82

٨٢

وَمِنَ الشَّيَاطينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظينَ

(82) ve mineş şeyatiyni mey yeğusune lehu ve ya’melune amelen dune zalik ve künna lehüm hafiziyn
onun için, şeytanlardan dalgıçlık edenler vardı işlerde çalışanları da bundan başka işte onları muhafaza eden bizdik

(82) And of evil ones, were some who dived for him, and did other work besides and it was we who guarded them.

1. ve min eş şeyâtîni : ve şeytanlardan
2. men yegûsûne : (denizde) dalgıçlık yapanlar
3. lehu : onun için (vardır)
4. ve ya’melûne : ve yapıyorlar
5. amelen : amel, iş
6. dûne : başka
7. zâlike : bu, şu
8. ve kunnâ : ve biz olduk (biz idik)
9. lehum : onlar için
10. hâfızîne : koruyanlar, muhafaza edenler


AÇIKLAMA
Allah Tealâ ekin sahibi ile çoban arasında hüküm verme kıssasını zikretti. Sonra da Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’ın (a.s.) herbirine verilen değerli ni­metleri zikretti.

Bu hüküm verme kıssasına gelince: Razî’nin ve pek çok müfessirlerin ifa­de ettikleri gibi olay şu şekilde meydana gelmiştir.

Bir koyun çobanı koyunlarını geceleyin bir çiftçinin mahsulünde otlatmıştı. Çoban ve mahsul sahibi, Hz. Davud’dan (a.s.) aralarında hüküm vermesini istediler. Hz. Davud koyunların mahsul sahibine verilmesine hükmetti.

O sırada 11 yaşında olan oğlu Hz. Süleyman bundan başka daha yumuşak bir hüküm verilebilir, dedi. Koyunların mahsul ehline verilmesini ve mahsul sahiplerinin koyunların sütlerinden, kuzularından ve yünlerinden yararlanma­larını, mahsulün de koyunların sahiplerine verilmesini, onların da bahçenin eski haline dönünceye kadar istenen şeyi yerine getirmelerini, nihayet her iki tarafın mallarını geri almalarını emretti. Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’ın (a.s.) bu hükümleri içtihat neticesi idi.

Bizim şeriatımıza göre bu olayın hükmü şöyledir: İmam Şafiî’nin görüşüne göre: Geceleyin telef olunan maldaki zararın ödenmesi vaciptir. Zira normal olan ağıldaki hayvanların geceleyin bağlı tutulmasıdır. Peygamberimiz (s.a.) Bera’nın devesi bir bahçeye girip orada zarar verince bu şekilde hüküm vermiş ve şöyle buyurmuştu: “Mal sahipleri mallarını gündüz korumalıdırlar, ehil hayvan sahipleri de hayvanlarını gece korumalıdırlar.”

İmam Ebu Hanife’nin görüşüne göre: Hiçbir şekilde zararın ödenmesi gerekmez. Ancak bu hayvanların yanında koruyucu bir bekçi olmalıdır. Bu gö­rüş için şu hadis delil gösterilmiştir:

“Dilsizin yaraladığı boş yeredir.” Yani hayvanın telef ettiği şey hederdir. Bunda zararın ödenmesi yoktur.

Bu hüküm hakkındaki Kur’an nassı da şu şekildedir:

“Davud ve Süleyman’a gelince…” Yani Ey Rasulüm! Davud ve Süleyman’ın kıssalarını da hatırla. Başkasına ait koyunların geceleyin ekine girip zarar ver­mesi üzerine o ekin hakkında hüküm vermişlerdir. Allah da Hz. Davud’un (a.s) ve Süleyman’ın hükmüne şahit olup gayet iyi bilmektedir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Ancak Cenab-ı Hak Hz. Süleyman’a (a.s.) meseleyi, hükmü ve tercih edile­cek doğru fetvayı mefhum kıldı. Bundan dolayı onun görüşü daha doğru oldu. Ayrıca Cenab-ı Hak Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’dan (a.s.) her birine pey­gamberlik, davalarda güzel hüküm verme, ilim, anlayış ve idrak etme hususiyeti vermiştir.

1- Bu hadis-i şerifi İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve İbni Mace, Hıram b. Sa’d b. Muhayyısa’dan rivayet etmişlerdir.

2- Bu hadis-i Şerifi Kütüb-i Sitte sahipleri ve İmam Ahmed b. Hanbel Ebu Hureyre’den (r. a.) rivayet etmişlerdir.

