65

٦٥

اِنَّ عِبَادى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ وَكَفى بِرَبِّكَ وَكيلًا

(65) inne ibadi leyse leke aleyhim sültan ve kefa bi rabbike vekila
şüphesiz senin kullarımın üzerinde bir hakimiyetin olamaz vekil olarak Rabbin kafidir

(65) As for my servants, no authority shalt thou have over them: enough is thy Lord for a Disposer of affairs.

1. inne : muhakkak
2. ibâdî : kullarım
3. leyse : değil, yoktur
4. leke : senin
5. aleyhim : onların üzerine
6. sultânûn : sultanlık, yaptırım gücü
7. ve kefâ bi : ve yeterli, kâfi
8. rabbi-ke : senin Rabbin
9. vekîlen : vekil olarak


AÇIKLAMA
Ey peygamber! Sen insanlara İblis’in Adem’e ve onun çocuklarına olan düşmanlıklarını, bu düşmanlığın Adem yaratıldığından itibaren başladığını, bu sebeple oldukça eskilere dayandığını da hatırlat. Bunun delili de Yüce Allah’ın meleklere Adem’e -ibadet ve boyun eğme secdesi değil de- selâmlama, sevgi ve saygı maksadıyla secde etmelerini emrettiğinde hepsi secde ettikleri halde İblis’in secde etmeyip büyüklenmesi ve ona secde etmeyi kabul etmeme sidir. Çünkü Adem’e karşı övünmüş ve onu küçük görmüştü. O, çamur olduğu halde ben ona mı secde edecekmişim, ben ateşten yaratılmış bulunuyorum, demişti. Nitekim Yüce Allah onun şöyle dediğini bildirmektedir: “Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.” (Sâd, 38/76).

Burada da İblis olmadık bir cesaret göstererek ve inkâr yollu şöyle dedi: “Benden üstün kıldığın şu kişiyi görüyor musun…” Yani şu benden üstün kıldığın kişi hakkında bana haber ver, ben ondan hayırlı olduğum halde onu ne diye ben den üstün kıldın? O bu ifadeleriyle kendi kanaatine göre Rabbinin haksızlık yaptığını ifade etmektedir. Çünkü kendi kanaatine göre yaratma unsuru balamandan ateş daha üstündür, çamur unsuru ise daha düşüktür; zira çamur hareketsizliğe, donukluğa daha yakındır. Gerçek ise şudur: Bütün unsurlar tek bir cinstendir, hepsini Allah yaratmıştır. Hatta çamur ateşten daha faydalıdır. Çünkü çamur ile yapı ve bayındırlık faaliyeti gerçekleştirildiği halde ateş -kontrol edilmediğinde- tahrip eder, yakar ve her şeyi darmadağın eder.

“Andolsun, eğer kıyamet gününe kadar tehir edersen pek azı müstesna, mutlaka onun soyunu emrim altına alırım.” Yani yemin ederek söylüyorum, eğer beni kıyamet gününe kadar bırakacak olursan, saptırmak suretiyle Adem’in zürriyetinin kökünü mahvedeceğim. Hepsini hakimiyetim altına alacağım ve şüphesiz pek azı müstesna soyundan gelenleri saptıracağım. Bunlar ise Yüce Allah’ın şu buyruğunda nitelendirdiği Allah’ın kurtardığı (ihlâsa erdirdiği) kullarıdır: “Şüphesiz benim kullarımın üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur.” (Hicr, 15/42). Yani benim salih kullarımı saptıramayacaksın.

Cezasını ertelenmesini dileyince, Allah Tealâ onun talebini kabul etti ve erteledi:

“Buyurmuştu ki: Haydi git onlardan, her kim sana uyarsa…” Yani kendin için seçtiğin işine koyulup git. Sana herhangi bir yardımım erişmeyecektir, maksadınla başbaşa kalacaksın. Onlardan kim sana itaat eder ve uyarsa hepinizin kalacağı yer, barınacağı yer, eksiksiz olarak cezanızı vereceğimiz yer yani tam anlamıyla cezanızı çekeceğiniz yer cehennem olacaktır. Bu ayetin bir benzeri de şudur: “Şüphesiz sen mühlet verilmiş kimselerdensin. O bilinen zamanın gününe kadar.” (Hicr, 15/37-38).

