107

١٠٧

وَلَوْ شَاءَ اللّهُ مَا اَشْرَكُوا وَمَا جَعَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفيظًا وَمَا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِوَكيلٍ

(107) ve lev şaellahü ma eşraku ve ma cealnake aleyhim hafiyza ve ma ente aleyhim bi vekil

Allah dilemiş olsaydı müşrik olmazlardı seni onların üzerine muhafız yapmadık sen onların üzerinde vekil değilsin

(107) If it had been Allah’s plan, they would not have taken false gods: but we made thee not one to watch over their doings, nor art thou set over them to dispose of their affairs.

1. ve lev : ve eğer, şâyet
2. şâe allâhu : Allah diledi
3. mâ eşrekû : şirk koşmazlardı, koşamazlardı
4. ve mâ cealnâ-ke : ve biz seni kılmadık, yapmadık
5. aleyhim : onların üzerinde
6. hafîzan : gözetleyici, muhafız
7. ve mâ ente : ve sen değilsin
8. aleyhim : onların üzerinde, onlara
9. bi vekîlin : bir vekil

وَلَوْ شَاءَ dileseydiاللَّهُ Allahمَا أَشْرَكُوا onlar şirk koşmazlardıوَمَا جَعَلْنَاكَ biz seni kılmadıkعَلَيْهِمْ onlar üzerineحَفِيظًا bir gözetleyiciوَمَا أَنْتَ sen değilsinعَلَيْهِمْ onlar üzerineبِوَكِيلٍ bir vekil de


AÇIKLAMA

Ey İnsanlar! Size basiretler gelmiş bulunuyor. Bunlar ise Kur’an’ın ihtiva ettiği apaçık delil ve belgelerle Allah Rasulünün getirdiği sizlere karşı gerçek akideyi ispatlayan, hayatın doğru düzenini ortaya koyan, toplumun genel dü­zen yasasını (anayasasını) ahlâk ve azabın esaslarını beyan eden aklî ve naklî belgelerin tümüdür.

Her kim hakkı görür de iman ederse kendi lehinedir. Kim hakka karşı kör olur, sapıtır ve hak yoldan yüz çevirirse kendi aleyhine suç işlemiş olur. Yüce Allah’ın şu ayetlerinde olduğu gibi: “Kim hidayet bulursa kendi lehine hidayet bulur, kim de sapıtırsa mutlaka kendi aleyhine sapıtır.” (Yunus, 10/108); “Kim salih bir amel işlerse kendi lehine, kim de kötülük işlerse aleyhinedir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 41/46).

Yüce Allah’ın, “Kim de görmezse kendi aleyhinedir” buyruğunun anlamı, vebali kendisine aittir, demektir. Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir: “Gerçek şu ki asıl gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hacc, 22/46).

“Ben üzerinizde bir bekçi değilim.” Yani ben sizin üzerinizde bir koruyucu ve bir gözetici değilim. Ben sadece bir tebliğ edici, bir uyarıcıyım. Allah da dile­diğine hidayet verir, dilediğini saptırır.

“İşte biz ayetleri böylece çeşitli şekillerde açıklarız.” Bu surede tevhidini açıklayıp Allah’tan başka ilâh olmadığının delillerini ayetlerde çeşitli şekiller­de açıkladığımız gibi, işte biz ayetleri bu şekilde açıklar ve her yerde geniş ge­niş beyan ederiz. Buna sebep ise cahillerin bilgisizliğidir. Bu cahillik, müşrik ve yalancıyı kâfirlerce “Sen bunu başkasından okudun, başkasından öğrendin” ve “Ey Muhammed! Sen bu dersi senden önce Kitap Ehli’nden okudun, onlar­dan öğrendin, bu Allah tarafından gelmiş bir vahiy değildir” şeklindeki iftira ve itirazlarla ortaya konmuştur.

Yani ayetlerin etraflıca açıklanması ve konuma göre farklı şekillerde tek­rar edilmesinin belli hedefleri vardır:

1- İman istidadına sahip bulunanlar hidayet bulsunlar.

2- İnkarcı ve inatçılar, “Sen bunu ancak başkasından öğrendin ve başkası sana bunu okuttu, bu senin iddia ettiğin gibi bir vahiy değildir” desinler diye Onlar Resulullah (s.a.)’m Kur*an-ı Kerim’i Arap olmayan ve Bizanslı bir demir­ci köleden öğrendiğini iddia ediyorlardı. Bu kişi Mekke’de kılıç yapımıyla uğra­şırdı. Adı Kays idi. Nitekim Yüce Allah bunu bize şöyle bildirmektedir: “Andol-sun biz onların, “Ona ancak bir insan öğretiyor,” dediklerini biliyoruz. İnkâra saparak o ileri sürdüklerinin dili Arapça değildir. Bu ise apaçık Arapça bir dil­dir.” (Nahl, 16/103).

3- “Biz de onu bilen kimselere apaçık bildirelim”, yani hakkı bilen ve ona tabi olan, batılı bilen, ondan uzak duran bir topluluğa onu açıklayalım diye. Açıklamak (beyân), ancak Kur’an’ın muhtevası ve delil olduğu şeyler üzerinde basiretlerini kullanan idrak sahibi ilim ehline faydalı olur. Üzerinde düşünmek suretiyle Kur’an-ı Kerim’in gerçek mahiyetini ve onun delillerini açıkça onlar görüp anlayabilirler. Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini anlayamayan bilgisizler ise ondan yararlanamazlar.

Daha sonra Y��ce Allah, Rasulüne ve vahye uymak, müşriklerden de uzak durmak suretiyle tabi olan kimselere şu buyruğu ile şöyle bir emir vermekte­dir: “Rabbinden sana vahyolunana tabi ol…” Yani sen ona uy, onun iznini takip et, onun gereğince amel et. Rabbinden sana gelen vahiy tartışılmaz gerçeğin kendisidir. ��ünkü ondan başka hiç bir ilâh yoktur. Müşrikleri ise affet, eziyet­lerine katlan ve onlara karşı sabırlı ol. Ta ki Allah lehine hükmünü verip onla­ra karşı sana zafer ve yardımını versin.

Şayet Allah dileseydi müşrikler ortak koşmazlardı. Fakat dileyip seçtiği şeylerde O hikmet sahibidir ve dilediğini yapma hakkına sahiptir. Yaptığından sorgulanamaz, asıl mükelleflerdir sorumlu tutulan. Onların sapıklıkta kalma-larmdaki hikmeti kendisi bilir. Eğer O dileseydi, bütün insanlara, imana isdidatlı olarak yaratmak suretiyle hidayet verirdi. Fakat O, insanları küfre isti­datlı olarak da yaratmıştır. Bunun sonucunda da amellerinde tercihte bulunma hürriyetini onlara bağışlamıştır.

“Biz seni onların başına bir bekçi kılmadık.” Yani biz seni söz ve amelleri­ni belgeleyip tespit eden bir kişi kılmadığımız gibi, onların rızıklannı sağla­makla, işlerini görmekle ve meselelerinde tasarrufta bulunmakla görevli bir kimse de kılmadık.

Yani sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Emri altındakileri kahredici kralların niteliği sende yoktur. Sen müjdeleyicisin, uyarıcısın. Onları cezalan­dıracak amellerinin karşılığını verip hesaba çekecek olan ise Allah’tır.

Advertisements