Bu da her iki hükmün genel olarak ikrar edildi­ğine ve doğru olan -Hz. Süleyman’ın (a.s.) hükmettiği gibi- tek olsa da müçtehi-din hatasının bir kusur sayılamayacağına delâlet etmektedir. “Biz bu mesele­nin hükmünü Süleyman ‘a ilham etmiştik.” ifadesi Allah’ın ona daha küçükken yaptığı lütfü ortaya koymaktadır.

İbnül-Arabî diyor ki: Cenab-ı Hak “ikisi hüküm vermişlerdi” ifadesiyle iki­sinin birlikte hüküm verdiklerini murad etmemiştir. Zira aynı hüküm üzerine iki hakimin hükmü caiz olmaz. Onlardan her biri yalnız başına hüküm vermiş­ti. Hz. Süleyman (a.s.) ise bunun özünü anlamış idi.

Allah Tealâ ekin sahibi ile çoban arasında hüküm verme kıssasını zikretti. Sonra da Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’ın (a.s.) herbirine verilen değerli ni­metleri zikretti.

Bu hüküm verme kıssasına gelince: Razî’nin ve pek çok müfessirlerin ifa­de ettikleri gibi olay şu şekilde meydana gelmiştir.

Bir koyun çobanı koyunlarını geceleyin bir çiftçinin mahsulünde otlatmıştı. Çoban ve mahsul sahibi, Hz. Davud’dan (a.s.) aralarında hüküm vermesini istediler. Hz. Davud koyunların mahsul sahibine verilmesine hükmetti.

O sırada 11 yaşında olan oğlu Hz. Süleyman bundan başka daha yumuşak bir hüküm verilebilir, dedi. Koyunların mahsul ehline verilmesini ve mahsul sahiplerinin koyunların sütlerinden, kuzularından ve yünlerinden yararlanma­larını, mahsulün de koyunların sahiplerine verilmesini, onların da bahçenin eski haline dönünceye kadar istenen şeyi yerine getirmelerini, nihayet her iki tarafın mallarını geri almalarını emretti. Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’ın (a.s.) bu hükümleri içtihat neticesi idi.

Bizim şeriatımıza göre bu olayın hükmü şöyledir: İmam Şafiî’nin görüşüne göre: Geceleyin telef olunan maldaki zararın ödenmesi vaciptir. Zira normal olan ağıldaki hayvanların geceleyin bağlı tutulmasıdır. Peygamberimiz (s.a.) Bera’nın devesi bir bahçeye girip orada zarar verince bu şekilde hüküm vermiş ve şöyle buyurmuştu: “Mal sahipleri mallarını gündüz korumalıdırlar, ehil hayvan sahipleri de hayvanlarını gece korumalıdırlar.”

İmam Ebu Hanife’nin görüşüne göre: Hiçbir şekilde zararın ödenmesi gerekmez. Ancak bu hayvanların yanında koruyucu bir bekçi olmalıdır. Bu gö­rüş için şu hadis delil gösterilmiştir:

“Dilsizin yaraladığı boş yeredir.” Yani hayvanın telef ettiği şey hederdir. Bunda zararın ödenmesi yoktur.

Bu hüküm hakkındaki Kur’an nassı da şu şekildedir:

“Davud ve Süleyman’a gelince…” Yani Ey Rasulüm! Davud ve Süleyman’ın kıssalarını da hatırla. Başkasına ait koyunların geceleyin ekine girip zarar ver­mesi üzerine o ekin hakkında hüküm vermişlerdir. Allah da Hz. Davud’un (a.s) ve Süleyman’ın hükmüne şahit olup gayet iyi bilmektedir. Hiçbir şey O’na gizli kalmaz.

Ancak Cenab-ı Hak Hz. Süleyman’a (a.s.) meseleyi, hükmü ve tercih edile­cek doğru fetvayı mefhum kıldı. Bundan dolayı onun görüşü daha doğru oldu. Ayrıca Cenab-ı Hak Hz. Davud (a.s.) ile Hz. Süleyman’dan (a.s.) her birine pey­gamberlik, davalarda güzel hüküm verme, ilim, anlayış ve meseleleri doğru idrak etme hususiyeti vermiştir.

1- Bu hadis-i şerifi İmam Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud ve İbni Mace, Hıram b. Sa’d b. Muhayyısa’dan rivayet etmişlerdir.

2- Bu hadis-i Şerifi Kütüb-i Sitte sahipleri ve İmam Ahmed b. Hanbel Ebu Hureyre’den (r. a.) rivayet etmişlerdir.

