36

٣٦

فَمَا اُوتيتُمْ مِنْ شَىْءٍ فَمَتَاعُ الْحَيوةِ الدُّنْيَا وَمَا عِنْدَ اللّهِ خَيْرٌ وَاَبْقى لِلَّذينَ امَنُوا وَعَلى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ

(36) fe ma utitüm min şey’in fe metaul hayatid dünya ve ma indellahi hayruv ve ebka lillezine amenu ve ala rabbihim yetevekkelun
Size verilen şeyler dünya hayatının (geçici) metaıdır Allah’ın katındakiler ise daha hayırlı ve devamlıdır Rablerine iman edip (o’na) tevekkül eden kimselere

(36) Whatever ye are given (here) is (but) a convenience of this Life: but that which is with Allah is better and more lasting: (it is) for those who believe and put their trust in their Lord

1. fe : işte böylece
2. : şey
3. ûtî-tum : size verildi
4. min şey’in : bir şeyden
5. fe : böylece, artık
6. metâu : meta, faydalanılacak mal
7. el hayâti ed dunyâ : dünya hayatı
8. ve mâ : ve şey
9. inde : yanında, katında
10. allâhi : Allah
11. hayrun : hayırlı, daha hayırlı
12. ve ebkâ : ve bâki, daha kalıcı
13. li ellezîne : onlar için
14. âmenû : âmenû oldular, Allah’a ulaşmayı dilediler
15. ve alâ rabbi-him : ve Rab’lerine
16. yetevekkelûne : tevekkül ederler

فَمَا أُوتِيتُمْ size verilenمِنْ شَيْءٍ herhangi bir şeyفَمَتَاعُ geçimliğidirالْحَيَاةِ hayatınınالدُّنْيَا dünyaوَمَاolan iseعِنْدَ katındaاللَّهِ Allahخَيْرٌ daha hayırlıوَأَبْقَى ve daha kalıcıdırلِلَّذِينَ آمَنُوا iman edipوَعَلَى رَبِّهِمْ Rablerineيَتَوَكَّلُونَ tevekkül edenler için


SEBEB-İ NÜZUL
Hz. Ali’den rivayete göre bu âyet-i kerime Hz. Ebu Bekir hakkında nazil olmuştur. Bir keresinde yanında bulunan (toplanan) malın tamamını sadaka ola­rak dağıtmış; bu yaptığını bazı müslümanlar ayıplarken kâfirler de bunun hatalı bir davranış olduğunu söylemişlerdi.


AÇIKLAMA

“Allah kullarına rızkı, bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat o rızkı, dilediği ölçüde indirir. Çünkü O, kullarının haberini alandır, onları görendir.” Yani Allah, kullarına rızkı genişletip, ihtiyaçlarından fazlasını verseydi, bu durum onları zulme ve azgınlığa sevkeder, yeryüzünde isyan ederler, nimete nankörlük edip, kibirlenirler, Karun ve Firavun gibi, kendi­leri için istenmesi uygun olmayan şeyleri isterlerdi. Fakat Allah, kullarına rızkı; iradesi ve yüce hikmeti gereği, belli bir ölçüde indirip vermektedir. Onlar için faydalı olanı seçmekte; zenginliğe lâyık olanı zenginleştirmekte, fakirliğe müstahak olanı da fakirleştirmektedir. Çünkü O, kullarının halle­rini pek iyi bilir; rızkın genişletilmesi mi, yoksa daraltılması mı, hangisi onlar için yararlıdır, onu görür. Nitekim Enes (r.a.)’ten rivayet edilen bir hadis-i kudsi’de şöyle denilmiştir: “Kullarımdan öyleleri var ki, onu ancak zenginlik düzeltir, onu fakirliğe düşürsem, dinini bozmuş olurum. Kulla­rımdan öyleri de var ki, onu ancak fakirlik düzeltir, onu zengin kılsam dini­ni bozmuş olurum.”

Katade de: “En iyi geçim, seni Allah’tan uzaklaştırmayan ve azdırma­yan geçimdir, denilir.” demektedir.

Sonra Allah, insanlar eğer yardıma ihtiyaç duyarlarsa onlara yardım edeceğini belirterek şöyle buyurmuştur: “O (insanlar) umutlarını kestikten sonra, yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, hakiki dosttur. Övülmeye lâyık olan O’dur.” Yani yüce Allah, insanlar ümitsiz bir halde iken, ihtiyaçlı ve fakir bulundukları bir zamanda gökten yağmuru indiren­dir. Çünkü yağmur, rızık çeşitlerinin en faydalısı, faydası ve menfaati en çok olanıdır. Bütün varlığı Allah, rahmetiyle kuşatır, o bölge, o ülke halkı­na Allah bereketini akıtır. Allah, kendilerine ihsan eder. Bu ihsan ve ikra­mına karşılık da kulları tarafından hamd edilmeye lâyık olan sadece O’dur.

