse “Size bir binek bulamıyorum” dedin ve harcayacak bir şey bulamadılar da keder­lerinden gözleri yaş döke döke döndüler.” (Tevbe, 9/91-92).

Fahreddin Razî’ye göre alimlerin çoğunluğu şöyle demişlerdir: Bundan murad edilen mana şudur: Bazı kimseler bu üç kimse ile birlikte ve bu evlerde birlikte yemek yemekten sakınıyorlardı. Allah Tealâ bu mahzuru kaldırdı.

Kanaatimce evlere girerken izin istemek ve yaşlı kadınların dış elbise al­mamaları hakkında geçen ayetler gibi bu ayet ailedeki hayat nizamı ile ilgili bir hususla ilgilidir. Ayet ailenin sağlıklı ve özürlü fertlerini yemek esnasında bir sofrada toplamak, özel evlerden, akrabaların ve arkadaşların evlerinden açık bir izin olmaksızın yemek yemek hakkındaki meşakkat ve külfeti kaldır­mak istemektedir. Ayrıca hususi ev hakkındaki hüküm yakın akraba ve ar­kadaş eviyle aynı şekildedir. Ayet daha sonrakilerle aynı hükmü taşıması ve buna atıf yapılması sebebiyle evlerde yemek yemenin hükmünü zikretti. Bu, İslâm’ın yüce adabından sosyal bir husustur.

“Evlerinizden yemenizde size hiçbir mahzur yoktur.” Yani özel evlerinizden yemek yemenizde sizin için hiçbir günah yoktur. Bu ifade çocukların evlerini de içine alır. Ayet bunları açıkça belirtmese de çocukların evleri insanın kendi evi gibidir. Çocuğun evi babasının evi gibidir, çocuğun malı babasının malı yerin­dedir.

İmam Ahmed Müsned’inde ve Sünen sahipleri Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadisini rivayet etmektedirler: “Sen ve malın babana aitsiniz.”

Yine Buharî’nin Tarih, Tirmizî, Nesai ve İbni Mace’nin Sünen’lerinde Hz. Aişe’den (r.a.) rivayet ettikleri hadis-i şerifte Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyur­maktadır: “Yediğiniz şeylerin en helâli ve en temizi kendi kazancınızla elde ettiğiniz şeydir. Evlâdınız da sizin kazancınızdır.”

“Kendinize mahzur yoktur.” ifadesi özürlülerle birlikte yemek yemenin sağlıklı kimselerin şanını lekelemeyeceğini beyan etmektedir. Onlarla yemek yemeyerek üstünlük taslamak reddedilmiş, şer’an ve dinen zemmedilmiştir. Bu ifadeyle insanlara genişlik verilmiş, fertler arasındaki muhabbet, irtibat ve sevgi bağlarının gerekleri beyan edilmiştir.

“Ya da babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden yemenizde de sizin için bir günah yoktur.”

Yani Allah Tealâ yemek yemekten razı ve memnun olduklarını, cimri ol­madıklarını ve üzüntü duymadıklarını bildiğimiz onbir yerden açık izin alın­maksızın yemek yememizi bize mubah kıldı. Eğer bu ev sahipleri sıkılır, oflar yahut rahatsızlık duyarsa ev sahiplerinin yokluğunda yemeklerinden yemeyiz, bu durumda sakınmaları talep edilir. Ayette geçen bu yerler şunlardır:

– Evlerimiz ve daha önce beyan ettiğimiz çocuklarımızın evleri,

– Babalarımızın ve dedelerimizin evleri,

– Annelerimizin ve ninelerimizin evleri,

– Kardeşlerimizin evleri,

– Kızkardeşlerimizin evleri

– Amcalarımızın evleri,

– Halalarımızın evleri,

– Dayılarımızın evleri,

– Teyzelerimizin evleri,

– Ev sahiplerinden vekâlet yoluyla anahtarlarını elimizde bulundur­duğumuz evler,

– Arkadaşlarımızın evleri…

Sahiplerinin yemek yememizden razı ve memnun olacaklarını bildiğimiz takdirde bu evlerden yemek yiyebiliriz. Aksi takdirde İmam Ahmed ve Ebu Davud’un rivayet ettikleri Peygamberimiz’in (s.a.) şu hadis-i şerifinin delaletiy­le caiz değildir. Efendimiz (s.a.) buyurdular ki: “Müslüman kişinin malı ancak gönlünün rızasıyla helâl olur.” Buharî ve Müslim’in Abdullah b. Ömer’den (r.a.) rivayet ettikleri şu hadis de buna delildir: “Hiçbir kimse kimsenin hayvanını onun izni olmaksızın sağmasın.”

Bu zikredilen yakın akrabalar genellikle ve gayet tabiî olarak yakın ak­rabalarının kendi yanlarında yemek yemelerinden gönülden razı olurlar.

“Anahtarlarını elinizde bulundurduğunuz evler'” maksat -İbni Abbas’ın (r.a.) dediği gibi-: Adamın vekili yahut malında ve hayvanında kayyımı olan kimsedir. Bu kimsenin koruduğu malın meyvesinden yemesinde, hayvanın sütünü içmesinde hiçbir mahzur yoktur.

Anahtarlara sahip olmak: Başkasına ait bir evin anahtarlarını elinde tutmak ve muhafazasında bulundurmaktır. Böyle kimselere müvekkil (vekil tayin eden kimse) tarafından zımnen izin verilmiş demektir. Vekil bu ameline karşı ücret almıyorsa bu kimselerin evlerinden yiyebilir ama başka yere taşıyamaz, depo edemez; bu işine karşılık ücret alıyorsa bu evlerden yemek yemez.