Bu da her iki hükmün genel olarak ikrar edildi­ğine ve doğru olan -Hz. Süleyman’ın (a.s.) hükmettiği gibi- tek olsa da müçtehidin hatasının bir kusur sayılamayacağına delâlet etmektedir. “Biz bu mesele­nin hükmünü Süleyman’a ilham etmiştik.” ifadesi Allah’ın ona daha küçükken yaptığı lütfü ortaya koymaktadır.

İbnül-Arabî diyor ki: Cenab-ı Hak “ikisi hüküm vermişlerdi” ifadesiyle iki­sinin birlikte hüküm verdiklerini murad etmemiştir. Zira aynı hüküm üzerine iki hakimin hükmü caiz olmaz. Onlardan her biri yalnız başına hüküm vermiş­ti. Hz. Süleyman (a.s.) ise bunun özünü anlamış idi.

Allah Tealâ’nın Hz. Davud’a (a.s.) Verdiği Nimetleri:

1- “Biz teşbih eden dağları ve kuşları Davud’un emrine verdik. Biz bu şe­kilde yaparız.” Yani Allah Zebur kitabını okurken sesinin güzelliği sebebiyle Hz. Davud (a.s.) ile birlikte Allah’ı teşbih ve takdis etmek üzere dağları ve kuş­ları Hz. Davud’un (a.s.) emrine verdi. Hz. Davud (a.s.) Zebur’u terennüm ettiği vakit kuşlar havada durur, ona cevap verirler, dağlar ona teşbihle katılırlardı. Bu da onun hissiyatına ve duygularına daha çok tesirli olur, teşbihte devam ederdi.

Peygamberimiz (s.a.) Ebu Musa el-Eş’arî’nin (r. a.) Kur’an tilâvetini din­lerken onun sesini şu şekilde tavsif etmişti: İmam Ahmed, Nesaî ve İbni Mace’nin Ebu Hureyre’den (r. a.), Nesaî’nin Hz. Aişe’den rivayet ettiği hadis-i şe­rifte Efendimiz (s.a.) Ebu Musa el-Eş’arî’ye hitaben şöyle buyurdular: “Sana Davud ailesinin mizmarlarından (nağmelerinden) bir mizmar (nağme) verildi.”

Ayette dağlar kuşlardan önce zikredilmiştir. Çünkü onların emir altına ve­rilmesi ve teşbih etmeleri daha hayret verici olup ilâhî kudrete daha fazla delâ­let etmekte, mucize yönünden daha parlak ve beliğ bir özellik taşımaktadır. Zi­ra dağlar cansızdırlar, kuşlar ise konuşamayan canlılardır.

Dağların ve kuşların konuşması, tıpkı ağaç Hz. Musa’ya konuştuğu zaman ağaçta kelâmı yaratması gibi Allah’ın dağlarda ve kuşlarda kelâmı yaratmasıyla olur. Hz. Davud (a.s.) Rabbini zikrettiği zaman dağlar ve kuşlar da onunla birlikte Rablerini zikrederler.

Bunun için Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bunu ancak biz yaparız.” Yani bu size garip gelse de biz bunu yapmaya muktediriz.

Bu ayetin bir benzeri de şudur: “Hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah’ı teş­bih etmesin. Ne var ki siz onların teşbihini anlamazsınız.” (İsra, 17/44).

2- “Biz Davud’a sizi savaşta korumak için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?” Yani biz Davud’a size savaş elbisesi olmak üzere zırh yapma sanatını öğrettik.

Zırhlar daha önce sadece saç levha şeklinde idi. Hz. Davud (a.s.) ilk defa zırhları halka halka yapan kimsedir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Davud’a demiri yumuşak kıldık. Biz Davud’a: Geniş zırhlar imal et, doku­masını ölçülü ve sağlam yap diye vahyettik.” (Sebe, 34/11). Yani halkayı geniş yapma, çivileri da sert ve kalın yapma, dedik. Bu sizi, çarpışma esnasında sa­vaşın şiddetinden, yaralama, öldürme ve vurmadan koruması ve himaye etme­si içindir. Hz. Davud’a (a.s.) bunu sırf sizin için öğretmesi sebebiyle Allah’ın üzerinizdeki nimetine artık şükredecek misiniz?

Bu ifade mübalağa ve tehdit için manası emir olan bir istifhamdır. Yani bu sanat sebebiyle Allah’a şükredin demektir.

Burada ilk defa zırh yapanın Hz. Davud (a.s.) olduğuna, sonra diğer insan­ların ondan öğrendiğine ve bu sanatı, ondan alıp nesilden nesile aktardıkları­na, dolayısıyla bu nimetin kâinatın sonuna kadar bütün savaşçılara şamil bir nimet olduğuna delâlet vardır.