Ümit kesildikten sonra yağmurun indirilmesi hususunda ayetin ben­zeri Allah Tealâ’nın şu kavlidir: “Oysa onlar daha önce, üzerlerine yağmur yağdırılmasından iyice ümitlerini kesmişlerdi.” (Rum, 30/49).

Müfessir Katade şöyle demiştir: “Bize, bir adamın Ömer b. Hattab (r.a.)’a şöyle söylediği anlatılmıştır:” “Yağmur yağmamış ve kıtlık olmuş, insanlar ümitsizliğe düşmüştür. Hz. Ömer de, “Size yağmur yağdırıldı” demiş ve “O (insanlar) ümitlerini kestikten sonra, yağmuru indiren rahmetini her tarafa yayandır. O hakiki dosttur, övülmeye lâyık olan O’dur.” ayetini okumuştur.

Bundan sonra Cenab-ı Hak ulûhiyyetinin delillerini zikrederek şöyle demiştir: “Gökleri, yeri ve bunların içine yayıp ürettiği canlıları yaratması da O’nun delillerindendir.” Yani bu harikulade şekilde gökleri ve yeri ya­ratması ve ikisi içerisinde hareket eden canlıları yayıp dağıtması O’nun büyüklüğünün, kudretinin ve hakimiyetinin delillerindendir. Bu göklere ve yere yayıp dağıttığı yaratıklar, farklı şekilleri, farklı renkleri ve farklı tabiatlarıyla; melekleri, insanları, cinleri ve diğer canlıları içine almaktadır. Diğer seyyarelerde başka canlılar da olabilir, ayet bunları ifade etmektedir. Ayette ikisinin içine yaydığı ifadesi ile Allah ikisinden birinin içine, yeryü­züne yaydığı (gökyüzüne değil) anlamını murat etmiştir, denilmiştir. Bu ayetin bir benzeri de şu ayettir: “O, gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksı­zın yarattı, sizi sarsmasın diye yere de ulu dağlar koydu ve orada her çeşit canlıyı yaydı.” (Lokman, 31/10).

“O, dilediği zaman bunları bir araya toplamaya da kadirdir.” Allah, dilerse kıyamet gününde bir arazide göklerin ve yerin bütün varlıklarını bir araya toplamaya gerçekten gücü yeter. Burada onlar arasında adil ve gerçek hükmüyle kararını verir.

Bu ayet Allah’ın kâinatı ve varlığı parça parça yaratmasının, acizliğin­den dolayı değil de bir hikmetten dolayı olduğu anlatılmak istenmiştir. Bu sebeple şöyle buyurmuştur: “O, dilediği zaman bunları bir araya toplama­ya da kadirdir.” Yani onları toplayıp, hesaba çekmeye kadirdir. Ayette “alâ cem’ihim” şeklinde söylendi, “alâ cem’ihâ” denilmedi; bu ifadelerin birincisi akıl sahiplerini, ikincisi ise akıllı olmayanları anlatmaktadır. Çünkü bu toplamaktan maksat, muhasebedir. Hesaba çekilecekler de, ancak Allah’ın akıllı kıldığı varlıklarıdır. Yani Allah dilediği zaman akıl verdiği kimseleri hesaba çekmek için bir araya getirmeye kadirdir.

Sonra yüce Allah günah ve isyanların sebeplerini zikretti ve şöyle bu­yurdu: “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” Ey insanlar! Başını­za gelen musibetler, acılar, hastalıklar, kıtlık, sel felâketleri, fırtınalar, depremler ve benzeri istenmeyen haller bütün bunlar ancak işlediğiniz gü­nahlar ve daldığınız masiyetler sebebiyledir. Bunlar günahlarınızın cezala­rı ve keffaretleridir. Allah, kullarının masiyetlerinden bir çoğunu da affe­der, cezalandırmaz. Bazen kişi günahsız olarak da felâkete uğrayabilir. Bu da, sevabının artması, derecesinin yükselmesi içindir.

Ayetin ilk kısmının benzeri Allah’ın şu sözüdür: “Yahudilerin zulmü sebebiyle, kendilerine (daha önce) helâl kılınmış bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram kıldık.” (Nisa, 4/160). Ayetin baş tarafının bir benzeri de şu ayettir: “Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür.” (Nisa, 4/123). Aye­tin son kısmının benzeri ise: “Eğer Allah, yaptıkları yüzünden insanları (hemen) cezalandırsaydı, yer yüzünde hiçbir canlı varlık bırakmazdı.” (Fatır, 35/45). Ebu Said el-Hudri ve Ebu Hüreyre’den, Buhari, Müslim ve İmam Malik’in rivayet ettiği sahih bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Ca­nım kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, herhangi bir müminin başı­na yorgunluk, hastalık, düşünce, keder, acı ve kaygıdan, diken batmasına varıncaya kadar, her ne musibet gelirse, Allah bunları o müminin hataları­na keffaret kılar.” İmam Ahmed b. Hanbel’in, Hz. Aişe’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Allah Rasul’ünün (s.a.) şöyle buyurduğu belirtilmiştir: “Ku­lun günahları çoğaldığında, o günahlara keffaret olarak bir şeyi de yoksa, Allah o kulu günahlarını örtmek için, üzüntüye mübtelâ eder.”

