40

٤٠

اِنَّمَا قَوْلُنَا لِشَىْءٍ اِذَا اَرَدْنَاهُ اَنْ نَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

(40) innema kavlüna li şey’in iza eradnahü en nekule lehu kün fe yekun
ancak bizim sözümüz: bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman ona “ol” deriz hemen olur

(40) For to anything which we have willed, we but say the word, be, and it is.

1. innemâ : ancak, sadece, yalnız
2. kavlu-nâ : bizim sözümüz
3. li şey’in : bir şey için
4. izâ : olduğu zaman
5. erednâ-hu : biz onu istedik
6. en nekûle : bizim dememiz
7. lehu : ona
8. kun : ol
9. fe yekûnu : böylece, o hemen olur


AÇIKLAMA
Cenab-ı Hak bu ayetlerde peygamberliği inkâr eden kâfirlerin iki şüphesini cevaplandırdı.

Bunlardan ilki -ki bu üçüncü şüpheleridir- Kaderle delil getirerek içinde bulundukları şirke aldanmaları ve manasız boş mazeret takdim etmeleridir:

Allah’a şirk koşanlar putperestler şirklerine mazeret beyan ederek ve kaderi delil göstererek şu sözü söylediler: Biz bu putlara ancak Allah’ın dilemesiyle tapıyoruz. Şayet Allah dilemeseydi biz putlara tapmazdık ve Bahire, Sâ-ibe ve Vasile gibi hayvanları kendimize haram saymazdık. Bunlar Allah’ın her hangi bir hüküm indirmediği kendi kendilerine icad edip uydurdukları şeylerdir. Biz bunları Allah’ın rızası ile haram kıldık. Allah bizim yaptığımızdan hoşlanmasaydı cezası ile bize bunları kesin gösterir, bize bu imkânı tanımazdı.

Bu şüphe Allah Tealâ’nın yine onlardan Enam Suresi’nde naklettiği şüphedir: “Allah’a ortak koşanlar şöyle diyeceklerdir: Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız O’na ortak koşardık ve ne bir şeyi haram kılardık. Kendilerinden öncekiler de böylece yalanlamışlardı.” (En’am, 6/148).

Bundan maksatları -Şevkânî’nin Fethul-Kadir de zikrettiği gibi- Peygamberliğe dil uzatmaktı. Yani diyorlar ki: Rasulullah (s.a.)’ın Allah’tan başkasına ibadet etmemek Allah’ın haram kılmadığını haram kılmamak gibi söylediği şeyler gerçek olsa ve Allah tarafından gelseydi Allah’ın bizden istediği şeye aykırı hareketler yapamazdık. O halde Allah bunu diledi. O’nun dilediği olur, dilemediği de olmaz. O’ndan başkasına ibadet etmişsek O’nun haram kılmadığını haram saymışsak bu durum bizim yaptığımız bu hareketin Onun muradına uygun ve dilemesine muvafık olduğuna delâlet etmektedir.

Müşrikler gerçekte bunu kabul etmemektedirler. Fakat onlar Peygamberlere dil uzatmak amacını gütmektedirler.

Allahu Tealâ onların bu şüphelerini “kendilerinden önceki kâfirler de böyle yapmışlardı” diyerek reddetti. Yani bu bozuk inanç hususunda yeni bir görüş değildir. Peygamberleri yalanladıkları Hakkı reddetmek üzere batıl için mücadele ettikleri zaman önceki ümmetlerden de bu sözlerin benzeri sözler sâdır olmuştu. Onlar Peygamberleri yalanlamak ve dalâlete uymak yolunda geçmişlerinin yoluna uydular.

“Peygamberlere düşen apaçık bir tebliğden başka bir şey midir?” Yani onlar söyledikleri bu sözlerinde hatalıdırlar. Onların iddia ettiği gibi Allahu Tealâ onları yadırgamamış değildir. Bilakis onları son derece yadırgamış ve bunu yapmalarını şiddetle nehyetmiştir. Her ümmet, her çağ veya her insan gurubuna onları Allah’a kulluğa davet eden O’ndan başkasına kulluktan nehyeden “Allah’a kulluk edin, her azdırıcıdan (taguttan) kaçının” (Nahl, 36) diyen bir peygamber göndermiştir.

İçlerinden bir kısmını Allah hidayete eriştirdi, muvaffak kıldı. İman edip itaat ettiler. Diğer bir kısmı ise yüzçevirip surat değiştirdi. Dolayısıyla küfür ve isyan üzerine ısrar ettiği için sapıklık ve azab kelimesi onun üzerine müstahak oldu.

Rablerinin risaletini tebliğ etmekle emrolunan peygamberler üzerine düşen sadece bu risaleti ve vahyi tebliğ etmek ve Hak yolunu açıklamaktır. Bu sebeple hidayete lâyık olan Allah’ın dilemesi ile hidayete yönelir.

