159

    RevelationCuzPageSurah
    92 6102Nisa(4)

١٥٩

وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ بِه قَبْلَ مَوْتِه وَيَوْمَ الْقِيمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهيدًا

(159) ve im min ehlil kitabi illa le yü’minenne bihi kable mevtih ve yevmel kiyameti yekunü aleyhim şehida

ehli kitap dan (hiçbir kimse) yoktur ki muhakkak ona iman etmiş olmasın ölümünden önce kıyamet günü onların aleyhine şahit olacak

(159) And there is no one of the People of the Book but must believe in him before his death and on the day of judgment he will be a witness against them-

1. ve : ve
2. in …. (illâ) : ancak
3. min : …’den
4. ehli el kitâbi : kitap ehli
5. (in) …illâ : ancak
6. le yu’minenne : mutlaka îmân edecekler
7. bi-hî : ona
8. kable : önce
9. mevti-hî : onun ölümü
10. ve yevme el kıyâmeti : ve kıyâmet günü
11. yekûnu : olacak
12. aleyhim : onlara, onların üzerine
13. şehîden : şahit

وَإِنْher biriمِنْ أَهْلِ ehlindenالْكِتَابِ kitapإِلَّا لَيُؤْمِنَنَّ andolsun ki ona iman edecektirبِهِ قَبْلَ önceمَوْتِهِ ölümündenوَيَوْمَ gününde deالْقِيَامَةِ kıyametيَكُونُolacaktırعَلَيْهِمْ onlaraشَهِيدًا şahit


AÇIKLAMA

Kitap Ehli olan Yahudiler senden, üzerlerine senin Allah tarafından ken­dilerine gönderilmiş peygamber olduğuna tanıklık edecek semavî bir hat ile ya­zılmış bir kitap indirmeni isterler. Bu, onların dinin gerçeğini, peygamberlik ve risaletin anlamını bilmediklerinin, ilâhî meşietin ve rabbanî hikmetin anlamı­nı idrâk etmediklerinin delilidir: “Eğer üzerine kâğıtlar içerisinde bir kitap in-dirsek, onlar da elleriyle ona dokunsalardı, hiç şüphesiz kâfir olanlar: Muhak­kak bu apaçık bir büyüdür, diyeceklerdi.” (En’âm, 6/7) Bu bilgisizliklerinin se­bebi ise, Allah’ın kendileriyle peygamberlerini desteklediği gerçek mucizeler ile büyücülerin hile ve göz bağcılıklarını ayırdedememeleridir.

Onların bu istekleri iyi niyetli bir istek değildir. Bu istek ikna olmak, sa­mimiyetle belge ve delil istemek maksadıyla yapılmış değildir. Böyle bir istek işi yokuşa sürmek, karşısındakini aciz bırakmak ve zora sokmak maksadıyla yapılmıştır. Hasan-ı Basrî şöyle der: Eğer onlar bunu doğruyu bulmak kasdıyla istemiş olsalardı, şüphesiz onlara istediklerini verirdi.

Ey Muhammed! Sen onların bu istekleri dolayısıyla hayrete düşme, şaşır­ma. Çünkü onlar Musa’dan bundan daha büyük bir istekte bulunmuş ve şöyle demişlerdi: Bize Allah’ı herhangi bir engel ve perde söz konusu olmaksızın göz­le görülecek şekilde, açıkça göster. İşte bu, onların Allah’ı gereği gibi bileme­diklerinin delilidir. Çünkü onlar Allah’ın gözler ile idrâk edilebilecek sınırlı bir cisim olduğunu sanmışlardı.

Böyle bir isteği ataları yapmış olmakla birlikte Hz. Peygamberimiz çağın­da yaşayan Yahudilere bu istekte bulunmanın nisbet ediliş sebebi, atalarının yaptıklarına razı olan ve onları taklit eden mirasçıları oluşlarındandır. İşte bu da fertlerinin bir kısmının yaptığı işlere razı olması halinde, aynı ümmetin bir­biri ile dayanışma içerisinde, birlik içerisinde oluşunun şekillerinden birisidir.