Allah Tealâ’nın Hz. Süleyman’a (a.s.) Verdiği Nimetler:

Cenab-ı Hakk’ın Hz. Süleyman’a (a.s.) verdiği nimetler ise Katade’nin ifa­desiyle, Allah Tealâ’nın Hz. Süleyman’ı (a.s.) Hz. Davud’un (a.s.) mülkünde ve peygamberliğinde varisi kılmasıdır. Buna iki şeyi daha ilâve etti: Rüzgârların ve şeytanların da O’nun emrine verilmiş olması.

1- “Süleyman’ın emrine de fırtına halinde esen rüzgârı verdik.” Yani biz şiddetle ve süratle esen rüzgârı Süleyman’ın emrine verdik. Rüzgârı ona itaat­kâr ve boyun eğen, aynı zamanda latif ve yumuşak kıldık. Rüzgâr onun emriy­le eser, onun hükmüne boyun eğer, onu mukaddes ve mübarek diyarın -Şam di­yarının- her tarafına götürürdü. Hz. Süleyman (a.s.) ashabıyla birlikte sabah diledikleri tarafa doğru çıkıp giderler. Sonra -rüzgâr sayesinde- aynı gün evle­rine dönerlerdi. Yani bu rüzgâr iki özelliği bir arada taşıyordu: Yumuşak oluşu ve vazifesinde süratli oluşu, aynı zamanda Hz. Süleyman’a (a.s.) itaat edip onun istediği tarafa esmesi.

“Biz her şeyi gayet iyi biliriz.” Yani Allah her şeyi ve her şeyin idaresini ga­yet iyi bilir. Allah ona mülk ve nübüvveti vermiş ve rüzgârı onun emrine hazır hale getirmiş ise onda bulunan hikmet, maslahat ve liyakati bildiği içindir. Hz. Süleyman’ın ve kendilerine bu nimetler verilen kavmi buna şükredecekler ve bu zahir mucizeleri idrak edeceklerdir.,

Rivayet edildiğine göre Hz. Süleyman’ın (a.s.) tahtadan bir yaygısı vardı. Ülkesinin ihtiyacı olan at, deve, çadır ve asker gibi her şey bu yaygının üzerine konur, sonra rüzgâra bunu taşımasını emreder, rüzgâr da bu yaygıyı taşır ve yürütürdü. Kuşlar ise bunları sıcaklıktan korumak için gölge yaparlar, böylece yeryüzünde Hz. Süleyman’ın (a.s.) dilediği yere gider, yaygı iner ve aletleri yere konurdu.

Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Biz Süleyman’ın emrine rüz­gârı vermiştik. Rüzgâr onun emriyle onun istediği yere kolayca eser giderdi.” (Sad, 38/36). “O rüzgâr estiğinde sabahleyin bir aylık yola gider, akşamleyin bir aylık yoldan dönerdi.” (Sebe, 34/12).

2- “Şeytanlar arasından Süleyman için denizde dalgıçlık yapanlar da var­dı. ” Yani Şeytanlardan bir gurubu inci, mercan, mücevherat v.b. şeyler çıkart­mak için denizlerin derinliklerine dalmak üzere Süleyman’ın (a.s.) emrine ver­dik.

“… ve daha başka işler yapanlar da vardı.” Yani şeytanlardan bir kısmı da Hz. Süleyman (a.s.) için şehirler, köşkler, saraylar, heykeller ve büyük kazanlar v. s. yaparlardı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Her bina ustası ve dalgıç şeytanları, ayrıca birbirlerine zincirlerle bağlanmış diğer şeytanları da Süleyman’ın emrine âmâde kılmıştık.” (Sad, 38/38); “Onlar Süleyman’ın istedi­ği gibi saraylar, heykeller ve havuzlar kadar büyük çanaklar ve sabit kazanlar yaparlardı.” (Sebe, 34/13); Sanatlardan da değirmen aletleri, kristal eşya ve sa­bunlar yapıyorlardı.

“Biz onları gözetim altında tutuyorduk.” Yani onların amellerini gözetiyor­duk. Onlardan birinin Hz. Süleyman’a bir kötülük yapmasından onu koruyor­duk. O’na onların üzerinde mutlak bir hâkimiyet verdik. Dilerse serbest bıra­kır, dilerse onlardan dilediğini tutardı. Bunun için az önce zikri geçen ayette: “… ayrıca birbirlerine zincirlerle bağlanmış diğer şeytanları da…” buyurulmuştur.

Advertisements