“Sonra da nefse kötülüğü ve takvayı ilham etmiştir. Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Nefsinin gerçek yüzünü gizleyen ise hüsrandadır.” (Şems, 91/8-10).

“Uğrumuzda cihad edenlere biz mutlaka yollarımızı gösteririz.” (Ankebût, 29/69).

Bu peygamberlerin vazifeleri insanları imana zorlamak değildir. Bu onların görevi değildir, zaten hikmete de uygun değildir.

Yani sevap ve ceza iki şeye bağlıdır:

a) Allahu Tealânın dilemesi.

b) Kulun, kurtuluş veya helake götüren sebeplere sarılması. Allah’ın hidayete eriştirmesi de iki çeşittir.

1- İrşad ve yol göstermesi şeklinde hidayet: Bu peygamberlerin ve kendilerine indirilen kitapların yerine getirdiği hidayettir.

2- Muvaffak kılıp yardımcı olma şeklinde hidayet. Bu da kulun hidayet ve iman yolunun aslına girmesine bağlıdır. Kim iman ederse Allah onu hayra muvaffak kılmakta ziyadesiyle yardımcı olur. Kim de sapıtır, küfre girer ve yüzçevirirse Allah da onu iyice sapıtır. Hak ve hayırlı yoldan uzaklaştırır. Allah bütün insanlara iradesi ve dilemesinden başka iman etmelerini emretmiştir.

Bundan sonra Cenab-ı Hak bütün ümmetlere peygamber gönderildiğini beyan ederek şöyle buyuruyor: “Şüphesiz ki her ümmete bir peygamber gönderdik” Yani Allah’ın mahlûkatı için ilâhî kanunu onlara peygamber gönderilmesi, Allah’a kulluk etmelerinin emredilmesi tağuta tapmaktan nehyedilmesidir. Tagut: Putlar, heykeller, yıldızlar, şeytan gibi Allah’tan başka kendisine tapılan her şeydir. Nuh kavminde şirkin çıkmasından itibaren her ümmete peygamber gönderilmişti. Hz. Nuh (a.s.) Allah’ın yeryüzü halkına gönderdiği ilk Rasul olup bu durum daveti doğu ve batıdaki insan ve cinlerin tamamına şamil olan Hz. Muhammed Mustafa (s.a.) ile tamamlanıncaya kadar devam etti. Hepsi şöyle diyorlardı: ‘Ya Muhammed! Biz senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O halde ancak bana ibadet edin diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 21/25) “Senden önce gönderdiğimiz peygamberimize sor. Biz Rahman olan Allah’tan başka ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?” (Zuhruf, 43/45).

O halde bundan sonra müşriklerden biri nasıl olur da “Allah dileseydi kendisinden başka hiçbir şeye ibadet etmezdik.” diyebiliyor.

Özetle: Küfür için şer’î irade yoktur, bu murad edilmemiştir. Çünkü Allah peygamberlerinin diliyle insanları küfürden (inkarcılıktan) nehyetmiştir. Kevnî irade ise bazı insanların inkâr etmesine imkân tanıması, kendi tercihlerine uygun olarak bunu takdir etmesidir. Bu hususta da müşrikler için hiçbir delil yoktur. Çünkü Allah, cehennemi yaratmış ve cehennem ehli olacak şeytanları ve kâfirleri yaratmıştır. Allah kullarının kâfir olmasına razı olmaz. O’nun bu hususta erişilmez hikmeti vardır.

Cenab-ı Hak peygamberlerin uyarısından sonra Hakkı yalanlayan kâfirlere dünyada ceza indireceği şeklindeki beyanıyla onların bu tavrını kabul etmemiş yadırgamıştır. “İçlerinden bir kısmını Allah hidayete eriştirdi.” Yani bazı insanlara Allah doğru yolu gösterdi, peygamberleri tasdik etmeye muvaffak kıldı. Bunlar kazandılar ve kurtuldular. Diğer bir kısmı ise Allah’ı inkâr edip peygamberlerini yalanladılar. Allah da bunları cezalandırdı.

“Yeryüzünde dolaşın…” Yani Ad ve Semud kavimleri gibi peygamberlere karşı çıkan ve Hakkı yalanlayan kavimlerin durumu ve günahları sebebiyle Allah’ın onları nasıl helak ettiğini sorun:

“Allah onları helak etmiştir. Kâfirler için de aynı âkibet vardır.” (Muhammed, 47/10).

Peygamberlerini yalanlayanların akıbetlerinden ibret almak için onların sonlarının nasıl olduğuna bir bakın.