Aciz bırakmak arzusuyla yapılan bu istekleri dolayısıyla, kendilerinin ölümlerine sebep olan yıldırımın düşmesi ile cezalandırılmışlardı. Sonra Allah onları diriltmişti.

Söz konusu bu diriltme Bakara suresinde yer alan şu buyruklarda açık­lanmaktadır: “Hani: Ey Mûsâ! Allah’ı açıktan açığa görmedikçe asla sana iman etmeyeceğiz, demiştiniz de bu sebepten siz bakıp dururken yıldırım gelip sizi ya­kalamıştı. Sonra da şükredersiniz diye ölümünüzün ardından sizi diriltmişti” (Bakara, 2/55-56).

Diriltmelerinden sonra Mısır topraklarında Hz. Mûsâ tarafından gösterilen bunca göz kamaştırıcı mucizeleri ve reddedilemez gerçekleri görüp düşmanları olan Firavun ve askerlerinin denizde boğulup helak edilişini görmelerine rağ­men, henüz bu yerden fazla uzaklaşmamışken putlara tapınan bir topluluğun yanından geçtiler de Hz. Musa’ya: “Onların tanrıları olduğu gibi sen de bize bir tanrı yap” dediler. Yüce Allah onların buzağıya ilâh edinmelerini A’râf suresinin 152. ayetinde Ta-ha suresinin de 88. ayetinde söz konusu etmektedir. Buzağıyı bu şekilde ilâh edinmeleri ise Hz. Musa’nın Yüce Allah’a münacata gidişi sıra­sında olmuştu. Hz. Mûsâ yanlarına dönünce yaptıklarından tövbe ettiler ve bir­birlerini öldürdüler. Aralarından buzağıya tapınmamış olanlar tapınmış olanla­rı öldürdü. Daha sonra Yüce Allah onları diriltti ve tövbe etmeleri üzerine onla­rı affetti. Hz. Musa’ya da apaçık bir delil ve belge verdi. Yani güçlü, açık seçik, rahatlıkla görülüp tanınacak bir belge: Asa, denizin yarılması ve beyaz el gibi. Bunlara ayet-i kerimede “sultan” adının veriliş sebebi ise, bu gibi belgeleri geti­renin belgesinin kahredici, yani ister istemez kabul edilmesi gereken bir belge oluşundandır. Bu belge görülmekte insanların benzerini getirmelerinin müm­kün olmadığı bilindiğinden, kalpler buna boyun eğmek zorunda kalır.

Onların tövbeleri birbirlerini öldürmeleri şeklinde olup bu kendilerine: “Artık bırakınız” denilinceye kadar devam edip gitti. Bu öldürülen kimse için şehitlik, hayatta kalan için bir tövbe idi. Nitekim Yüce Allah Bakara suresinde şöyle buyurmaktadır: “Hani Mûsâ kavmine şöyle demişti: Kavmim, şüphesiz sizler buzağıyı ilâh edinmekle kendinize zulmettiniz. Haydi sizi yaratana tövbe ediniz, bunun için de kendinizi (birbirinizi) öldürünüz. Böylesi sizi yaratan nezdinde sizin için daha hayırlıdır. O da tövbenizi kabul etti. O tövbeleri çokça ka­bul edendir, Rahîm’dir.” (Bakara, 2/54) İsrailoğulları’nın karşı karşıya kaldık­ları durumlardan ve tedip edilme üslûplarından hayrete düşürücü birisi de Yü­ce Allah’ın üzerlerine Tûr dağını adeta bir gölge yapan bir bulut gibi kaldırmış olmasıdır. O sırada onlar o dağın vadisinde bulunuyorlardı. Tûr”un bu şekilde tepelerine kaldırılması ise, Tevrat hükümlerine bağlı kalmayı kabul etmeyip Hz. Musa’nın getirdiklerine itaati reddetmeleri esnasında olmuştu. Bu şekilde cezalandırılmalarının sebebi ise, Yüce Allah’ın önceden kendilerinden almış ol­duğu, kendilerine indirilenler gereğince tam bir ciddiyet ve ihlâs ile amel ede­ceklerine dair sözleriydi.