“Sesinle onlardan gücünün yettiği kimseleri yerinden oynat.” Yani Yüce Allah’a isyan etmek için, sana verilmiş olan bütün kandırma ve vesvese imkânlarını kullanarak, yapacağın çağrı ile işini yap. Onun “sesi” Yüce Allah’a isyana çağırmasıdır.

“Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü.” Yani atlısıyla, yayalarıyla askerlerini onlara karşı topla. Bu temsilî bir ifadedir. Bundan kasıt ise güç yetirdiğin her şeyle onlara musallat ol ve bütün hile ve tuzaklarını onlara kur; onları saptırmak hususunda elinden gelen ne varsa hepsini yap, bütün tabi ve yardımcılarını da kullanarak bunu gerçekleştir, demektir.

“Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol.” Yani mallarını faiz, hırsızlık, gasp, aldatmak, kandırmak gibi Allah’a isyanı gerektiren hususlarda ve bu yollardan kazanmak üzere onları teşvik et. Zina yoluyla çocuk edinmek yahut da öldürmek, diri diri gömmek ya da Yüce Allah’ın razı olmadığı dine sokmak suretiyle ve buna benzer şer’î olmayan bir takım yollarla; evlilik, boşanmak, süt emmek, nafaka ve buna benzer hususlarda Allah’ın dininin sınırlarını aşmak suretiyle çocuklarda da onlara ortak ol.

“Ve vaadde bulun kendilerine. Fakat şeytan onlara aldanıştan başka ne vaad eder!” Sen onlara uydurma ilâhların şefaatte bulunacağı, şerefli soylar ile Allah katında değerli olunacağı kabilinden batıl ve yalan vaatlerde bulun. Ya da ileride tevbe ederim yahut tevbe etmeksizin de günahlar bağışlanır diye Allah’ın rahmetine güvendirmek, büyük günahlarla ilgili peygamberin şefaatine güvenmek, dünyayı ahirete tercih etmek gibi şeylere bel bağlatmak, cennet ve cehennem diye bir şeyin olmadığını telkin etmek… Ve bunlara benzer vaadlerde bulunmak suretiyle… Halbuki bütün bunların batıl oldukları, hak ile hüküm verileceği gün İblis’in söyleyeceği şu söz ile de ortaya çıkacaktır: “Şüphesiz Allah size gerçek vaadde bulundu. Ben ise size vaatte bulundum ve verdiğim sözde durmadım.” (İbrahim, 14/22).

Burada yer alan Yüce Allah’ın “Fakat şeytan onlara başka ne vaat eder” buyruğu; şeytan onlara yalan ve batıldan, batılı hak gibi göstermekten başka bir şey vaat etmez anlamındadır. Onun bütün vaatleri bir aldatmadır, yalan ve süslü göstermedir. Şeytana verilen bu emirler tehdit, Allah’ın yardımından uzak tutma ve kendi kendisiyle başbaşa bırakma yoluyla varit olmuştur. Nitekim günahkâr asilere: “İstediğinizi yapınız.” (Fussilet, 41/40) denilmesi de bu kabildendir.

“Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur.” Yani şüphesiz benim salih ve senin şerrinden kurtarılan (muhlas=ihlâsa erdirilmiş) kullarımı saptırmaya güç yetiremezsin. Çünkü onlar kovulmuş olan şeytandan korunmuşlardır, ona karşı himaye olunmuşlardır.

“Vekil olarak Rabbin yeter.” Yani Allah’a tevekkül eden ve şeytanın vesveselerinden kurtulmak için ondan yardım isteyen salih müminleri koruyan, destekleyen ve yardım eden olarak Allah yeterlidir.

İşte bu buyruk, masum (günahtan korunmuş) kimsenin ancak Allah’ın koruduğu kimse olduğunu ve insanın Yüce Allah’ın yardımına muhtaç olduğunu göstermektedir.