Bundan sonra Allah kavminden karşılaştığı inkarcılığa karşı Rasulünü tesellî etmek için ona özel bir şekilde hitap etti:

Ya Muhammed! Sen kavminin hidayete ermesini ne kadar istesen de Allah kötü tercihleri sebebiyle onların dalâlete düşmesini murad etmişse senin ısrarlı arzun onlara fayda vermez.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimsenin fitneye düşmesini dilerse senin Allah’a karşı yapacak hiçbir şeyin yoktur.” (Maide, 5/41).

Yine Cenab-ı Hak, Hz. Nuh (a.s.)’ın kavmine söylediği şu sözü naklediyor: “Eğer Allah sizi azdırmayı dilerse öğüt vermek istesem de öğüdüm size fayda vermez. “(Hud, 11/34).

Cenab-ı Hak bir başka ayet-i kerîmede Rasulüne hitaben şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Doğrusu sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğini hidayete erdirir.” (Kasas, 28/56).

“Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.” Yani sapıklığı tercih edenlerin kendilerini Allah’ın cezası ve azabından kurtaracak hiçbir yardımcıları yoktur. Çünkü iman veya küfür üzerine yapılacak hesabın ana esası tercihtir, ikrah ve zorlama değildir.

Cenab-ı Hak daha sonra peygamberliği inkâr edenlerin “dördüncü şüphe” sini zikretti. Müşrikler dediler ki: Öldükten sonra dirilme, mahşerde toplanma ve amel defterinin dağıtılması inancı batıldır, asılsızdır. Dolayısıyla peygamberliğe inanmak da batıl ve asılsızdır.

Bu şüphe “kâfirler, Allah’ın ölen kimseleri tekrar diriltmeyeceğine dair alabildiğine Allah’a yemin ettiler.” ayetinde anlatılmaktadır. Yani müşrikler yemin ettiler. Yeminde de çok ileri gittiler. Kuvvetli yeminlerle Allah’ın ölen kimseleri diriltmeyeceğine yemin ettiler. Yani onlar öldükten sonra dirilmeyi çok uzak bir ihtimal olarak görüyorlar, bunu kendilerine haber veren peygamberleri yalanlıyorlardı. Çünkü onlara göre ölü çürür, yok olur giderdi.

Allah da onlara şu şekilde cevap verdi. Hayır! Bu vaki olacak, Allah bunu mutlaka gerçekleşecek bir vaad olarak vaad etti. Fakat insanların çoğu Allah’ın kudretini bilmedikleri için peygamberlere muhalefet ettiler ve küfre düştüler.

Allah’ın tekrar diriltmekteki hikmeti ise “onlara ihtilâf ettikleri şeyin gerçek yüzünü göstermek…” Mutlak adaleti ikame ederek iyiyi kötüden, itaatkârı isyankârdan, zalimi mazlumdan ayırdetmek, kötülük edenlere amellerinin karşılığını vermek, güzel amel işleyenleri de daha güzeliyle mükâfatlandırmaktır.

Öldükten sonra dirilmeyi ve amellere karşılık verileceğini inkâr eden kâfirler de ilmel-yakîn olarak yeminlerinde ve “Allah ölen kimseleri diriltmeyecektir” şeklindeki sözlerinde yalancı olduklarını bilsinler diye biz bunu yaptık. Onlara Cehennem zebanileri şöyle diyeceklerdir: “İşte dünyada yalanladığınız Cehennem ateşi budur! Bu bir sihir midir? Yoksa hâlâ görmüyor musunuz? Girin Cehenneme. Dayanın veya dayanmayın sizin için değişen bir şey olmayacaktır. Siz sadece yaptıklarınızın cezasını göreceksiniz.” (Tûr, 52/14-16).

Öldükten sonra dirilme hakkında sözederken Allahu Tealâ’nın dilediği her şeye kadir olduğunu, yerde veya gökte hiçbir şeyin O’nu âciz bırakmayacağını haber vermesi gayet münâsip bir açıklama olmuştur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

Biz yaratma, ölüleri diriltme ve ebedî hayat gibi herhangi bir şeyi dilediğimiz zaman bu bir defa emir vermekle tamamlanır ve bu iş hiçbir yorgunluk ve tereddüt olmaksızın, hiçbir yavaşlama ve zorlanma olmaksızın Allah’ın dilediği gibi olur.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır. “Bizim emrimiz bir defadır, bir göz kırpması gibidir.” (Kamer, 54/50) “Kıyametin kopması ancak bir göz kırpması veya daha kısa bir zaman kadardır.” (Nahl, 77) “Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de bir tek kişininki gibidir.” (Lokman, 31/28) “Bir şeyin olmasını dilediği zaman O’nun emri sadece ‘Ol’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yasin, 36/82).

Advertisements