Daha sonra itaat etmeye mecbur edildiler, onlar da itaate dönüp secde et­tiler. Dağ, tepelerine düşer korkusuyla başlarının üstünde duran dağa baka kaldılar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Hani biz bir zaman dağı üzerlerine sanki bir gölgelikmiş gibi çekip kaldırmıştık da üstlerine düşecek sanmışlardı. Size verdiğimizi kuvvetle alın (demiştik)” (A’râf, 7/171).

Onlara kasabanın, yani Beytulmakdis’in kapısından secde ederek, yani zillet ve itaatle boyun eğerek girmeleri, girerken de “hıttah” demeleri emrolunmuştu. Bunun anlamı şuydu: “Allah’ım, Cihadı terkedip ondan yüz çevirdiği­miz için ve bundan dolayı da kırk yıl boyunca şaşkın şaşkın dolaştığımız için kazanmış olduğumuz günahları üzerimizden kaldır.” Ancak hem söylemeleri emrolunan sözü söylemeyip muhalefet ettiler, hem de yapmaları istenen davra­nışı da değiştirdiler. Kendilerinden söylemeleri istenilen söz yerine “Arpa için­de bir buğday”, diye bir söz söyleyerek ve kıçları üstünde sürünerek girdiler.

Yüce Allah, cumartesi yasağına riayet etmelerini ve bu kendileri için şer”î bir hüküm olarak devam ettiği sürece Allah’ın kendilerine yasak kıldıklarına bağlı kalmalarını emrederek Hz. Dâvûd aracılığı ile şöyle buyurmuştu: “Cumar­teside haddi aşmayın.” Yani dünyevî işlerle uğraşmak suretiyle o hususta Allah’ın size belirlemiş olduğu sınırları çiğnemeyin. Ancak onlar bu hususta balık avlamak ile ilgili bilinen hilelerini yaptılar ve emre muhalefet ettiler: “Andolsun sizler cumartesi hususunda aranızdan haddi aşanları bilmişsinizdir. Biz de ken­dilerine: Hor ve hakir maymunlar olunuz, dedik.” (Bakara, 2/65)

Allah da onlardan çok ağır bir misak almıştı. Yani Tevrat’a tam bir ciddi­yetle, bütün güçleriyle sarılıp onun gereğince amel edeceklerine, Hz. İsa ile Hz. Muhammed’in gönderilecekleri müjdesini gizlemeyeceklerine dair oldukça sağ­lam bir söz almıştır, fakat onlar bu hususta da muhalefet ettiler, isyan ettiler, Allah’ın haram kıldıklarını işlemek için hileli yollara saptılar. Nitekim A’râf suresinde bu hususa şöyle değinilmektedir: “Bir de onlara deniz kıyısındaki o kasabayı sor. Hani onlar cumartesi gününde haddi aşmışlardı. Çünkü cumarte­silerinde balıklar akın akın meydana çıkarak yanlarına geliyor; cumartesi tatil yapmadıklarında ise gelmiyorlardı. İşte biz itaatten çıktıklarından dolayı ken­dilerini böylece imtihan ediyorduk.” (A’raf, 7/163)