Bu ayet indiği zamanda Allah Rasulü (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Muhammed’in canı kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, günahsız olarak kimsenin eline diken batmaz, damar titremez ve ayak kaymaz. Allah’ın af­fettikleri ise daha çoktur.”

Müfessir el-Vahidi, el-Basit adlı tefsirinde şu hadisi rivayet etmiştir: “Allah, dünyada affettiklerine, ahirette bir daha dönmeyecek kadar izzet ve kerem sahibidir. Dünyada verdiği cezayı da ahirette tekrar etmekten mü­nezzehtir. “

“Yeryüzünde (O’nu) aciz barakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz ve bir yardımcınız da yoktur.” Ey günahkâr kâfirler! Siz nerede olursanız olun, Allah’ı aciz bırakamaz ve yeryüzünde O’ndan kaçıp kurtulamazsınız. Bilakis Allah’ın size takdir ettiği musibetler başınıza gelecektir. Allah’tan başka, işlerinizi düze çıkaracak ve O’nun takdir ettiğinden sizi kurtaracak bir dostunuz olmadığı gibi, Allah’ın azabından sizi koruyacak bir yardımcınız da olmayacaktır.

Daha sonra yüce Allah, kudret ve azametini gösteren diğer delilleri zikrederek şöyle buyurmuştur: “Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun (varlığının) delillerindendir.” Yani denizde giden dağlar gibi ge­mileri yürütmesi de, Allah’ın açık kudretine ve hakimiyetine delâlet eden delillerdendir.

“Dilerse O, rüzgârı durdurur da gemiler onun (denizin) üstünde kala­kalırlar.” Yani Allah, giden gemileri durdurmak isterse, rüzgârların hare­ketini keser böylece gemiler de, deniz üzerinde sakin ve sabit bir hale gelir­ler, hareketsiz olarak su üzerinde kalakalırlar.

“Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.” Yani, gemilerin zikredilen özelliklerinde ve denizlerde akıp gitmesinde, zorluklara, belâlara ve Allah’a itaata çok sabreden, nimetlerine karşı çok şükredenler için, Allah Tealâ’nın kudretini gösteren büyük deliller vardır.

“Yahut yaptıkları yüzünden onları helak eder. Bir çoğunu da affeder (kurtarır).” Yani Cenab-ı Allah dilerse, insanların istedikleri günahları yü­zünden o gemileri batırarak helak eder, ama onların günahlarından bir ço­ğunu da affeder, yahut o insanlardan çoğunu affedip, onları boğulmaktan kurtarır. Eğer onların bütün günahlarıyla onlara ceza verecek olsaydı, ge­miye binip yolculuk yapan herkesi helak ederdi.

“Böylece ayetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.” Yani yüce Allah, onlardan intikamını alacak; Allah’ın ayetlerini yalanlayarak onlar hakkında münakaşa edenler de, o zaman Allah’ın azabından kaçıp kurtulacak, sığınacakları bir yer olmadığını göre­ceklerdir. Çünkü onlar Allah’ın kudret ve saltanatıyla kahr olacaklardır.

Yüce Allah, birliğini gösteren delilleri beyan ettikten sonra, dünyaya aldanmaktan sakındırdı ve şöyle buyurdu: “Size verilen şey yalnızca dünya hayatının (geçici) faydasıdır.” Yani size verilen tüm zenginlikler, rızık bol­luğu, makam mevki ve saltanat, bunlar ancak dünyanın basit bir eşyasıdır, bunlardan kısa bir süre faydalanılır, sonra onlar çabucak yok olup gider. Çünkü dünya fanidir, şüphesiz yok olacaktır. Allah’ın birliğinin delillerini kabul etmeye engel olan şeyin dünyaya rağbet olduğu düşünülür. Makam mevki arzusu Allah’ın birliğine inanmayı engeller. Bu sebeple yüce Allah dünyaya aldanmaktan sakındırdı, ahirete teşvik ederek şöyle buyurdu: “Allah’ın yanında bulunanlar ise, daha iyi ve daha süreklidir. Bu mükâfat iman edenler ve Rablerine dayanıp güvenenler içindir.” Yani Allah’ın yanın­da bulunan itaat sevabı ve cennet mükâfatı dünya metaından daha hayırlı, daha süreklidir. Çünkü o asla kesilmeyecektir. Halbuki dünya nimeti çabu­cak kesilecektir. O halde fani olan dünyayı baki olan ahiretin önüne geçir­meyin. Baki olan ahiret nimetleri Allah ve Rasul’ünü tasdik eden, tüm işlerinde Rablerine güvenen, işlerini Ona havale edenler için daha hayırlı ve daha devamlıdır.

Advertisements