Aralarında tekellüf kaldırılan, katıksız sevgi bulunan samimî arkadaş­ların evlerine gelince, arkadaşının açık veya karinelerle memnun olacağını bilirse onların evinden yiyebilir.

Rivayete göre Hasan-ı Basrî evine girdi. Bir de ne görsün, arkadaşları hal­ka olmuşlar, yatağının altından içinde tatlı yiyecekler bulunan bir sepet çek­mişler, oturup yiyorlardı. Yüzünün hatları sevinçle dolmuş, gülmüş ve şöyle demişti:

– Biz onları -yani sahabenin büyüklerini- bu şekilde bulduk.

Arkadaşların evlerine girmek hususunda böyle denilir. Ancak konuda açık izin veya karine bulunmalıdır.

İmam Ebu Hanife (rh.a.) Allah’ın bu ayetle yakın akrabaların evlerinden yemek yenmesini ve evlerine izinsiz girilmesini mubah kılması sebebiyle yakın mahreminin mülkünden hırsızlık yapanın elinin kesilmeyeceğine bu ayeti delil getirmiştir. Zira izin şüphesi bulunması sebebiyle mahremin malı korunma al­tındaki mal sayılmaz. Gerçek şudur ki ya açık izin bulunmalı yahut karinelerle bilinen zımnî izin bulunmalıdır.

Cenab-ı Hak daha sonra toplu veya yalnız olarak yemek yemenin hük­münü zikrederek şöyle buyurdu:

“Toplu halde yahut ayrı ayrı yemek yemenizde hiçbir mahzur yoktur.” Yani nasıl dilerseniz toplu halde veya ayrı ayrı yemek yemenizde sizin için hiçbir günah yoktur; sizin için mubahtır.

Bu, kişinin yalnız başına ve toplu halde yemek yemesi hususunda Allah Tealâ tarafından verilen bir ruhsattır. Fakat toplu halde yemek yemek daha bereketli ve daha faziletlidir.

İmam Ahmed, Ebu Davud ve İbni Mace’nin Vahşi b. Harb’den, o da babasından, babası da dedesinden rivayet ettiği hadis-i şerife göre bir adam Peygamberimiz’e (s.a.):

– Biz yemek yiyoruz, ama doymuyoruz, dedi. Peygamberimiz (s.a.):

– Belki de ayrı ayrı yemek yiyorsunuz. Yemek üzerine toplanınız ve Allah’ın adımı anınız ki Allah size bereket ihsan eylesin, buyurdu.

İbni Mace de Hz. Ömer’den (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygam­berimiz’in (s.a.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: “Toplu halde yemek yeyin. Ayrı ayrı yemeyin. Zira bereket cemaatle beraberdir.”

Allah Tealâ daha sonra evine girenin selâm vermesinin hükmünü zikrederek şöyle buyurdu:

“Evlere girdiğinizde kendi ev halkınıza selâm verin.” Yani birbirinize selâm veriniz. Yahut yemek yemek için bu evlerden bir eve girdiğiniz zaman din ve akrabalık yönünden sizden olan ev halkına selâm verin.

Ayette, aile halkının kişinin kendisinden olduğuna, onun kendisi mertebesinde olduğuna delâlet etmek için “enfüsiküm (kendiniz)” kelimesi kul­lanılmıştır. Sanki, siz ev halkına selâm verdiğiniz zaman kendinize selâm vermiş oluyorsunuz demektir.

“Bu, Allah tarafından mübarek ve gayet hoş bir iyilik ve afiyet temennisidir.” Yani Allah’ın emriyle sabit olan, Allah tarafından meşru olan, daha fazla hayır ve sevap umulan, bunu duyan kimsenin kalbinin memnun olacağı bir selâmla selâmlayın. Zira tahıyye ve selâmın manası selâm verilen kimse için selâmet ve esenlik talep edilmesidir. Bu selâm bereket ve hoşlukla tavsif edilmiştir. Çünkü bu, Allah’tan daha fazla hayır ve helâl rızık umulan, müslümanın sevgisini çeken müminin mümine duasıdır.

Katade diyor ki: Ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver. İçinde hiç kimsenin bulunmadığı bir eve girdiğinde: “Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-sâlihîn” de. Çünkü bu şekilde emredilmektedir. Mücahid ve İbni Abbas (r.a.) da böyle demektedirler.

Buharî, Cabir b. Abdillah’tan (r.a.) naklediyor: “Ailenin yanına girdiğinde onlara Allah tarafından mübarek ve hoş bir selâm ile selâm ver.”

Bu hüküm -yani aile halkına selâm verilmesi- önceki ayetten “izin alıp aile halkına selâm vermedikçe” ayetinden belli olsa da yakın akrabalar arasın­daki yakınlık ilişkisinin karşılıklı selâm alışverişine muhtaç olmadığı zan­nedilmesin diye selâmın talep edildiği burada tekrar edilmektedir. Bu hareket­ler, ihmal edilmesi sahih olmayan umumî adab ve İslâmî haklardandır.

Dahhak diyor ki: Selâmda on hasene, rahmette yirmi hasene, bereketlerde otuz hasene vardır.

“Düşünesiniz diye Allah ayetleri size bu şekilde açıkça beyan ediyor.” Yani bu ayetleri düşünmeniz, Allah’ın emrini, nehyini ve adabını anlamanız ve böy­lece dünya ve ahiretin saadetini kazanmanız için Allah bu ayette sizlere helâl kıldığı şeyleri anlattığı gibi, bu surede bulunan hükümleri ve şer’î esasları şifa verici bir beyanla açıklıyor ve dininizin esaslarını bu şekilde beyan ediyor.