Yüce Allah bu misakı söz konusu ettikten sonra, onların başlarına gelen ilâhî ceza ve gazabın sebeplerini de zikretmektedir. Bu sebep ise ilâhî emirlere karşı gelmenin en çirkinlerinden olup Allah’ın kendilerinden almış olduğu sözü bozmuş bulunmalarıdır. Böylelikle onlar Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kıldılar. “Sözlerini bozmaları… yüzünden” Yahudilerin söz­lerini bozmaları, peygamberlerinin doğruluklarına delil teşkil eden Allah’ın ayetlerini (ve mucizelerini) inkâr etmeleri, Zekeriyyâ ve Yahya (a.s.) (ikisine de selâm olsun) gibi peygamberleri de günahsız ve haksız yere öldürmeleri, kalp­lerimiz perdelerle kaplıdır demeleri yüzünden senin kendilerini davet ettiğin hiç bir şey onların kalplerine ulaşmamaktadır: “Ve dediler ki: Bizim kalpleri­miz bizi kendisine davet ettiğin şeye karşı örtüler içerisindedir. Kulaklarımızda bir ağırlık da vardır. Bizimle senin aranda da bir perde bulunmaktadır. Haydi sen yapacağını yap, biz de yapanlarız.” (Fussilet, 41/5) Yüce Allah onlara ger­çeğin böyle olmadığını aksine İsa ve Muhammed (a.s.)’i inkâr etmeleri sebebiy­le Allah’ın kalplerini mühürlediğini, bundan dolayı da hidayet nurunun kalple­rine ulaşmadığını bildirdi; tıpkı başka bir nakış ve şekle sokulamayan sikke haline getirilmiş paralar gibi. Onlar, aralarından Abdullah b. Selâm ve arka­daşları gibi pek azı müstesna, iman etmezler.

İsa (a.s.)’ya kâfir olmaları, İncil’i inkâr etmeleri, bakire ve tertemiz Hz. Meryem’i fuhuş ile itham etmeleri, aralarında salih bir insan olarak bilinen Yûsuf en-Neccâr ile ilişki kurduğunu söylemeleri ki bu suçsuz bir kimseyi deh­şete düşüren büyük bir iftira, uydurulmuş bir yalandı, Meryem oğlu İsa’yı öldürdüklerini iddia etmeleri ve onun daveti ile alay olsun diye onu Allah’ın pey­gamberi diye nitelendirmeleri… Buna karşılık Kur’ân-ı Kerîm: O Allah’ın oğlu­dur, diyen Hristiyanlara cevap olmak üzere Meryem’in oğlu olmak ile onu nite­lendirmekte ve Yahudilere de şu şekilde cevap vermektedir: Durum şu ki, onlar iddia ettikleri gibi İsa’yı ne öldürdüler, ne de astılar; fakat Allah bir başka kişi­yi ona benzetti ve onlar da onu astılar. Onlar kesin olarak İsa’yı öldürmediler. Yani öldürdükleri kişinin bizzat İsa olduğunu kesin bir kanaate sahip olarak öldürmüş değillerdir. Çünkü Hz. İsa’ya benzeyen kişiyi öldürüp asanlar, İsa’yı tanımıyorlardı. İncillerde bilindiğine göre ise Hz. İsa’yı askerlere teslim eden kişi İsharyotlu Yahuda’dır.

Diğer taraftan Hz. İsa’nın kendisinin mi, yoksa başkasının mı çarmıha gerildiği hususunda ihtilâf içerisindedirler. Onlar durumun gerçek mahiyeti hakkında şüphe ve tereddüt etmekte olup, kesin bir bilgiye sahip değillerdir. Bu hususta zanna, karinelere ve hakka asla ulaştıramayan bazı emarelere uymaktadırlar.

Yüce Allah Hz. İsa’yı Yahudilerin ellerinden kurtarmış ve onu kendisine kaldırmıştır. Nitekim Âl-i İmran suresinde şöyle buyurulmaktadır: “Hani Allah şöyle demişti: Ey İsâ! Şüphesiz ben seni vefat ettirecek, seni bana doğru kaldıra­cak ve seni inkâr edenler arasından tertemiz edip çıkaracağım, demişti.” (Âl-i İmran, 3/55) İbni Abbâs şöyle der: Ben seni vefat ettireceğim, sözünün anlamı “seni öldüreceğim”dir. Vehb: Allah onu üç gün boyunca ölü bıraktı, sonra diriltti, sonra da onu yükseltti, demiştir. İbni Cerîr de şöyle der: Onun vefat ettirilmesi yükseltilmesi, kaldırılması demektir.  Çoğunluk ise şöyle demiştir: Burada ve­fattan kasıt uykudur. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Geceleyin (uyku ile) size vefat ettiren (öldürür gibi uyutan) odur.” (En’âm, 6/60) Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: “Allah ölümleri vaktinde ruhları alır. Ölmeyeninkini de uy­kusunda (ruhunu alır).” (Zümer, 39/42) Hasan-ı Basrî Resulullah (s.a.)’ın Yahu­dilere dediğini söyler: “İsa ölmedi. Şüphesiz o Kıyamet gününden önce size geri dönecektir.” Yani müfessirler arasında meşhur olan görüşe göre Yüce Allah Hz. İsa’yı ruh ve cesedi ile semaya kaldırmıştır. Râzî şöyle der: Bundan maksat: “Ben seni kendime has lütuf ve keremime mazhar kılacağım yere yükseltece­ğim.” demektir. Bunu kendisine doğru kaldırma diye nitelendirmesi ise bu duru­mun şanını yükseltmek, azametine dikkat çekmek içindir. Nitekim Yüce Allah’ın Hz. İbrahim’in söylediğini naklettiği: “Ben Rabbime gidiyorum.” (Saffat, 37/99) ifadesi de bu kabildendir. Oysa Hz. İbrahim Irak’tan Şam’a doğru gitmişti. Bü­tün bunlardan kasıt ise azametine ve yüceliğe dikkat çekmektir. “Seni bana doğ­ru yükselteceğim, kaldıracağım.” ayeti derece ve mevki itibariyle yüksekliğe delil olup mevki ve cihet itibariyle değildir. Nitekim Yüce Allah’ın’: “Sana tabi olanları Kıyamet gününe kadar kâfir olanların üstünde tutacağım.” (Âl-i İmran, 3/55) buyruğundaki üstünde olmak da mekân itibariyle bir üstünlük değildir, derece ve yükseklik itibariyle bir üstünlüktür.

Daha sonra Yüce Allah, Hz. İsa’yı çarmıha gerilmekten koruyup, onu zalim Romalılarla Yahudilerden kurtarıp kendisine doğru yükseltmesine: “Allah Azîz’dir, Hakîm’dir” buyruğunu delil getirmektedir. Yani şüphesiz ki, Allah asla mağlup edilemeyen güçlüdür. O yaptıklarında, bütün takdirlerinde ve yaratmayı takdir et­tiği, hükmettiği bütün işlerinde hikmeti sonsuz olandır. Her kişiye amelinin karşı­lığını verir. Dünyada Yahudilere verdiği karşılıklardan birisi de onların karşı kar­şıya kaldıkları zillet, yoksulluk ve yeryüzünün dört bir tarafına dağılmışlıktır.

İsâ Mesih’in çarmıha gerilmesi ve yükseltilmesi ile ilgili bizim bu akide­miz, varlık âleminde en sağlam ve güvenilir bir kaynak olan Allah’ın kelâmı Kur’an-ı Kerim’dendir ve Kur’an-ı Kerîm bizlere tevatür yoluyla nakledilmiştir. O bakımdan sıhhati sabit olmamış başka bir takım rivayetleri tasdike mahal yoktur. Hatta sağlam olmayan bu rivayetler arasındaki çelişkiler ve pek çok tutarsızlıklar da kendileri hakkında kesin bir şüpheyi ortaya koymakta, diğer taraftan da bunların asla güvenilir olmadıklarını kesinlikle ifade etmektedir.

Ayrıca Hz. İsa’nın aşılmadığını söylemek, Hz. İsa’nın şerefine daha çok ya­kışır, onun üstünlüğünü daha iyi ifade eder. Onun insanlığın ve dünyanın, Hz. Adem ve çocuklarının günahlarını affettirmek için kendisini feda ettiğini, söy­lemeye gelince: Bu, Hristiyanlığın vehimlerinden ve insanlar tarafından tedvin edilmiş İndilerde yer alan hikâyelerdendir. Çünkü Yüce Allah günahtan kur­tulmayı tövbe etmeye bağlı kılmıştır. Hz. Âdem de tövbe etmiş ve bu problem böylelikle sona ermiş, Allah da onun tövbesini kabul etmiştir: “Derken Âdem Rabbinden bir takım kelimeler telakki etti, Allah da onun tövbesini kabul etti. Şüphesiz ki O, çokça tövbeleri kabul edendir, Rahimdir.” (Bakara, 2/37)

Aklı başında hiçbir kimse Hz. İsa’nın kendisini feda etmesi ve Mesih’e uyanların masiyetleri işlemelerini mubah kılmasını kabul edemez. Çünkü Me­sih, onlara göre günahlarını affettirmek üzere asılmıştır.

Daha sonra Yüce Allah Hz. Mesih hakkında kesin sözü söylemekte ve Kitap Ehli’nden herkesin, ölüm gelip kendisini bulduğu esnada Hz. İsa hakkın­daki gerçeği açıkça göreceğini ve herhangi bir eğrilik söz konusu olmaksızın gerçek ve doğru şekilde ona iman edeceğini, böylelikle Yahudilerin Hz. İsa’nın yalan söylemeyen doğru sözlü bir peygamber olduğunu, Hristiyanların da ne ilâh ne de ilâhın oğlu olmayıp insan olduğunu bileceğini ortaya koymaktadır.

Yüce Allah’ın: “Ölümünden önce ona inanmayacak hiç bir kimse yoktur.” buyruğuna gelince: Bu, şu takdirdeki hazfedilmiş bir mevsufa sıfat olarak gel­miş bir yemin cümlesidir: Yani Andolsun ki Kitap Ehli’nden olup da ona iman etmeyecek hiç bir kimse yoktur. Yüce Allah’ın şu buyrukları da bu kabildendir: “Bizden bilinen bir mevkii bulunmayan hiç bir kimse yoktur.” (Sâffât, 37/164); “Aranızdan ona uğramayacak hiçbir kimse yoktur.” (Meryem, 19/71). Buyru­ğun anlamı şudur: Yahudi ve Hristiyanlardan olup da ölümünden önce Hz. İsa’ya iman etmeyecek, onun Allah’ın kulu ve rasulü olduğuna inanmayacak hiç bir kimse yoktur. Yani bunlardan her bir kimse ölümü görüp canı çıkmadan önce imanın kendisine fayda vermeyeceği bir zamanda ona inanacaktır. İmanın bu zamanda fayda vermeyişinin sebebi ise teklif (dinî sorumlulukla muhatap olma) zamanının artık sona ermiş olmasıdır.  Diğer taraftan artık herkesin bilmediği hususlar açıkça ortaya çıkacak ve ona iman edecek; ancak bu iman ölüm meleğini gördükten sonra ona fayda vermeyecektir.

Kıyamet gününde de Hz. İsa Yahudiler aleyhine, kendisini yalanladıkları­na dair, Hrıstiyanlar aleyhine de kendisini Allah’ın oğlu diye çağırdıklarına da­ir şahitlik edecek ve böylelikle onun gerçek durumu ortaya çıkmış olacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onları senin bana emretmiş ol­duğun, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz, demek­ten başka bir şey söylemedim ve ben aralarında bulunduğum sürece onlara kar­şı şahit idim.” (Mâide, 5/117) Yani o aralarından iman eden kimselere iman et­tiklerine, kâfir olan kimseler aleyhine de kâfir olduklarına dair şahitlik ede­cektir. Çünkü her bir peygamber Yüce Allah’ın şu buyruğunda da olduğu gibi ümmetine karşı bir şahittir: “Her ümmetten birer şahit getirip bunların üzerine de seni şahit olarak getirdiğimiz zaman (halleri) nice olur.” (Nisa, 4/41) Katâde “kıyamet günü de aleyhlerinde şahit olacaktır.” ayetiyle ilgili olarak şunları söylemektedir: Onlara karşı Allah’tan aldığı risaleti kendilerine tebliğ ettiğine ve Yüce Allah’a kulluğunu ifade ettiğine dair şahitlik edecektir.

Advertisements